Hava Durumu

#Kuraklık

giresunsonhaber - Kuraklık haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kuraklık haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

FINDIKTA YENİ HAMLE: Haber

FINDIKTA YENİ HAMLE:

KURAKLIĞA KARŞI FINDIKTA YENİ HAMLE: GİRESUN’UN FINDIĞI, KÖYLÜSÜ VE EKONOMİSİ İÇİN NE DEĞİŞECEK? Orman Genel Müdürlüğü, Bolu Fidanlığında kuraklığa dayanıklılığıyla öne çıkan Türk fındığının üretimini yaygınlaştırmak ve kültür fındığı yetiştiriciliğinde alternatif anaç olarak kullanmak için çalışmalarını genişletiyor. Çakıldak çeşidinde başarılı aşı sonuçları elde edilirken Giresun Yağlısı da çalışmaların hedefleri arasında bulunuyor. Gelişme, Giresun'un geleceği açısından önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Güçlü köklere sahip yeni yetiştiricilik modeli, yalnızca fındık üretimini mi değiştirecek, yoksa üreticinin kazancını, köylerin ekonomik geleceğini ve Giresun'un sosyal yaşamını da etkileyebilecek mi? Türkiye'nin en değerli tarımsal ürünlerinden fındık, Giresun için yalnızca ihraç edilen bir ürün değil; köylerin varlığını, ailelerin gelirini, işçilerin geçimini, ticaretin hareketliliğini ve kuşaklar boyunca devam eden bir yaşam biçimini temsil ediyor. Bu nedenle Türk fındığı üzerine yürütülen aşı çalışmalarının olası sonuçları, yalnızca tarımsal verimlilik açısından değil, Giresun'un ekonomik ve sosyokültürel geleceği bakımından da önem taşıyor. BOLU'DA BAŞLAYAN ÇALIŞMA GİRESUN FINDIĞININ GELECEĞİNE IŞIK TUTUYOR İklim değişikliği, düzensiz yağışlar ve kuraklık tehdidi, tarımsal üretimde daha dayanıklı bitki türlerinin geliştirilmesini ve mevcut doğal kaynakların değerlendirilmesini giderek önemli hâle getiriyor. Orman Genel Müdürlüğü (OGM), bu kapsamda Türkiye'nin doğal orman ağacı türlerinden Türk fındığının üretimini artırmak ve farklı kullanım alanlarını geliştirmek amacıyla Bolu Fidanlığında çalışmalar yürütüyor. OGM'nin 5 Ekim 2026 tarihinde yayımladığı açıklamaya göre, Bolu Orman Bölge Müdürlüğü bünyesinde yetiştirilen Türk fındığı fidanlarının hem ormancılık faaliyetlerinde hem de kültür fındığı üretiminde değerlendirilmesi hedefleniyor. Bilimsel adı Corylus colurna L. olan Türk fındığı, yetiştiği bölgelere göre Bolu fındığı ve Seben fındığı olarak da biliniyor. Türün en önemli özellikleri arasında derinlere ulaşabilen kazık kök sistemi, tek gövdeli gelişme yapısı, zorlu yetişme koşullarına uyum kabiliyeti ve dip sürgünü oluşturmaması bulunuyor. Bu özelliklerin, özellikle iklim değişikliği karşısında fındık üretiminin sürdürülebilirliğine katkı sağlayabileceği değerlendiriliyor. Çalışmaların Giresun açısından dikkat çekici bölümünü ise Çakıldak ve Giresun Yağlısı gibi kültür fındığı çeşitlerinin Türk fındığı üzerine aşılanması oluşturuyor. ÇAKILDAKTA AŞI BAŞARISI SAĞLANDI, GİRESUN YAĞLISI DA HEDEFLER ARASINDA Orman Genel Müdürlüğünün yeni açıklamasından önce Bolu Orman Bölge Müdürlüğü tarafından 20 Temmuz 2026 tarihinde kamuoyuyla paylaşılan bilgiler, çalışmaların belirli bir aşamaya ulaştığını ortaya koymuştu. Bolu Fidanlık Şefliğinde 2026 yılı üretim sezonunda Türk fındığı anaçları üzerine Çakıldak çeşidi aşılandı ve yüksek aşı tutma başarısı elde edildi. Kurum, üretilen aşılı fidanların ilerleyen yıllarda başta Karadeniz ve Marmara olmak üzere uygun yetişme koşullarına sahip bölgelerde üreticilerin kullanımına sunulmasını hedeflediğini açıkladı. Bununla birlikte 2026 yılındaki uygulamaların kesin aşı tutma oranı, toplam fidan sayısı ve ticari üretim takvimi hakkında sayısal bilgi paylaşılmadı. OGM'nin 5 Ekim tarihli açıklamasında ise Çakıldak ile birlikte Giresun Yağlısının da Türk fındığı üzerine aşılanmasına yönelik çalışmalara yer verildi. Hedef, Türk fındığının güçlü kök yapısıyla kültür fındığı çeşitlerinin ürün özelliklerini aynı bitkide bir araya getirmek. Ancak Giresun Yağlısının bu anaç üzerine aşılanması ilk kez gündeme gelmiyor. Türkiye'de daha önce de Tombul fındığın Türk fındığı anacı üzerindeki gelişimini ve verimini inceleyen bilimsel araştırmalar gerçekleştirildi. Yeni gelişme, mevcut bilimsel birikimin Bolu'daki fidanlık çalışmalarıyla genişletilmesi bakımından önem taşıyor. GÜÇLÜ KÖK SİSTEMİ KURAKLIĞA KARŞI NASIL AVANTAJ SAĞLAYABİLİR? Türk fındığını kültür fındığı yetiştiriciliği bakımından önemli kılan temel özellik, derinlere ulaşabilen kök sistemi. Güçlü kazık kök yapısı, bitkinin uygun toprak koşullarında daha derindeki nem kaynaklarından yararlanmasına katkı sağlayabiliyor. Türk fındığının kültür fındığı çeşitlerine anaç olarak kullanılmasıyla, bu özelliğin aşılı bitkilerin kurak dönemlere uyumuna katkıda bulunması amaçlanıyor. Fakat burada önemli bir bilimsel sınır bulunuyor. Türk fındığının kuraklığa dayanıklı olması, üzerine aşılanan Giresun Yağlısının her koşulda susuzluğa dayanacağı veya verim kaybı yaşamayacağı anlamına gelmiyor. Köklerin gelişimini toprak derinliği, taşlılık, geçirgenlik, su kapasitesi ve diğer çevresel koşullar doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla bu yöntemin gerçek başarısı, farklı iklim ve arazi koşullarında kurulacak bahçelerin uzun süre takip edilmesiyle anlaşılabilecek. GİRESUN'DA YAKLAŞIK 80 BİN ÜRETİCİYİ İLGİLENDİREN BİR GELECEK MESELESİ Giresun için fındığın ekonomik büyüklüğü, yeni yetiştiricilik modellerinin neden dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. Giresun İl Tarım ve Orman Müdürlüğünün 2025 yılı faaliyet raporuna göre il genelinde 1 milyon 177 bin 290 dekar alanda fındık yetiştiriliyor. Aynı resmî raporda Giresun'un 2024 yılı fındık üretimi 94 bin 18 ton, 2025 yılı üretimi ise 65 bin 735 ton olarak yer alıyor. Giresun İl Tarım ve Orman Müdürlüğünün Temmuz 2026 açıklamasında ise 13 ilçede yaklaşık 80 bin üreticinin fındık tarımı yaptığı belirtiliyor. Yıllara göre değişen üretim miktarları, ilin fındık ekonomisinin rekolte dalgalanmalarına ne kadar duyarlı olduğunu ortaya koyuyor. Bununla birlikte üretimdeki yıllık değişimin yalnızca kuraklıktan kaynaklandığı söylenemez. Don, hastalıklar, zararlılar, bakım koşulları ve diğer etkenler de rekolte üzerinde belirleyici olabiliyor. Giresun'da fındık, üretici ailelerin yanında ürün alım satımı yapan tüccarları, fındık kırma ve işleme tesislerini, taşımacılık işletmelerini, depoları, ihracatçıları ve yerel esnafı da yakından ilgilendiriyor. Bu nedenle fındık üretiminde sağlanabilecek kalıcı bir iyileşme, yalnızca tarımsal verimlilik değil, ilin genel ekonomik istikrarı açısından da önem taşıyor. GİRESUNLU KÖYLÜNÜN ASIL SORUSU: DAHA AZ MASRAFLA DAHA FAZLA KAZANABİLECEK Mİ? Yeni üretim modelinin Giresunlu fındık üreticisi bakımından en önemli yönü, işletme maliyetleri ve elde edilebilecek net gelir olacak. Geleneksel ocak sisteminde yetiştirilen fındığın yıllık bakım işlemleri arasında dip sürgünü temizliği, budama, gübreleme ve hastalıklarla mücadele yer alıyor. Türk fındığının dip sürgünü oluşturmaması, aşılı yetiştiricilikte bu bakım işlemlerinden birinin azaltılmasına imkân sağlayabilir. Bu özellik özellikle aile emeğiyle çalışan veya bakım işlerini ücretli işçilere yaptıran küçük üreticiler için ekonomik avantaj oluşturabilir. Ancak yeni modelin gerçekten daha düşük maliyet sağlayıp sağlamayacağını belirlemek için yalnızca dip sürgünü temizliği giderine bakılması yeterli değil. Aşılı fidanın satın alınması, bahçenin yeniden kurulması, toprağın hazırlanması, fidanların büyütülmesi, verime yatma süresi ve yeni yetiştiricilik sisteminin diğer giderleri de hesaplanmalı. Özellikle geçimini sınırlı miktardaki fındık gelirinden sağlayan aileler için başlangıç yatırımı önemli bir yük oluşturabilir. Üretici açısından başarı ölçüsü yalnızca dekardan alınan ürün değil; yıl sonunda bütün giderler çıkarıldığında elinde kalan gerçek kazanç olacak. GİRESUN'UN KÜÇÜK VE PARÇALI BAHÇELERİNDE YENİ SİSTEMİN MALİYETİ NE OLACAK? Giresun fındık tarımının yapısal sorunlarını ortaya koyan bilimsel araştırmalar, yeni yetiştiricilik modellerinin bölgeye özgü koşullar dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi'nde 2025 yılında yayımlanan, Giresun'un Piraziz ilçesindeki 200 üreticiyle gerçekleştirilen araştırmada; yüksek üretim maliyetleri, düşük taban fiyatları, yetersiz destekler, zayıf tarımsal örgütlenme, miras yoluyla bölünen bahçeler ve yaşlanan fındık ocakları başlıca sorunlar arasında gösterildi. Bu bulgular, Giresun'daki fındık üretiminin sorunlarının yalnızca bitkinin dayanıklılığıyla sınırlı olmadığını ortaya koyuyor. Küçük ve parçalı arazilerde yeni bahçe kurulumu, büyük işletmelere göre farklı ekonomik güçlükler doğurabiliyor. Mevcut bahçenin sökülmesi durumunda, yeni fidanların yeterli ürün vermesine kadar geçen sürede gelir kaybı yaşanması da söz konusu. Bunun için geleneksel bahçelerin topluca değiştirilmesi yerine, ekonomik sonuçları doğrulanmış ve bölgenin arazi koşullarına uygun modellerin geliştirilmesi önem taşıyor. Yeni bir teknik, küçük üreticinin mali gücünü aşan yatırım gerektiriyorsa bilimsel başarısına rağmen yaygınlaşması zorlaşabilir. GİRESUN YAĞLISININ KALİTESİ VE DÜNYADAKİ DEĞERİ KORUNABİLECEK Mİ? Türk fındığı üzerine aşı çalışmalarının Giresun açısından en hassas noktalarından biri, Giresun Yağlısının mevcut ürün özelliklerinin korunması. Tombul adıyla da bilinen Giresun Yağlısı, kendine özgü lezzeti, aroması ve kalite özellikleri nedeniyle bölgeyle özdeşleşmiş durumda. Giresun Tombul Fındığı, Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından 2001 yılında menşe adı olarak tescil edildi. Ürün, 2022 yılında Avrupa Birliği'nde de coğrafi işaret koruması kazandı. Bu nedenle gelecekte alternatif anaç kullanımının değerlendirilmesinde yalnızca ağacın gelişmesi ve ürün miktarı değil, fındığın ticari değerini belirleyen özellikler de önem taşıyor. Randıman, meyve iriliği, yağ oranı, aroma, depolama özellikleri ve kalite istikrarı bilimsel olarak incelenmeli. Ayrıca coğrafi işaret kapsamında üretim yapılabilmesi için tescilde belirtilen coğrafi sınırların ve ürün şartnamesinin gereklerinin karşılanması gerekiyor. Türk fındığı anacının kullanılması, Giresun Tombul Fındığı menşe adının kullanım koşullarını kendiliğinden değiştirmiyor. Giresun'un asıl kazanımı, yalnızca daha dayanıklı bir fındık bitkisi yetiştirmek değil; dünyada tanınan Giresun Yağlısının özelliklerini koruyarak ekonomik değerini sürdürebilmek olacak. BİLİMSEL ARAŞTIRMALAR NE SÖYLÜYOR? AŞI TUTMASI VERİM ARTIŞI ANLAMINA GELMİYOR Türk fındığının kültür fındığı çeşitlerine anaç olarak kullanılması konusunda önceki yıllarda önemli araştırmalar yapıldı. Ordu'nun Ünye ilçesinde 2020-2022 yıllarında yürütülen ve 2023 yılında yayımlanan araştırmada, Çakıldak çeşidinin Türk fındığı anacı üzerine farklı dönemlerde aşılanması incelendi. Araştırmada belirli uygulama koşullarında yüzde 93,3 ve yüzde 93,6 düzeylerine ulaşan aşı başarıları elde edildi. Bu sonuçlar Çakıldak çeşidinin başarılı biçimde aşılanabildiğini gösterirken, söz konusu oranlar Bolu Fidanlığının 2026 yılı uygulamalarına ait değil. Fındık Araştırma Enstitüsü Müdürlüğünde kurulan başka bir araştırma bahçesinde ise Tombul, Palaz, Çakıldak ve Okay 28 çeşitleri 2020-2022 yılları arasında takip edildi. 2023 yılında yayımlanan araştırmada dört çeşidin de Türk fındığı anacı üzerinde dip sürgünü oluşturmadığı ve aşılı bitkilerin üç yaşındayken meyve vermeye başladığı belirlendi. Bununla birlikte 2024 yılında Bahçe dergisinde yayımlanan ve 2015-2019 dönemini kapsayan Tombul-Palaz araştırması, verim konusunda daha dikkatli olunması gerektiğini ortaya koydu. Araştırmanın ilk dönem sonuçlarında aşılı Tombul bitkilerinin kümülatif verimi, aşısız Tombul bitkilerinden sayısal olarak düşük bulundu. Palaz çeşidinde ise farklı bir sonuç gözlendi. Çalışmada ayrıca aşılı bitkilerin gelişiminin ve uzun dönemli aşı uyuşmasının izlenmesi gerektiği belirtildi. Bu farklılıklar, yeni anacın her fındık çeşidinde otomatik olarak daha yüksek verim sağlayacağını söylemek için henüz yeterli kanıt bulunmadığını gösteriyor. Bilimsel verilerin ortaya koyduğu temel sonuç şu: Türk fındığı aşılı yetiştiricilik için önemli bir alternatif oluşturuyor; ancak Giresunlu üreticinin ne kadar kazanacağını belirleyecek olan uzun dönemli bahçe ve ekonomik performans sonuçları henüz kesinleşmiş değil. FINDIK TÜCCARI, SANAYİCİ VE YEREL ESNAF İÇİN NE DEĞİŞEBİLİR? Fındıkta yaşanan üretim dalgalanmaları Giresun'un ekonomik yaşamında yalnızca bahçe sahiplerini etkilemiyor. Fındık alım satımı yapan tüccarlar, kırma ve işleme tesisleri, depolama işletmeleri, nakliyeciler ve ihracatçılar da ürün miktarı ve kalitesinden doğrudan etkileniyor. Ayrıca fındık hasadı ve satış döneminde üretici ailelerin eline geçen gelir, yerel perakende ve hizmet sektörlerine de yansıyor. Fındık gelirinin kullanılması; gıda ve diğer temel ihtiyaç alışverişlerinden tarımsal girdilere, ulaşım ve ev bakımından çeşitli aile harcamalarına kadar geniş bir ekonomik hareketlilik oluşturuyor. Türk fındığı anacının ilerleyen yıllarda daha istikrarlı üretime katkı sağladığının kanıtlanması durumunda, bu durum yerel ticaretin ve fındık işleyen işletmelerin üretim planlamasını olumlu etkileyebilir. Ancak üretim miktarının daha istikrarlı hâle gelmesi, üretici gelirinin veya fındık fiyatının mutlaka yükseleceği anlamına gelmiyor. Fındık fiyatları iç ve dış piyasa koşullarına, arz ve talebe, kaliteye, alım politikalarına ve uluslararası rekabete bağlı olarak değişiyor. Dolayısıyla Giresun ekonomisi açısından tarımsal üretim teknolojisindeki gelişmelerin yanında, üreticinin pazarlık gücü, ürünün işlenerek değer kazanması ve pazarlama kanallarının geliştirilmesi de önem taşıyor. FINDIK YALNIZCA BİR ÜRÜN DEĞİL, GİRESUN'UN KÖYLE KURDUĞU BAĞ Giresun'da fındığın ekonomik öneminin yanında güçlü bir toplumsal ve kültürel karşılığı bulunuyor. Fındık bahçeleri, birçok aile için kuşaklar boyunca korunan mülkiyetin, aile emeğinin ve köyle sürdürülen ilişkinin bir parçası. Hasat dönemi ise yalnızca ürün toplama zamanı değil; farklı şehirlerde yaşayan aile üyelerinin köylerine döndüğü, akrabaların bir araya geldiği ve komşuluk ilişkilerinin canlandığı bir dönem olabiliyor. Fındık toplama, harman hazırlığı, kurutma ve ürünün pazara ulaştırılması gibi işler, kırsal yaşamın mevsimlik iş düzenini şekillendiriyor. Yöredeki imece geleneği ve komşular arasında sürdürülen dayanışma da fındık tarımının sosyal boyutunu oluşturuyor. Bu nedenle fındık bahçelerinin ekonomik değerini kaybetmesi, yalnızca tarımsal üretimin azalması anlamına gelmeyebilir. Aynı zamanda ailelerin köylerine yönelik ekonomik ilgisinin azalmasına ve bazı bahçelerin bakımsız kalmasına yol açabilir. Giresun'da fındık bahçesinin korunması, birçok aile açısından toprakla birlikte aile geçmişiyle ve köy kültürüyle sürdürülen bağın korunması anlamını da taşıyor. FINDIKTAN GEÇİNEMEYEN KÖYLÜNÜN GELECEĞİ DEĞİŞEBİLİR Mİ? Giresun'da küçük ölçekli üreticiliğin ekonomik sürdürülebilirliği, kırsal yaşamın geleceği açısından önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. Piraziz'de 200 üreticiyle yapılan 2025 tarihli bilimsel araştırma, küçük üreticiler için fındık tarımının artık çoğu zaman temel istihdam alanı olmaktan çıkarak ikincil gelir kaynağı hâline geldiğini ortaya koydu. Araştırma, tarımsal sorunların giderilmesi ve yeni istihdam olanaklarının geliştirilmesinin genç nüfusun kırsala yönelmesi açısından önem taşıdığına dikkat çekti. Bu bağlamda Türk fındığı üzerine aşılı üretim modelinin bakım maliyetlerini azaltması ve üreticiye yeterli gelir sağlaması durumunda, bazı ailelerin bahçelerini işletmeye devam etmesi ekonomik açıdan kolaylaşabilir. Özellikle yaşlanan fındık bahçelerinin yenilenmesinde ekonomik bakımdan uygun modeller geliştirilmesi, üretimin devamlılığına katkı sunabilir. Bununla birlikte kırsal göçün tek nedeni fındık geliri değil. Eğitim, sağlık, ulaşım, istihdam çeşitliliği, sosyal yaşam olanakları ve gençlerin gelecek beklentileri de köylerde yaşama kararlarını etkiliyor. Bu nedenle alternatif anaç kullanımının tek başına Giresun'dan göçü durduracağı veya köylere geri dönüş sağlayacağı söylenemez. Yeni yetiştiricilik modelinin kırsal yaşam açısından gerçek değer kazanması, ekonomik avantajlarının daha geniş bir kırsal kalkınma politikasıyla desteklenmesine bağlı olacak. TARIMSAL İŞÇİLİK VE KÖYDEKİ EMEK DÜZENİ NASIL ETKİLENEBİLİR? Geleneksel fındık yetiştiriciliğinde bahçe bakımı ve hasat, önemli ölçüde insan emeğine dayanıyor. Türk fındığının dip sürgünü oluşturmaması, bu işleme ayrılan iş gücünün azaltılmasına katkı sağlayabilir. Ancak bu durum fındık toplama, harman, kurutma ve taşıma gibi hasat işlemlerinin ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor. Yeni yetiştiricilik biçimi bazı bakım işlerini azaltırken aşılama, fidan üretimi, teknik budama ve bahçe yönetimi gibi alanlarda farklı uzmanlık ihtiyaçları doğurabilir. Dolayısıyla yeni modelin yaygınlaşması yalnızca işçilik giderlerinin azalması açısından değil, kırsaldaki iş gücü yapısının değişmesi açısından da değerlendirilmeli. Giresun Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi'nde Haziran 2026'da yayımlanan, Ordu ve Giresun'da çalışan 30 mevsimlik tarım işçisini kapsayan araştırma, katılımcıların düşük gelir, barınma, temiz su ve çalışma koşulları bakımından önemli güçlükler yaşadığını ortaya koydu. Sınırlı bir örnekleme dayanan bu araştırmanın sonuçları bütün işçilere genellenemese de fındık ekonomisinin sosyal boyutunun yalnızca bahçe sahipleriyle sınırlı olmadığını gösteriyor. Teknolojik ve tarımsal yenilikler değerlendirilirken ücretli tarım işçilerinin gelirleri, çalışma koşulları ve yeni beceriler edinme olanakları da dikkate alınmalı. GURBETTE YAŞAYAN GİRESUNLULARIN KÖYLERLE BAĞI İÇİN NE ANLAMA GELEBİLİR? Giresun'un sosyokültürel yapısında, il dışında yaşamasına rağmen köyündeki fındık bahçesini koruyan ailelerin de önemli bir yeri bulunuyor. Bazı aileler için fındık üretimi temel geçim kaynağı olmaktan çok, aile mirasının devam ettirilmesi ve köyle ilişkinin korunması anlamına geliyor. Bu ailelerin bir bölümü hasat döneminde köylerine dönerek üretim faaliyetlerine katılıyor veya bahçe bakımını ücretli iş gücüyle sürdürüyor. Bahçe bakım giderlerinin yüksek olması ve üretimden sağlanan gelirin sınırlı kalması ise uzaktan sürdürülen tarımsal faaliyetleri ekonomik açıdan zorlaştırabiliyor. Aşılı yetiştiricilik modelinin bakım yükünü ve yıllık işletme maliyetlerini gerçekten azaltabildiğinin ortaya konulması, bu tür aile işletmeleri için alternatif oluşturabilir. Bununla birlikte bahçelerin daha az bakıma ihtiyaç duyması, ailelerin köylerine daha sık döneceği anlamına da gelmiyor. Önemli olan, ekonomik koşulların ailelerin bahçelerini koruyabilmesine ve isterlerse tarımsal üretimi sürdürebilmesine imkân tanıması. YENİ FINDIK BAHÇELERİ GİRESUN'UN EĞİMLİ ARAZİLERİNE UYGUN MU? Giresun'da fındık yetiştiriciliğinin önemli özelliklerinden biri, farklı yükseltilerde ve eğimli arazilerde gerçekleştirilmesi. Bu nedenle başka bölgelerde olumlu sonuç alınan bir yetiştiricilik modelinin Giresun'un bütün köylerinde aynı başarıyı sağlayacağı varsayılamaz. Türk fındığı üzerine aşılı fidanların sahil, orta ve yüksek rakımlı bölgelerde ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekiyor. Geleneksel ocak sistemiyle yetiştirilen fındık bahçeleri ile tek gövdeli aşılı yetiştiricilik modelleri arasında dikim düzeni, bitki gelişimi, budama, hasat ve işletme maliyetleri açısından farklılıklar bulunabilir. Özellikle dik yamaçlarda uygulanabilecek yetiştiricilik ve hasat yöntemlerinin ayrıca araştırılması önem taşıyor. Yeni anaç sisteminin Giresun'a uygun olup olmadığını belirlemek için yalnızca fidanların tutmasına değil, farklı arazi koşullarındaki uzun dönemli performansına bakılması gerekiyor. GİRESUN'DA PİLOT BAHÇELER KURULMASI NEDEN ÖNEMLİ? Türk fındığı anacının Giresun üreticisine sağlayabileceği ekonomik faydanın ortaya konulabilmesi için farklı koşullarda karşılaştırmalı denemeler yapılması önem taşıyor. Sahil, orta ve yüksek kesimlerde seçilecek uygun araştırma alanlarında geleneksel yetiştiricilik ile aşılı fidan sistemi birlikte izlenebilir. Bu denemelerde fidanların tutma oranı, uzun dönemli bitki gelişimi, kuraklık karşısındaki performansı, verim, randıman, meyve kalitesi ve hastalıklara karşı durumu karşılaştırılmalı. Ayrıca ilk yatırım maliyeti, yıllık bakım giderleri, işçilik ihtiyacı, hasat masrafları ve elde edilen net gelir hesaplanmalı. Elde edilecek sonuçların küçük aile işletmeleriyle daha büyük işletmeler açısından ayrı ayrı değerlendirilmesi de önem taşıyor. Bu süreçte Giresun Fındık Araştırma Enstitüsü, Giresun Üniversitesi, İl Tarım ve Orman Müdürlüğü, ilgili üretici örgütleri ve sektör kuruluşlarının ortak araştırmalar yürütmesi, bölgeye uygun sonuçların geliştirilmesine katkı sağlayabilir. Ancak Bolu'daki çalışmalar kapsamında Giresun'da yeni pilot bahçeler kurulacağına ilişkin doğrulanmış bir uygulama takvimi henüz açıklanmış değil. TÜRK FINDIĞI ORMANLARIN KORUNMASINDA VE PEYZAJDA DA DEĞERLENDİRİLECEK Orman Genel Müdürlüğünün çalışmaları yalnızca kültür fındığına alternatif anaç geliştirilmesiyle sınırlı değil. OGM, Bolu Fidanlığında üretilen Türk fındığı fidanlarının bozuk orman alanlarının iyileştirilmesinde, ağaçlandırma projelerinde, ekolojik restorasyon uygulamalarında ve doğal türlerin korunmasına yönelik çalışmalarda kullanılmasını planlıyor. Türün tek gövdeli ve boylu gelişme özellikleri, peyzaj uygulamalarında değerlendirilmesi açısından da önem taşıyor. Bu kapsamda park ve benzeri yeşil alanlarda kullanılabilecek nitelikte fidan üretiminin geliştirilmesi hedefleniyor. Türk fındığının doğal popülasyonlarının korunması, ülkenin biyolojik çeşitliliğinin sürdürülebilirliği açısından önem taşıyor. Ayrıca Türk fındığının meyveleri, yaban hayatı için besin kaynağı oluşturuyor. Bolu Orman Bölge Müdürlüğünün Temmuz 2026 açıklamasında, Bölge Müdürü Celal Kanbur'a aşılı Türk fındığı fidanı takdim edildiği ve ardından kurum yerleşkesinde sembolik dikim gerçekleştirildiği de bildirildi. Böylece çalışmalar, fındık üreticilerine yönelik alternatif anaç geliştirilmesinin yanında ormancılık, doğal gen kaynaklarının korunması ve peyzaj gibi farklı alanları da kapsıyor. ÜRETİCİNİN ÖNÜNDEKİ SORULAR HENÜZ TAM OLARAK YANITLANMADI Bolu Fidanlığındaki aşı başarısı ve önceki yıllarda gerçekleştirilen bilimsel çalışmalar, Türk fındığının alternatif anaç olarak kullanılmasına ilişkin araştırmaların ilerlediğini gösteriyor. Ancak Giresunlu üreticinin uygulamaya geçmeden önce yanıtını bilmesi gereken önemli konular bulunuyor. Aşılı fidanların ticari üretime ne zaman ve hangi maliyetle sunulacağı, farklı yükseltilerde nasıl performans göstereceği, Giresun Yağlısının kalite özelliklerini nasıl etkileyeceği, bakım giderlerinde ne kadar tasarruf sağlayacağı ve uzun dönemli veriminin geleneksel sistemle nasıl karşılaştırılacağı henüz bütün yönleriyle ortaya konulmuş değil. Bunların yanında aşı uyuşmazlığı, fidan ömrü, hastalıklara duyarlılık ve kuraklık koşullarındaki gerçek performans gibi teknik konuların da uzun dönemli araştırmalarla değerlendirilmesi gerekiyor. Bu nedenle mevcut sonuçların, üreticilerin geleneksel bahçelerini hemen sökerek yeni sisteme geçmesi gerektiği şeklinde yorumlanması doğru olmayacak. Bilimsel araştırmaların olumlu sonuçları umut verici olsa da ekonomik yatırım kararlarının sahada doğrulanmış verilerle alınması gerekiyor. GİRESUN İÇİN ASIL MESELE: DAHA FAZLA FINDIK MI, DAHA GÜÇLÜ BİR KIRSAL EKONOMİ Mİ? Türk fındığı üzerine aşılama çalışmalarının Giresun açısından oluşturduğu potansiyel, yalnızca üretim miktarını artırma ihtimaliyle sınırlı değil. Bu gelişme, bölgenin gelecekte nasıl bir fındık üretim modeline ihtiyaç duyduğu sorusunu da gündeme taşıyor. Giresun'un önünde yalnızca daha fazla fındık yetiştirme hedefi bulunmuyor. Aynı zamanda küçük aile işletmelerinin korunması, fındığın kalite değerinin sürdürülmesi, üreticinin net gelirinin artırılması, gençlerin tarımla ekonomik bağ kurabilmesi, kırsal istihdamın geliştirilmesi ve köylerin yaşanabilirliğinin güçlendirilmesi gibi daha geniş sorunlar bulunuyor. Türk fındığının alternatif anaç olarak kullanılması, bu sorunların tamamını tek başına çözemez. Ancak uygun koşullarda daha istikrarlı üretim, daha düşük bakım maliyeti ve sürdürülebilir bahçe yönetimi sağlayabildiğinin kanıtlanması durumunda, bölge tarımı için yararlı araçlardan biri olabilir. Yeni yetiştiricilik modellerinin üreticilerin ekonomik koşullarıyla uyumlu olması, küçük üreticilerin bu gelişmelerden yararlanabilmesi ve sağlanacak katma değerin bölge ekonomisine yansıması önem taşıyor. GİRESUN'UN GELECEĞİ YALNIZCA FINDIĞIN DALINDA DEĞİL, KÖYLERİNDE DE ŞEKİLLENECEK Orman Genel Müdürlüğünün Bolu'da yürüttüğü çalışmalar, Türkiye'nin doğal bitki kaynaklarından yararlanılarak fındık yetiştiriciliğinde alternatif yöntemler geliştirilmesi açısından önemli bir aşamayı temsil ediyor. Çakıldakta elde edilen aşı başarısı, Giresun Yağlısına yönelik yeni uygulama hedefleri ve geçmiş yıllardaki bilimsel araştırmalar, bu alandaki potansiyeli ortaya koyuyor. Ancak Giresun açısından asıl soru, bu yeni yöntemin üreticinin yaşamına nasıl yansıyacağı. Daha dayanıklı fındık bahçeleri kurulabilecek mi? Üretim maliyetleri azalacak mı? Giresun Yağlısının kalite değeri korunacak mı? Küçük üretici yeni sisteme ekonomik olarak uyum sağlayabilecek mi? Gençler için yeni tarımsal faaliyet alanları oluşabilecek mi? Bu soruların yanıtları, yeni yetiştiricilik yönteminin yalnızca tarımsal başarısını değil, Giresun'un ekonomik ve toplumsal geleceğindeki yerini de belirleyecek. Çünkü Giresun'da fındık yalnızca topraktan elde edilen bir ürün değil; ailelerin geçim kaynağı, köylerin ekonomik dayanağı ve kuşaklar boyunca sürdürülen bir yaşam kültürünün parçası. Bolu'da başlayan çalışmaların Giresun için gerçek değeri, güçlü köklere sahip fidanların üreticinin gelirine, fındığın kalitesine ve köylerin geleceğine ne ölçüde katkı sağlayabildiğiyle anlaşılacak. https://www.giresunsonhaber.com/yazarlar/omur-yuksel-5/findigin-koku-guclenirken-giresun-un-ekonomik-kokleri-zayiflamasin-161 KAYNAKLAR Orman Genel Müdürlüğü – Türk Fındığına Kültür Fındığı Çeşitleri Aşılanacak (5 Ekim 2026) Bolu Orman Bölge Müdürlüğü – Bolu Fındığına Aşılı Ziraat Fındığı Üretimi (20 Temmuz 2026) Giresun İl Tarım ve Orman Müdürlüğü – 2025 Faaliyet Raporu Giresun İl Tarım ve Orman Müdürlüğü – 2026 Rekolte Tahmin Çalışmaları Bilgen ve diğerleri (2024) – Türk Fındığı Anacının Tombul ve Palaz Çeşitlerine Etkisi Şenel, Taylan ve Akar (2023) – Türk Fındığı Üzerine Aşılı Çeşitlerde Bitki Gelişimi Demirel Ateş ve Balta (2023) – Çakıldak Çeşidinin Türk Fındığı Anacında Aşı Başarısı Aydın Yönet (2025) – Küçük Ölçekli Fındık İşletmeleri: Giresun-Piraziz Örneği Alicanoğlu ve Genç (2026) – Fındık Hasadında Çalışan Mevsimlik Tarım İşçileri Türk Patent ve Marka Kurumu – Giresun Tombul Fındığı Coğrafi İşaret Tescili Avrupa Birliği Başkanlığı – Giresun Tombul Fındığının AB Coğrafi İşaret Tescili

İKLİM KRİZİ TARIMI ZORLUYOR: ÜRETİMDE YENİ KIRILMA NOKTASI Haber

İKLİM KRİZİ TARIMI ZORLUYOR: ÜRETİMDE YENİ KIRILMA NOKTASI

İKLİM KRİZİ TARIMI ZORLUYOR: ÜRETİMDE YENİ KIRILMA NOKTASI İklim değişikliği, su kaynakları üzerindeki baskı ve artan gıda talebi, tarım ve gıda sektöründe sürdürülebilirliği artık tercih değil zorunluluk haline getirdi. Artan sıcaklıklar, kuraklık, ani sağanaklar, dolu ve don olayları üretimi doğrudan etkilerken, sektör iklim dirençli tarım modeline geçiş için kritik bir eşiğe geldi. İSTANBUL — Tarım ve gıda sektöründe iklim değişikliği, su stresi, kaynak verimliliği ve gıda israfı başlıkları üretim planlamasının merkezine yerleşti. Değişen iklim koşulları, yalnızca maliyetleri artırmakla kalmıyor; doğrudan üretimin devamlılığını, ürün kalitesini ve rekolteyi tehdit ediyor. Metsims Sürdürülebilirlik Müdürü Orhan Atacan, tarımda en büyük riskin artık yalnızca girdi maliyetleri olmadığını belirterek, iklim değişikliğinin üretimin kendisini hedef alan temel bir tehdit haline geldiğini vurguladı. İKLİM RİSKİ ÜRETİMİN MERKEZİNDE Artan sıcaklıklar, uzun süren kuraklıklar, ani sağanaklar, dolu ve don olayları ile değişen mevsim düzeni tarımsal üretimde ciddi baskı oluşturuyor. Bu tablo, birçok bölgede verim ve kalite kayıplarına yol açarken, ürün desenlerinin de yeniden şekillenmesine neden oluyor. Uzmanlara göre rekolte kayıpları artık olağanüstü bir durum değil, tarımsal üretimde önceden hesaplanması gereken temel risk kalemlerinden biri haline geldi. İklim değişikliğinin etkileri yalnızca bitkisel üretimle sınırlı kalmıyor. Hayvancılıkta sıcaklık stresi, su yetersizliği ve yem kaynaklarındaki azalma hem maliyetleri artırıyor hem de verimliliği düşürüyor. Tozlaşmada kritik rol üstlenen arılar başta olmak üzere birçok canlı türünün popülasyonundaki azalma ise ekosistem dengesini zayıflatıyor. SU YÖNETİMİ KRİTİK EŞİKTE Tarımda suyun verimli kullanımı, üretimin geleceği açısından en stratejik başlıklardan biri haline geldi. Damla sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması, su tüketiminin düzenli izlenmesi ve alternatif su kaynaklarının değerlendirilmesi giderek daha fazla önem kazanıyor. Suya erişimin zorlaştığı yeni dönemde yalnızca toplam üretim miktarı değil, birim su tüketimi başına elde edilen üretim de temel performans göstergesi olarak öne çıkıyor. Buna karşın tarımda vahşi sulama uygulamaları, kaçak kuyuların yeterince kontrol altına alınamaması ve sanayide plansız su tüketimi, kaynak yönetimindeki en önemli sorunlar arasında yer almayı sürdürüyor. TÜKETİCİ ARTIK ÜRETİM SÜRECİNİ SORGUYOR Gıda sektöründe değişen yalnızca üretim koşulları değil, tüketici beklentileri de oldu. Tüketiciler artık yalnızca ürünün fiyatına değil; nasıl üretildiğine, hangi kaynakların kullanıldığına ve çevresel etkilerine de dikkat ediyor. Dijital teknolojiler sayesinde tarladan sofraya uzanan üretim zincirinin izlenebilir hale gelmesi, hem tüketici güvenini artırıyor hem de ihracat pazarlarında üreticilere önemli bir rekabet avantajı sağlıyor. GIDA İSRAFI SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİN EN KRİTİK BAŞLIKLARINDAN Sürdürülebilir tarım ve gıda politikalarının önemli başlıklarından biri de gıda israfının azaltılması olarak öne çıkıyor. T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de her yıl kişi başına yaklaşık 93 kilogram gıda çöpe atılıyor. Küresel ölçekte ise tüketime hazır gıdanın yaklaşık yüzde 17’si perakende, hane ve restoran aşamalarında israf ediliyor. Bu tablo, üretimden tüketime kadar tüm zincirde kaynakların daha verimli kullanılmasını zorunlu kılıyor. “İKLİM DİRENÇLİ TARIM ARTIK ZORUNLULUK” Metsims Sürdürülebilirlik Müdürü Orhan Atacan, sürdürülebilir tarım için kaynak verimliliğinin artırılmasının kritik önem taşıdığını belirterek şu değerlendirmede bulundu: “İsrafı önleyerek tüketimi düşürmeli, tarımda su başta olmak üzere kaynak tüketiminde verimliliği mutlaka sağlamalı ve iklim değişikliğine dirençli tarımı odağımıza almalıyız. Küresel ısınma ve iklim krizi tüm dünyanın ortak sorunu ancak tarım ve gıda sektöründeki etkileri sürdürülebilir bir gelecek için kritik öneme sahip.” Uzmanlara göre önümüzdeki dönemde tarımda başarı, yalnızca daha fazla üretmekle değil; daha az kaynakla, daha dirençli, izlenebilir ve sürdürülebilir üretim yapabilmekle ölçülecek.

“ŞİLİ VE ABD TÜRK FINDIĞININ İHRACAT DENGESİNİ DEĞİŞTİRECEK SEVİYEYE GELDİ Haber

“ŞİLİ VE ABD TÜRK FINDIĞININ İHRACAT DENGESİNİ DEĞİŞTİRECEK SEVİYEYE GELDİ

“ŞİLİ VE ABD TÜRK FINDIĞININ İHRACAT DENGESİNİ DEĞİŞTİRECEK SEVİYEYE GELDİ ”Balsu Gıda CEO’su Ahmet Bilge Anbarlılar, Türkiye’nin fındık ihracatında son 40 yılın en düşük dönemlerinden birini yaşadığını belirterek, Şili ve ABD’nin artan üretiminin Türk fındığı için yeni rekabet gerçeği oluşturduğunu söyledi. Anbarlılar, modern tarım teknikleri, verimlilik, sulama, bahçe gençleştirme ve yeni pazar stratejisinin sektör için ertelenemez başlıklar haline geldiğini vurguladı. Balsu Gıda CEO’su Ahmet Bilge Anbarlılar, A Para’da yayımlanan Paranın Rotası programında Türkiye fındık sektörünün üretim, ihracat, rekabet ve yatırım gündemine ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Anbarlılar, don, kuraklık ve böcek istilasının rekolteyi düşürdüğünü, ihracatın ise sezon içinde yüzde 50’nin üzerinde daraldığı dönemler yaşadığını ifade etti. “TÜRKİYE’DE TARİHİNİN EN DÜŞÜK FINDIK REKOLTELERİNDEN BİRİ GERÇEKLEŞTİ” Anbarlılar, Türkiye’de fındık sezonlarının her yıl farklı bir ritim izlediğini, bu sezonun ise “asenkron” bir tablo ortaya çıkardığını söyledi. Nisan ayında özellikle Doğu Karadeniz’deki üretim alanlarında don hasarı yaşandığını belirten Anbarlılar, ardından kuraklık ve böcek istilasının üretimi daha da baskıladığını dile getirdi. Anbarlılar, “Türkiye’de tarihinin en düşük fındık rekoltelerinden bir tanesi gerçekleşti” sözleriyle üretimdeki kaybın boyutuna dikkat çekti. “TÜRKİYE’NİN İHRACATI SON 40 SENENİN EN DÜŞÜK NOMİNAL RAKAMINA GELDİ” Fındık arzındaki daralmanın ihracata doğrudan yansıdığını belirten Anbarlılar, üreticiden sezonun en yoğun döneminde piyasaya çok az ürün aktığını ve fiyatların hızla yükseldiğini söyledi. Bu gelişmenin ardından yurt dışı alıcıların ABD ve Şili’deki üreticilere yöneldiğini ifade etti. Anbarlılar, “Eylül, ekim, kasım aylarında Türkiye’nin ihracatı son 40 senenin en düşük nominal ihracat rakamına geldi” dedi. Türkiye’nin geçen yıla göre 215 bin ton kabuklu fındık karşılığı daha az ihracat yapmış göründüğünü belirten Anbarlılar, sezon sonuna kadar aranın bir miktar kapanabileceğini ancak Türk fındık ekosisteminin yılı istenen ihracat miktarıyla tamamlayamayacağını söyledi. “ŞİLİ VE AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ İBREYİ OYNATACAK SEVİYEYE GELDİ” Anbarlılar, Şili ve ABD’deki üretim artışının artık Türkiye’nin ihracat dengelerini etkileyebilecek noktaya ulaştığını vurguladı. Türk fındık sektörü açısından bunun ilk kez bu kadar belirgin hissedildiğini ifade eden Anbarlılar, geleneksel ihracat takviminin de bu süreçte kaydığını söyledi. “Şili ve Amerikan rekoltelerinin ibreyi oynatacak seviyeye gelmesi” ifadesini kullanan Anbarlılar, bu gelişmenin Türk fındık ihracatçı sektörünün karşılaştığı yeni rekabet gerçeğini gösterdiğini belirtti. “ŞİLİ VE ABD BİZİM İHRACATIMIZI ETKİLEYEBİLECEK MİKTARDA ÜRETİM YAPIYOR” Küresel alıcıların daha uygun fiyatlı ve istedikleri kalitede ürüne ulaşmaları halinde ülke değiştirebildiğini belirten Anbarlılar, Türkiye’nin maliyet baskısı ve döviz-enflasyon farkı nedeniyle rekabet gücünde zorlandığını söyledi. Anbarlılar, “Şili ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bizim ihracatımızı etkileyebilecek miktarda üretim yaptığını gösteriyor” diyerek, alternatif üretici ülkelerin Türk fındığı üzerindeki baskısının artık somutlaştığını ifade etti. “5 DOLAR ÜRETİCİYİ KURTARIRKEN DÜNYADA FAHİŞ FİYAT OLARAK GÖRÜLEBİLİYOR” Türkiye’de parasal sıkılaşmanın başladığı 2023 ortasından bu yana enflasyonun devalüasyonun üzerinde seyrettiğini belirten Anbarlılar, bu tablonun üretim maliyetleriyle ihracat fiyatları arasında ciddi bir açıklık oluşturduğunu söyledi. Normal şartlarda fındık fiyatlarının 3,5 dolar seviyelerinde seyrettiğini ifade eden Anbarlılar, mevcut maliyet yapısında 5 dolar seviyesinin üreticiyi ancak kurtarabilir hale geldiğini, buna karşılık dünya piyasasında bu fiyatın fahiş görülebildiğini anlattı. “AYNI ARAZİDEN DAHA ÇOK FINDIK EDİNEREK REKABETÇİ OLMALIYIZ” Sektörün önündeki çıkış yolunun verimlilikten geçtiğini vurgulayan Anbarlılar, modern tarım tekniklerinin daha sık ve yaygın uygulanması gerektiğini söyledi. Anbarlılar, “Aynı araziden daha çok fındık edinerek, daha rekabetçi fiyatlarla, üreticinin aynı zamanda refahını daraltmayarak belli modeller düşünülebilir” dedi. Kuraklık ve böcek hasarına karşı önleyici adımların atılabileceğini belirten Anbarlılar, sulama sistemlerinin yaygınlaştırılmasının önemine işaret etti. ABD ve Şili’de damla sulamayla fındık yetiştirildiğini hatırlatan Anbarlılar, yağmursuz bölgelerde de fındık üretiminin yapılabildiğini söyledi. “DOĞU KARADENİZ’DE ELLE HASAT MALİYETİN YARISINA YAKININI OLUŞTURUYOR” Anbarlılar, Türkiye’nin özellikle Doğu Karadeniz’de doğal dezavantajlarla karşı karşıya olduğunu söyledi. Sarp ve eğimli arazilerde yapılan fındık üretiminde elle hasadın maliyetler üzerinde büyük yük oluşturduğunu belirtti. “Doğu Karadeniz bölgesindeki sarp fındık yetiştirme bölgelerinde elle hasat yapıldığı zaman bu, üretim maliyetinin yarısına yakın bir miktarını oluşturuyor” diyen Anbarlılar, bahçelerde gençleştirme budamalarıyla ağaç başına verimin artırılabileceğini ifade etti. “ABD VE ŞİLİ’DE FINDIK TARIMI BİR İŞ KOLU OLARAK YAPILIYOR” Küresel rakip ülkelerde fındık üretiminin ticari mantıkla yürütüldüğünü belirten Anbarlılar, ABD ve Şili’de üreticilerin kârlılık esasına göre hareket ettiğini söyledi. Anbarlılar, “Fındık kârlıysa fındık üretiyorlar. Fındık kârsızsa fındığı söküyorlar, başka bir şey dikiliyor” ifadelerini kullandı. Şili’de fındık arazilerinin eski kiraz, ceviz ve şeker pancarı bahçelerinden dönüştürüldüğünü aktaran Anbarlılar, Türkiye’nin de kendi verimini artırarak rekabetçiliğini koruyabileceğini söyledi. “ANA ÜRETİM ÜSSÜMÜZ HER ZAMAN TÜRKİYE OLACAK” Balsu Gıda’nın operasyonlarına ilişkin bilgi veren Anbarlılar, şirketin Türkiye’de Hendek-Sakarya ve Ordu’da iki büyük fındık işleme fabrikası işlettiğini belirtti. Anbarlılar, “Her zaman ana üretim üssümüz Türkiye olacak” dedi. Şirketin ana ihracat ülkelerinin Avrupa ve ABD olduğunu söyleyen Anbarlılar, bu pazarlarda rekabetçilik anlamında paylarını artırmayı hedeflediklerini ifade etti. “ŞİLİ’DEKİ İLK ENTEGRE FINDIK FABRİKASINI TAMAMLAYACAĞIZ” Balsu Gıda’nın Şili’de hem tarım hem sanayi yatırımı bulunduğunu belirten Anbarlılar, sanayi yatırımının ilk fazının tamamlandığını, ikinci fazın ise 2026’nın üçüncü çeyreği sonunda devreye girmesinin planlandığını söyledi. Anbarlılar, “Şili’deki ilk entegre fındık fabrikasını nasip olursa tamamlayacağız” dedi. Şili yatırımının Güney Amerika pazarı için stratejik önem taşıdığını ifade eden Anbarlılar, bölgede güçlü çikolata kültürü bulunduğunu ancak fındıklı ürünlerin yeterince yaygın olmadığını söyledi. “ŞİLİ’NİN ÜRETİMİNİN 200 BİN TON CİVARINDA OLACAĞINI BEKLİYORUZ” Şili’nin Türkiye açısından göz ardı edilemeyecek bir gerçek olduğunu belirten Anbarlılar, ülkedeki üretimin 20 yıl önce 5 bin ton civarında olduğunu, bugün ise 120 bin ton seviyesine çıktığını söyledi. Anbarlılar, “Dikilen ağaçların tam verime geçtikten sonra Şili’nin üretiminin 200 bin ton civarında olacağını bekliyoruz” dedi. Bu miktarın Türkiye’yi fındık üretimindeki lider konumundan edecek düzeyde olmadığını belirten Anbarlılar, buna karşılık alım sırasını değiştirebilecek ve küresel tercihi etkileyebilecek kadar önemli olduğunu vurguladı. “SENEDE 25 BİN TON KABUKLU FINDIK İŞLEYEBİLECEK KAPASİTEDE OLACAĞIZ” Balsu Gıda’nın Şili’de kurduğu entegre tesisle ilgili bilgi veren Anbarlılar, kırım fabrikasının tamamlandığını, işleme fabrikasının da devreye girmesiyle yıllık yaklaşık 25 bin ton kabuklu fındık işleyebilecek kapasiteye ulaşacaklarını söyledi. Bu kapasitenin Şili’nin mevcut rekoltesinin yüzde 15-20’sine karşılık geldiğini belirten Anbarlılar, yatırımın şirketin küresel operasyon gücünü artıracağını dile getirdi. “FINDIK KABUĞUNDAN AKTİF KARBONDA TÜRKİYE’DE ÜRETİLMEYEN BİR ŞEY ÜRETİYORUZ” Anbarlılar, fındık kabuğundan aktif karbon üretimi konusunda Türkiye’de daha önce girişimler yapıldığını ancak teknoloji seçimi veya sermaye eksikliği nedeniyle bunların istenen noktaya taşınamadığını söyledi. Laboratuvar testlerinin ardından test makinesinin devreye alındığını belirten Anbarlılar, global kriterlere uygun aktif karbon üretiminin başladığını ifade etti. Anbarlılar, “Bununla aslında Türkiye’de üretilmeyen bir şey üretmiş oluyorsunuz” diyerek, aktif karbonun Türkiye’de büyük miktarlarda üretilmediğini ve ithal edildiğini hatırlattı. “AKTİF KARBONDA İLK ADIMDA DÖVİZ ÇIKIŞI ÖNLENECEK” Aktif karbon yatırımının ithalatı azaltıcı yönüne dikkat çeken Anbarlılar, ilk aşamada Türkiye’den döviz çıkışının önlenebileceğini, sonraki aşamada ise ihracat pazarlarının değerlendirilebileceğini söyledi. Fındık kabuğunun yakılmadan karbonizasyon işlemine tabi tutulduğunu ifade eden Anbarlılar, bu yatırımın sıfır atık, döngüsel ekonomi ve karbon emisyonu açısından da önemli olduğunu belirtti. “TÜRKİYE’DE 40 BİN TONLAR CİVARI İÇ FINDIK İŞLEYEBİLMEMİZ GEREKİYOR” Balsu Gıda’nın işleme kapasitesine ilişkin değerlendirmede bulunan Anbarlılar, şirketin Türkiye’de 40 bin tonlar civarında iç fındık işleyebilmesinin hedeflendiğini söyledi. Bu miktarın Türkiye’deki ihracatın yüzde 15’ine kadar çıkabildiğini belirten Anbarlılar, ölçek ekonomisinin maliyetleri baskılamak ve rekabetçi olmak açısından kritik önemde olduğunu ifade etti. “SADECE AVRUPA’YA BAĞIMLI KALMAMAMIZ GEREKİYOR” Anbarlılar, Avrupa’nın dünyada çikolatayı en çok üreten ve ihraç eden bölgelerden biri olduğunu belirterek, İtalya, Almanya, Fransa, İsviçre ve Polonya gibi ülkelerin önemli pazarlar arasında yer aldığını söyledi. Balsu Gıda’nın dünyadaki büyük markalarla çalıştığını belirten Anbarlılar, Avrupa dışında ABD, Güney Amerika, Asya ve Güneydoğu Asya’da da fındıklı ürünler için ciddi potansiyel bulunduğunu ifade etti. Anbarlılar, “Sadece biz Avrupa’ya bağımlı kalmamamız gerekiyor sektör olarak” dedi. “AMERİKA’DA FINDIK TÜKETİMİYLE İLGİLİ ÇOK MUAZZAM BİR BOŞLUK VAR” ABD’de fındık tüketimi açısından büyük bir potansiyel bulunduğunu belirten Anbarlılar, Güney Amerika’nın da kültürel olarak fındıklı ürünlere hazır bir pazar olduğunu söyledi. Asya ve Güneydoğu Asya’da fındıklı ürünlere merak olduğunu ancak bilgi eksikliği bulunduğunu ifade eden Anbarlılar, bu pazarların emek ve çabayla geliştirilebileceğini dile getirdi. “GELİRİMİZİN YÜZDE 70’E YAKINI DÖVİZ BAZLIYDI” Şirketin gelir yapısına ilişkin bilgi veren Anbarlılar, son iki seneye kadar gelirlerin yüzde 70’e yakınının döviz bazlı olduğunu söyledi. Enflasyon ve kur dengesindeki değişim nedeniyle iç piyasaya daha fazla önem verdiklerini belirten Anbarlılar, 2026 itibarıyla döviz bazlı gelirin yeniden yüzde 50’nin üzerine çıkmasının beklendiğini ifade etti. Anbarlılar, makroekonomik normalleşme sağlandığında üretimin yüzde 50’yi aşan bölümünün doğal biçimde ihracat olarak değerlendirileceğini söyledi. “DÜNYA DEVLERİYLE ÇALIŞMAK STANDARTLARIMIZI YÜKSELTİYOR” Balsu Gıda’nın büyük küresel markalarla çalışmasının şirket standartlarına doğrudan yansıdığını belirten Anbarlılar, her müşteriden farklı bir şey öğrendiklerini söyledi. Anbarlılar, “Çalıştığımız şirketler dünya devleri ve standartları çok yüksek” dedi. Müşterilerin istediği standartların neden talep edildiğini anlamaya çalıştıklarını ifade eden Anbarlılar, bu sürecin fındık işleme ve kalite açısından şirketi daha ileri bir noktaya taşıdığını belirtti. Kaynak :https://www.youtube.com/watch?v=3zlnOvLrN9U

Türkiye Su Fakiri Olma Riskiyle Karşı Karşıya! Haber

Türkiye Su Fakiri Olma Riskiyle Karşı Karşıya!

COP31’e ev sahipliği yapma hazırlıkları süren Türkiye’de, iklim krizi konusu yeniden gündemdeki yerini aldı. Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, iklim değişikliğinin artık bir gelecek projeksiyonu değil, güncel bir sorun olduğunu belirterek, “2050’li yıllarda su fakiri ülkeler kategorisine girebiliriz” uyarısında bulundu. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferanslarının 31’incisi olan COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek. Dünya liderlerinin, bilim insanlarının, uzmanların ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinin bir araya geleceği zirvede, iklim kriziyle mücadele yöntemleri ve sürdürülebilir bir gelecek için ortak çözüm yolları tartışılacak. Üsküdar Üniversitesi Çevre Sağlığı Program Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, 5-11 Haziran Çevre Koruma Haftası vesilesiyle iklim krizi ve Türkiye’nin COP31 ev sahipliği sürecini değerlendirdi. İklim krizi geleceğin değil bugünün en büyük sorunu Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, iklim krizinin artık geleceğe dair bir risk değil, bugünün en kritik problemlerinden biri olduğunu ifade ederek, “İklim değişikliğinden etkilenen alanlar arasında tarımdan gıda güvenliğine, su kaynaklarından toplum sağlığına ve ekonomiye kadar pek çok farklı sektör bulunuyor. Kuraklığın tarımda verimliliği düşürdüğünü biliyoruz. Bunun yanı sıra, iklim değişikliğinin etkisiyle birçok tarımsal üründe hastalıkların daha sık görüldüğü ve direncin azaldığı gözlemleniyor. Ayrıca, üretim sonucu elde edilen ürünlerin besin değerlerinin olumsuz etkilendiği pek çok bilimsel çalışma ile kanıtlandı. Son olarak, bölgesel iklim koşullarının değişmesi nedeniyle bazı ürünler gelecekte mevcut bölgelerinde yetiştirilemeyebilir. Tüm bu durumlar gıda güvenliğini doğrudan tehdit etmekte ve bizi gelecekteki olumsuz senaryolar hakkında uyarmaktadır.” dedi. Su krizi halk sağlığını ve ekonomiyi tehdit ediyor Su kaynaklarının iklim değişikliğinden en yoğun etkilenen doğal varlıklardan biri olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Bugün pek çok bölgede su kaynakları, iklim değişikliğinin su döngüsünü bozması nedeniyle risk altındadır. Su kaynaklarının miktar ve kalitesindeki bozulmalar, hijyen koşullarını kötüleştirerek halk sağlığını küresel çapta riske atmaktadır. Bununla birlikte kuraklık, pek çok salgın hastalığın yayılma hızını artırmaktadır. Tarımsal üretimden gıda güvenliğine, su kaynaklarından halk sağlığına kadar sözü edilen tüm etkilerin beraberinde getirdiği ekonomik faktörler de vardır. Günümüzde birçok ülkenin, iklim değişikliğiyle mücadele ve etkilenen sektörleri desteklemek amacıyla her yıl büyük fonlar ayırdığı bilinmektedir.” diye konuştu. Türkiye’nin de yer aldığı Akdeniz Havzası en kırılgan bölgelerden biri Ülkemizin, iklim değişikliğinden en ağır etkilenen alanlardan biri olan Akdeniz Havzası’nda yer aldığına değinen Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Bilimsel raporlarda Akdeniz Havzası en hassas bölgelerden biri olarak tanımlanmaktadır. Bu durum özellikle son yıllarda su kaynaklarının azalması, yağış rejimlerindeki değişimler, geniş alanları kapsayan orman yangınları, güney ve iç kesimlerdeki şiddetli kuraklık ve özellikle Karadeniz kıyılarında sıklaşan sel felaketleriyle kendini göstermektedir. Bu belirtiler, ülkemizin hem kuraklık hem de doğal afetler açısından ne kadar büyük riskler taşıdığını kanıtlamaktadır.” şeklinde konuştu. Küresel ısınma iklim sistemini nasıl değiştiriyor? Küresel Isınma ve İklim Değişikliği kavramlarının birbirine bağlı olduğunu belirten Adiller, şunları anlattı: “Bugün karbon emisyonları olarak sıkça duyduğumuz kavram, aslında atmosferde bulunan ve ısınmaya yol açan gazların miktarını ifade eder. Sanayi devrimi ve artan nüfusla beraber miktarı artan bu gazlar, havanın daha sıcak kalmasına neden olmakta ve bu da küresel sıcaklık ortalamalarının yükselmesiyle sonuçlanmaktadır. Bu olguya Küresel Isınma diyoruz. Sıcaklık artışı; buharlaşma, rüzgar, nem ve yağış gibi diğer hava olaylarını da değiştirmektedir. Örneğin, ısınmayla birlikte yeryüzünden buharlaşan su miktarı artıyor. Aynı zamanda havanın nem tutma kapasitesi de yükseliyor. Yani hem su havaya geçiyor hem de sıcaklık nedeniyle bu suyun yağış olarak geri dönmesi gecikiyor. Sonuç olarak yağışlar arasındaki süre uzayıp kuraklık şiddetlenirken, yağmur yağdığında ise atmosferde biriken yoğun nem nedeniyle anlık ve çok şiddetli yağışlar meydana geliyor. İklim sistemindeki tüm bu değişimlere İklim Değişikliği adını veriyoruz. Maalesef bu durum deniz seviyelerinin yükselmesine, yağış rejimlerinin bozulmasına, okyanusların asitlenmesine ve fırtına, hortum, sel gibi ekstrem hava olaylarının artmasına yol açıyor.” Türkiye’nin COP 31’e ev sahipliği yapması neden önemli? Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapmasının, tüm dünyanın dikkatini ülkemize çekeceği noktasına vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Türkiye’nin böyle bir organizasyonda dönem başkanlığını üstlenmesi, bu alandaki faaliyetlerini küresel ölçekte duyurması ve iklim politikalarında karar verici bir aktör olduğunu kanıtlaması adına büyük bir fırsattır. Günümüzde iklim değişikliği sadece çevresel bir konu değildir; birçok ülke ve kurum ekonomi politikalarını ve yatırımlarını bu kriterlere göre belirlemektedir. Bu nedenle bu tür zirveler finans ve iş dünyası için kritik öneme sahiptir. Oluşacak bu ortam, yerli teknolojilerin ve girişimcilerin dünya sahnesine çıkması için eşsiz bir şans olacaktır.” dedi. COP31, Türkiye için sadece bir etkinlik değil Bunun yanı sıra, Birleşmiş Milletler tarafından da kabul edilen “Sıfır Atık” Projesi’nin bu platformda tüm dünyaya uygulanabilir bir model olarak sunulabileceğini ifade eden Adiller, “COP31, Türkiye için yalnızca bir etkinlik değil; 2053 Net Sıfır Emisyon hedefi yolunda kendini gösterdiği, küresel yatırımları çektiği ve iklim krizine çözüm üreten bir öncü olduğunu kanıtladığı tarihi bir fırsattır.” ifadesini kullandı. COP31’de Türkiye’nin vitrini; Sıfır Atık ve dirençli şehirler Zirvede Türkiye’nin odak noktasının markalaşan Sıfır Atık Projesi olması gerektiğini kaydeden Adiller, “2017’de başlatılan ve küresel bilinirliği artan bu proje, hem döngüsel ekonomi hem de emisyonların azaltılması açısından iklim değişikliği süreçleriyle tam uyumludur. Türkiye’nin vizyonunu anlatmak adına önemli bir örnek teşkil eder. Ayrıca Hatay’ın yeniden inşa süreciyle gündeme gelen Dirençli Şehirler kavramı ve kentlerin iklim krizine uyumlu hale getirilmesi kritik maddeler olacaktır. Yeşil enerji, sanayide karbonsuzlaşma, iklim finansmanı ve teknolojik altyapılar da ülkemize olumlu geri dönüşler sağlayacak ana gündem maddeleridir.” şeklinde görüşlerini belirtti. Ülkelerin COP toplantılarına gösterdikleri ilgi prestij konusu COP süreçlerinin bağlayıcılık noktasında tartışılsa da ülkelerin takındığı tavrın küresel etkiler yarattığını belirten Adiller, “İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi veya Paris Anlaşması’nın caydırıcı yaptırımları olmasa da, iklim değişikliği konusu yatırımcılar ve finans kuruluşları tarafından yakından izlenmektedir. Bu yüzden ülkelerin COP toplantılarına verdiği önem, yerel mevzuat ve politikalarda bu sürece ne kadar yer verdikleri, o ülkeye prestij kazandırmakta ve yatırım yapılabilirlik göstergesi olarak kabul edilmektedir.” dedi. Türkiye su stresi yaşayan ülkeler arasında İklim değişikliğinin hem kuraklığı artırıp hem de şiddetli yağışlara yol açarak su kaynaklarını etkilediğini anlatan Adiller, şunları kaydetti: “Şiddetli yağışlar, toprağın suyu emme oranını düşürerek yeraltı sularını beslememekte, aksine sel ve taşkınları tetiklemektedir. Oysa düzenli yağışlar toprağı ve dereleri beslemesi gereken ana unsurdur. Devlet Su İşleri (DSİ) verilerine göre, ülkemizde kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 2000 yılında 1 652 m3 iken, 2009’da 1 544 m3’e, 2020’de ise 1 346 m3’e gerilemiştir. Bu rakamlar bizi ‘Su Stresi Yaşayan’ ülkeler sınıfına sokmaktadır. Bu düşüş hızı devam ederse, 2050’li yıllarda su fakiri olma sınırı olan 1000 m3’ün altına düşebiliriz. Bu tablo tek başına korkutucuyken, uydu görüntüleri birçok gölümüzün son 40 yılda ciddi su kaybettiğini ve bazılarının kuruma riskiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Burada tek neden iklim değişikliği değil, yanlış tarımsal uygulamaların da süreci hızlandırdığını vurgulamalıyım.” İklim değişikliği konusunda yol ayrımına ulaşmak üzereyiz Bugün iklim değişikliği konusunda kritik bir yol ayrımında olduğumuza dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Radikal adımlar atarak durumu değiştirmek ve adaptasyon sağlamak için henüz geç değil. Ancak eylemsiz geçen her yıl riski artırıyor. 10 yıl etkileri görmek için kısa bir süre olabilir ama önlem almadan geçecek 30-50 yıllık bir süreç; su ve gıda kıtlığı, ağır ekolojik kayıplar, ekosistemlerin yok olması, yoğun iç göçler ve ciddi altyapı sorunları ile karşı karşıya kalmamıza neden olabilir.” diye konuştu. İnsanların iklim değişikliğiyle mücadeleye olan inançlarının azaldığını gösteren anketlere değinen Adiller, “Pek çok kişi ülkelerin görevlerini yerine getirmediğini düşünüyor ve haklılar. Keşke bazı ülkeler siyasi ve ekonomik çıkarları için savaşlara ayırdıkları kaynakları yaşamı korumaya ayırsalardı, böylece dünyanın sürdürülebilirliğine katkı sağlayabilirdik.” şeklinde sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

TEMA Vakfı’ndan Orman ve Su Uyarısı Haber

TEMA Vakfı’ndan Orman ve Su Uyarısı

TEMA Vakfı, Dünya Ormancılık Günü ve Orman Haftası ile Dünya Su Günü kapsamında yaptığı açıklamada, insan faaliyetleri nedeniyle giderek derinleşen orman kaybı ve su yoksunluğunun başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere en çok kırılgan toplulukları etkilediğine dikkat çekti. TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, suyu ve ormanları korumanın toplumsal eşitliği ve ekonomik dayanıklılığı da korumak anlamına geldiğini vurguladı. Ormanlar ve su varlıkları, yaşamın sürekliliğini sağlayan ekosistemlerin temelini oluştururken, ekonomik yaşamın görünmez altyapısını ve toplumsal refahın güvencesini de sağlıyor. Ancak bugün, gezegenimizin yaşanabilirliği için vazgeçilmez olan bu doğal varlıklar hiç olmadığı kadar baskı altında. Artan nüfus ve insan kaynaklı iklim krizinin etkileri, ormanlar ile su varlıklarını giderek daha kırılgan hale getiriyor. Büyük resme baktığımızda ise acilen önleyici adımların atılması gerekiyor. Birleşmiş Milletler bu yıl, Ormancılık Haftası’nın da başlangıcı olan 21 Mart Dünya Ormancılık Günü’nün temasını "Ormanlar ve Ekonomiler", 22 Mart Dünya Su Günü’nün temasını ise "Su ve Cinsiyet" olarak belirledi. Bu iki tema, ormanlar ve su varlıklarının doğal sistemlerin bir parçası olduğunu yeniden hatırlatırken, toplumsal eşitliğin ve ekonomik refahın temelini de oluşturduklarına dikkat çekiyor. Dünyada 45 milyon insan geçimini ormanlardan sağlıyor Karbon depolamadan iklimin düzenlenmesine, toprağın korunmasından su üretimine kadar sayısız ekosistem hizmeti sunan ormanlar, aynı zamanda insan refahı ve ekonomik yaşamın ana bileşenlerinden biri. Dünya genelinde 45 milyon insan geçimini doğrudan ormanlardan sağlarken, milyarlarca insanın yaşamı, ormanların sağladığı gıdaya ve düzenlediği su döngüsüne bağlı olarak sürüyor. Tüm bu hizmetlerin ekonomik karşılığını hesaplamak ise mümkün bile değil. Ancak küresel ölçekte orman kaybı hız kesmeden devam ediyor. 1990–2025 yılları arasında dünyada yaklaşık 489 milyon hektar orman alanı yok edildi. Son 10 yılda ise her yıl yaklaşık 11 milyon hektar, Türkiye’nin Akdeniz Bölgesi kadar, doğal orman alanı kaybedildi. Yangınların yol açtığı tahribatlar giderek artarken son 20 yılda yangınlardan zarar gören orman alanı iki katına çıktı. Orman kaybı su güvencesini de zayıflatıyor Ormanların zayıflaması sadece ekolojik bir kayıp değil, su güvenliği açısından da ciddi bir risk oluşturuyor. Çünkü ormanlar su döngüsünün önemli bir parçasını oluşturuyor; havzaları koruyor, yağışları ve suyun kalitesini artırıyor, kuraklık ve taşkın riskini azaltıyor. TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, ormanların korunmasının yaşamın sürdürülebilirliği açısından kritik önem taşıdığına dikkat çekerek şunları söyledi: "Ormanlar yalnızca ağaçlardan ibaret olmayan; suyun sürekliliğini sağlayan, ekonomiyi ayakta tutan ve yaşamı mümkün kılan doğal sistemlerdir. Ormanlar zayıfladığında su güvenliği de zayıflar. Bu nedenle ormanları korumak, suyu ve yaşamın devamlılığını da korumak demektir." Su yoksunluğu en çok kadınları ve çocukları etkiliyor Suyun coğrafi bölgelere ve ülkelere dağılımı konusunda görülen eşitsizlikler ise toplumsal yaşamda daha da derinleşiyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyada kadınlar ve kız çocukları her gün yaklaşık 250 milyon saatlerini su bulmak ve taşımak için harcıyor. Bu durum eğitimden kopuş, ekonomik dışlanma ve zaman yoksulluğu gibi eşitsizlikleri derinleştiren sonuçlar doğuruyor. İklim krizinin etkileriyle artan kuraklık, su kıtlığı ve aşırı hava olayları da özellikle kırılgan toplulukların yaşam koşullarını daha da zorlaştırıyor. Bu duruma ilişkin değerlendirmede bulunan Deniz Ataç, "Su yoksunluğu, bir eşitsizlik krizidir. Suya erişimin zorlaştığı her yerde bakım yükünü en çok kadınlar ve kız çocukları üstleniyor; eğitimden, çalışma hayatından ve yaşam fırsatlarından feragat etmek zorunda kalıyorlar. Oysa suya erişim bir ayrıcalık değil, temel bir insan hakkıdır. Aynı iklim koşullarına sahip toplumlar arasında suya erişim yönetsel nedenlerle üç kata kadar değişebiliyorsa bu bize su yoksunluğunun çözümünde sadece altyapıya değil, adil ve katılımcı yönetime de odaklanmamız gerektiğini gösterir." ifadelerini kullandı. Dünya "su iflası" riskiyle karşı karşıya Birleşmiş Milletler Üniversitesi Su, Çevre ve Sağlık Enstitüsü tarafından yayımlanan yeni bir rapor ise dünyanın artık, “küresel su iflası” olarak tanımlanan yeni bir döneme girdiğini ortaya koyuyor. Rapora göre insanlık nehirleri, gölleri ve yer altı su varlıklarını doğanın kendini yenileyebileceğinden çok daha hızlı tüketiyor ve birçok su sistemi geri dönülmesi zor bir eşik noktasına yaklaşıyor. Ataç, endişe verici bu tabloya karşı uyarıda bulundu: "Tatlı su varlığı azalan Dünyamız küresel bir su iflası riskiyle karşı karşıya. Ormanları korumadan ise su güvencesini sağlamak mümkün değil." "Doğal varlıkların korunması, birbirini tamamlayan bütüncül politikalarla mümkün" Deniz Ataç, su güvencesinin sağlanabilmesi için suyun alınıp satılan bir kaynak olarak görülmesinden vazgeçilmesinin, orman ekosistemlerinin korunmasının, su havzalarının bütüncül bir yaklaşımla yönetilmesinin ve suya erişimin temel bir insan hakkı olarak ele alınmasının büyük önem taşıdığını söyledi: "İklim krizine karşı yaşanabilir bir gelecek için orman kaybını durduracak politikaların güçlendirilmesi, su varlıklarının doğanın yenilenme kapasitesini gözeten bir anlayışla yönetilmesi ve su yönetiminde kadınların ve yerel toplulukların karar alma süreçlerine etkin katılımının sağlanması gerekiyor. Doğal varlıkların korunması, su güvencesinin sağlanması ve toplumsal eşitsizliklerin azaltılması ancak birbirini tamamlayan bütüncül politikalarla mümkün." Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

CHP’Lİ ŞENYÜREK’TEN KREDİ UYARISI: “BORÇLU ÇİFTÇİYE KREDİ YASAĞI, ÜRETİMİ DURDURUR” Haber

CHP’Lİ ŞENYÜREK’TEN KREDİ UYARISI: “BORÇLU ÇİFTÇİYE KREDİ YASAĞI, ÜRETİMİ DURDURUR”

CHP’Lİ ŞENYÜREK’TEN KREDİ UYARISI: “BORÇLU ÇİFTÇİYE KREDİ YASAĞI, ÜRETİMİ DURDURUR” Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Giresun İl Başkanı Gökhan Şenyürek, vergi ve Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) borcu bulunan çiftçilerin Ziraat Bankası ile Tarım Kredi Kooperatifleri aracılığıyla sübvansiyonlu kredi kullanamamasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Şenyürek, söz konusu uygulamanın tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini ciddi biçimde tehdit ettiğini söyledi. Giresun’da yaklaşık 80 bin üreticinin Çiftçi Kayıt Sistemi’ne (ÇKS) kayıtlı olduğunu hatırlatan Şenyürek, “Bu karar birkaç üreticiyi değil, Giresun’un tamamını ilgilendiren bir üretim krizine dönüşmektedir” dedi. Şenyürek, Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Başkanı Şemsi Bayraktar’ın son açıklamalarının sahadaki tabloyu açık biçimde ortaya koyduğunu belirterek, Bayraktar’ın ‘SGK prim borcu ve vadesi geçmiş vergi borcu nedeniyle çiftçilere kredi verilmemesi tarımsal üretimin sürdürülebilirliğine zarar verir’ sözlerini hatırlattı. Şenyürek, “Bu uyarı görmezden gelinemez” ifadesini kullandı. “Şebinkarahisar'da yaşananlar, Giresun'un özetidir” CHP Şebinkarahisar İlçe Başkanı Sezai Şenol’un açıkladığı verilerin kararın ilçelerde yarattığı tabloyu net biçimde ortaya koyduğunu belirten Şenyürek, Şebinkarahisar’da 3.088 üreticinin Tarım Kredi Kooperatifleriyle doğrudan ya da dolaylı ilişki içinde olduğunu söyledi. Bu üreticilerin önemli bir bölümünün SGK ve vergi borcu gerekçesiyle sübvansiyonlu krediye erişemediğini ifade eden Şenyürek, “Tarım Kredi’den indirimli kredi kullanan bir çiftçi 1.000 lira için yaklaşık 1.200 lira geri ödeme yaparken, borcu olduğu için bu haktan yararlanamayan çiftçi aynı tutar için yüzde 50’nin üzerinde faizle yaklaşık 1.666 lira ödemek zorunda bırakılıyor. Bu fark üretimi değil, borcu büyütüyor” şeklinde konuştu. “Afetler varken çiftçi çaresiz bırakılamaz” 2025 yılının zirai don, kuraklık, kahverengi kokarca zararı ve şap hastalığı nedeniyle çiftçiler açısından adeta bir afet yılına dönüştüğünü vurgulayan Şenyürek, “TZOB’un da işaret ettiği gibi; kuraklık ve zirai don üretimi azaltırken, kahverengi kokarca fındıkta rekolteyi düşürdü, şap hastalığı hayvancılığı vurdu; üretici hayvanını satamadı, geliri eridi. Böylesi bir tabloda ‘borcun varsa kredi yok’ demek, çiftçiyi tamamen çaresiz bırakmaktır” dedi. “Büyük şirketlere af, çiftçiye engel kabul edilemez” Milyonlarca liralık vergi borcu bulunan büyük şirketler için çıkarılan af düzenlemelerine dikkat çeken Şenyürek, “Küçük üreticiye gelince aynı anlayış ortadan kalkıyor. Bu yaklaşım sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmaz” ifadelerini kullandı. Şenyürek açıklamasını şu çağrıyla tamamladı: “Vergi ve SGK borçları üretimi engellemeyecek şekilde yapılandırılmalı, Tarım Kredi Kooperatifleri ve Ziraat Bankası üzerinden sübvansiyonlu kredi kullanımı derhal yeniden açılmalıdır. TZOB’un uyarıları da göstermektedir ki; bu karar devam ederse üretim düşecek, gıda güvenliği riske girecektir. CHP olarak biz; üreticinin emeğini koruyan, kooperatifçiliği güçlendiren, planlı üretimi ve taban fiyat güvencesini esas alan, kamucu ve sosyal adaletçi tarım politikalarının takipçisiyiz. Çiftçiyi yüksek faize mahkum eden değil; girdiyi ucuzlatan, borcu yönetilebilir kılan, üretimi sürdürülebilir hale getiren bir düzen için mücadelemizi sürdüreceğiz. Üretenin yanında, ithalat lobilerinin karşısında durmaya devam edeceğiz.”

BAYRAKTAR: FINDIKTA 300 TL KÖTÜ RAKAM DEĞİL Haber

BAYRAKTAR: FINDIKTA 300 TL KÖTÜ RAKAM DEĞİL

BAYRAKTAR: FINDIKTA 300 TL KÖTÜ RAKAM DEĞİL Sakarya Milletvekili ve FİSKOBİRLİK Yönetim Kurulu Başkanı Lütfi Bayraktar, '300 lira kötü bir rakam değil ancak üreticimizin daha yüksek bir beklentisi olabilir' dedi. FİSKOBİRLİK Yönetim Kurulu Başkanı ve AK Parti Sakarya Milletvekili Lütfi Bayraktar, fındıkta rekolte düşüşü, fiyat tartışmaları, ihracat seyri ve Türkiye’nin küresel pazar liderliğini koruma stratejilerine ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Bayraktar, “Doğru bilgi üreticinin lehinedir. Fındık bizim için hayati bir meseledir. Türkiye bu liderliği kaybetmemeli” dedi. Bayraktar, Ekotürk TV yayınına katıldı. Bayraktar’ın söylediklerini rahat okunması için soru-cevap biçiminde hazırladık. TÜRKİYE HÂLÂ DÜNYANIN EN GÜÇLÜ FINDIK ÜRETİCİSİ Soru: Türkiye, üretimin %65’ine, ticaretin %80’ine sahipti. Hâlâ bu gücü koruyor muyuz? Bayraktar: Türkiye’nin fındık üretimindeki gücü devam ediyor. Fakat 2007’de dünya üretimindeki payımız %72 idi, bugün %60’lara geriledi. Ticaretteki payımız ise hâlâ %80’lerde. Yani dünya fındık piyasasını yönlendirebilecek ölçüde etki sahibiyiz. Ama üretim payındaki düşüşü göz ardı etmemeliyiz. BU YIL REKOLTE EN AZ %60 DÜŞTÜ Soru: Bu yıl rekolte neden düştü? Fiyat artışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bayraktar: Bu yıl çok özel bir yıl. Zirai don, kuraklık ve kokarca zararlıları rekolteyi neredeyse %60 oranında azalttı. Doğal olarak ürün az olduğunda fiyat yükseliyor. Geçen yıl TMO’nun 130 TL açıkladığı fiyat bu yıl 200 TL oldu ama piyasa 340 TL’yi gördü, şu anda 300 TL civarında. Geçmiş yıllarla kıyaslayınca üretici açısından iyi bir fiyat olduğunu söyleyebilirim. GİRESUN KALİTE FİYATI 300,50 TL’YE TEKABÜL EDİYOR Soru: Giresun kalite fındığın 297 TL olarak açıklanan fiyatını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bayraktar: Giresun tombul fındığının coğrafi işaret hakkı FİSKOBİRLİK’te. Belgesi olan üreticilere +3 TL prim veriyoruz. Dolayısıyla fiyat 300,50 TL’ye denk geliyor. Beklentiler daha yüksek olabilir ama dünya fiyatlarıyla kıyaslayınca kötü bir fiyat değil. HER ÜLKEDE AZALMA VAR AMA EN ÇOK TÜRKİYE ETKİLENDİ Soru: Rakip ülkelerde durum nasıl? İtalya, ABD, Azerbaycan, Gürcistan gibi üreticilerde tablo nedir? Bayraktar: Bu yıl sadece Türkiye değil, tüm dünyada fındık üretiminde düşüş yaşandı. Ama en büyük üretici biz olduğumuz için en çok etkilenen ülke de biz olduk. Dünyada arz–talep dengesi bozulduğu için fiyatlar hızla yükseldi. “Zirai don + kuraklık + kokarca” birlikte etkisini ilk kez bu kadar güçlü gösterdi. INC’NİN 609 BİN TON TAHMİNİ BU YIL MÜMKÜN DEĞİL Soru: INC’nin (Uluslararası Kabuklu Kuruyemiş Birliği) 2025–2026 rekolte tahmini 609 bin tondu. Gerçekçi buluyor musunuz? Bayraktar: Asla mümkün değil. Muhtemelen o tahmin yapılırken don ve kuraklığın etkisi tam görülmemişti. Türkiye’nin geçen yılki rekoltesi 700 bin tondu ama bu yıl sanayicilerin tahmini bile 420 bin tona kadar geriledi. Gerçeği söylemek üreticinin lehinedir. Spekülasyon en çok üreticiye zarar verir. İHRACAT DÜŞTÜ AMA SEZON SONUNDA ELİMİZDE FINDIK KALMAYACAK Soru: İlk iki ayda ihracat 351–352 milyon dolar. Nasıl değerlendiriyorsunuz? Bayraktar: Geçmiş yıllara göre düşük. Büyük alıcılar, Türkiye’de fiyat hızlı yükseldiği için önce daha ucuz olan başka ülkelere yöneldi. Ama onların ürünleri zaten sezon boyu yetmez. Sonuçta yine Türkiye’ye dönecekler. Bu yıl elimizdeki fındığın tamamı satılır. BİZDEKİ FINDIK KALİTESİNİN ALTERNATİFİ YOK AMA… Soru: Peki Türkiye’deki kaliteyi başka ülkelerde bulabiliyorlar mı? Bayraktar: Bizim kalite eşsiz ama fiyat farkı alıcıları geçici olarak başka ülkelere yönlendirebilir. Bu fiyat üretici için yüksek değildir, yanlış anlaşılmasın. Ancak üretimdeki liderliği korumak için dünya pazarına uygun fiyat politikaları da önemli. %70 ÜRETİM PAYINDAN %60’A DÜŞTÜK, BUNA ÖNLEM ALMALIYIZ Soru: Türkiye’nin üretim payındaki düşüş nasıl durdurulabilir? Bayraktar: Bu mesele sadece hükümetin değil; üretici örgütlerinin, sanayicinin, STK’ların ve siyasetin ortak meselesidir. Fındık üretilen bölgelerde başka ürün alternatifi yok. Bu yüzden fındık Türkiye için hayati bir ürün. Liderliği kaybetmemek için uzun vadeli plan yapılmalı. İTALYA’NIN YAPTIĞI GİBİ FINDIĞI SANAYİDE DAHA ÇOK KULLANMALIYIZ Soru: Fındığı daha katma değerli ürünlere dönüştürme konusunda Türkiye yeterince ilerledi mi? Bayraktar: İtalya bu konuda güçlü. Çikolata, krema, pasta sanayii ve işlenmiş ürünlerde çok başarılılar. Türkiye’nin de bu alana daha fazla yönelmesi şart. Ham fındık satmak yerine işlenmiş ürün satmak daha yüksek gelir sağlar. Biz de FİSKOBİRLİK olarak bu konuda ciddi çalışmalar yürütüyoruz.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.