Hava Durumu

#Kuraklık

giresunsonhaber - Kuraklık haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kuraklık haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

İKLİM KRİZİ TARIMI ZORLUYOR: ÜRETİMDE YENİ KIRILMA NOKTASI Haber

İKLİM KRİZİ TARIMI ZORLUYOR: ÜRETİMDE YENİ KIRILMA NOKTASI

İKLİM KRİZİ TARIMI ZORLUYOR: ÜRETİMDE YENİ KIRILMA NOKTASI İklim değişikliği, su kaynakları üzerindeki baskı ve artan gıda talebi, tarım ve gıda sektöründe sürdürülebilirliği artık tercih değil zorunluluk haline getirdi. Artan sıcaklıklar, kuraklık, ani sağanaklar, dolu ve don olayları üretimi doğrudan etkilerken, sektör iklim dirençli tarım modeline geçiş için kritik bir eşiğe geldi. İSTANBUL — Tarım ve gıda sektöründe iklim değişikliği, su stresi, kaynak verimliliği ve gıda israfı başlıkları üretim planlamasının merkezine yerleşti. Değişen iklim koşulları, yalnızca maliyetleri artırmakla kalmıyor; doğrudan üretimin devamlılığını, ürün kalitesini ve rekolteyi tehdit ediyor. Metsims Sürdürülebilirlik Müdürü Orhan Atacan, tarımda en büyük riskin artık yalnızca girdi maliyetleri olmadığını belirterek, iklim değişikliğinin üretimin kendisini hedef alan temel bir tehdit haline geldiğini vurguladı. İKLİM RİSKİ ÜRETİMİN MERKEZİNDE Artan sıcaklıklar, uzun süren kuraklıklar, ani sağanaklar, dolu ve don olayları ile değişen mevsim düzeni tarımsal üretimde ciddi baskı oluşturuyor. Bu tablo, birçok bölgede verim ve kalite kayıplarına yol açarken, ürün desenlerinin de yeniden şekillenmesine neden oluyor. Uzmanlara göre rekolte kayıpları artık olağanüstü bir durum değil, tarımsal üretimde önceden hesaplanması gereken temel risk kalemlerinden biri haline geldi. İklim değişikliğinin etkileri yalnızca bitkisel üretimle sınırlı kalmıyor. Hayvancılıkta sıcaklık stresi, su yetersizliği ve yem kaynaklarındaki azalma hem maliyetleri artırıyor hem de verimliliği düşürüyor. Tozlaşmada kritik rol üstlenen arılar başta olmak üzere birçok canlı türünün popülasyonundaki azalma ise ekosistem dengesini zayıflatıyor. SU YÖNETİMİ KRİTİK EŞİKTE Tarımda suyun verimli kullanımı, üretimin geleceği açısından en stratejik başlıklardan biri haline geldi. Damla sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması, su tüketiminin düzenli izlenmesi ve alternatif su kaynaklarının değerlendirilmesi giderek daha fazla önem kazanıyor. Suya erişimin zorlaştığı yeni dönemde yalnızca toplam üretim miktarı değil, birim su tüketimi başına elde edilen üretim de temel performans göstergesi olarak öne çıkıyor. Buna karşın tarımda vahşi sulama uygulamaları, kaçak kuyuların yeterince kontrol altına alınamaması ve sanayide plansız su tüketimi, kaynak yönetimindeki en önemli sorunlar arasında yer almayı sürdürüyor. TÜKETİCİ ARTIK ÜRETİM SÜRECİNİ SORGUYOR Gıda sektöründe değişen yalnızca üretim koşulları değil, tüketici beklentileri de oldu. Tüketiciler artık yalnızca ürünün fiyatına değil; nasıl üretildiğine, hangi kaynakların kullanıldığına ve çevresel etkilerine de dikkat ediyor. Dijital teknolojiler sayesinde tarladan sofraya uzanan üretim zincirinin izlenebilir hale gelmesi, hem tüketici güvenini artırıyor hem de ihracat pazarlarında üreticilere önemli bir rekabet avantajı sağlıyor. GIDA İSRAFI SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİN EN KRİTİK BAŞLIKLARINDAN Sürdürülebilir tarım ve gıda politikalarının önemli başlıklarından biri de gıda israfının azaltılması olarak öne çıkıyor. T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de her yıl kişi başına yaklaşık 93 kilogram gıda çöpe atılıyor. Küresel ölçekte ise tüketime hazır gıdanın yaklaşık yüzde 17’si perakende, hane ve restoran aşamalarında israf ediliyor. Bu tablo, üretimden tüketime kadar tüm zincirde kaynakların daha verimli kullanılmasını zorunlu kılıyor. “İKLİM DİRENÇLİ TARIM ARTIK ZORUNLULUK” Metsims Sürdürülebilirlik Müdürü Orhan Atacan, sürdürülebilir tarım için kaynak verimliliğinin artırılmasının kritik önem taşıdığını belirterek şu değerlendirmede bulundu: “İsrafı önleyerek tüketimi düşürmeli, tarımda su başta olmak üzere kaynak tüketiminde verimliliği mutlaka sağlamalı ve iklim değişikliğine dirençli tarımı odağımıza almalıyız. Küresel ısınma ve iklim krizi tüm dünyanın ortak sorunu ancak tarım ve gıda sektöründeki etkileri sürdürülebilir bir gelecek için kritik öneme sahip.” Uzmanlara göre önümüzdeki dönemde tarımda başarı, yalnızca daha fazla üretmekle değil; daha az kaynakla, daha dirençli, izlenebilir ve sürdürülebilir üretim yapabilmekle ölçülecek.

“ŞİLİ VE ABD TÜRK FINDIĞININ İHRACAT DENGESİNİ DEĞİŞTİRECEK SEVİYEYE GELDİ Haber

“ŞİLİ VE ABD TÜRK FINDIĞININ İHRACAT DENGESİNİ DEĞİŞTİRECEK SEVİYEYE GELDİ

“ŞİLİ VE ABD TÜRK FINDIĞININ İHRACAT DENGESİNİ DEĞİŞTİRECEK SEVİYEYE GELDİ ”Balsu Gıda CEO’su Ahmet Bilge Anbarlılar, Türkiye’nin fındık ihracatında son 40 yılın en düşük dönemlerinden birini yaşadığını belirterek, Şili ve ABD’nin artan üretiminin Türk fındığı için yeni rekabet gerçeği oluşturduğunu söyledi. Anbarlılar, modern tarım teknikleri, verimlilik, sulama, bahçe gençleştirme ve yeni pazar stratejisinin sektör için ertelenemez başlıklar haline geldiğini vurguladı. Balsu Gıda CEO’su Ahmet Bilge Anbarlılar, A Para’da yayımlanan Paranın Rotası programında Türkiye fındık sektörünün üretim, ihracat, rekabet ve yatırım gündemine ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Anbarlılar, don, kuraklık ve böcek istilasının rekolteyi düşürdüğünü, ihracatın ise sezon içinde yüzde 50’nin üzerinde daraldığı dönemler yaşadığını ifade etti. “TÜRKİYE’DE TARİHİNİN EN DÜŞÜK FINDIK REKOLTELERİNDEN BİRİ GERÇEKLEŞTİ” Anbarlılar, Türkiye’de fındık sezonlarının her yıl farklı bir ritim izlediğini, bu sezonun ise “asenkron” bir tablo ortaya çıkardığını söyledi. Nisan ayında özellikle Doğu Karadeniz’deki üretim alanlarında don hasarı yaşandığını belirten Anbarlılar, ardından kuraklık ve böcek istilasının üretimi daha da baskıladığını dile getirdi. Anbarlılar, “Türkiye’de tarihinin en düşük fındık rekoltelerinden bir tanesi gerçekleşti” sözleriyle üretimdeki kaybın boyutuna dikkat çekti. “TÜRKİYE’NİN İHRACATI SON 40 SENENİN EN DÜŞÜK NOMİNAL RAKAMINA GELDİ” Fındık arzındaki daralmanın ihracata doğrudan yansıdığını belirten Anbarlılar, üreticiden sezonun en yoğun döneminde piyasaya çok az ürün aktığını ve fiyatların hızla yükseldiğini söyledi. Bu gelişmenin ardından yurt dışı alıcıların ABD ve Şili’deki üreticilere yöneldiğini ifade etti. Anbarlılar, “Eylül, ekim, kasım aylarında Türkiye’nin ihracatı son 40 senenin en düşük nominal ihracat rakamına geldi” dedi. Türkiye’nin geçen yıla göre 215 bin ton kabuklu fındık karşılığı daha az ihracat yapmış göründüğünü belirten Anbarlılar, sezon sonuna kadar aranın bir miktar kapanabileceğini ancak Türk fındık ekosisteminin yılı istenen ihracat miktarıyla tamamlayamayacağını söyledi. “ŞİLİ VE AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ İBREYİ OYNATACAK SEVİYEYE GELDİ” Anbarlılar, Şili ve ABD’deki üretim artışının artık Türkiye’nin ihracat dengelerini etkileyebilecek noktaya ulaştığını vurguladı. Türk fındık sektörü açısından bunun ilk kez bu kadar belirgin hissedildiğini ifade eden Anbarlılar, geleneksel ihracat takviminin de bu süreçte kaydığını söyledi. “Şili ve Amerikan rekoltelerinin ibreyi oynatacak seviyeye gelmesi” ifadesini kullanan Anbarlılar, bu gelişmenin Türk fındık ihracatçı sektörünün karşılaştığı yeni rekabet gerçeğini gösterdiğini belirtti. “ŞİLİ VE ABD BİZİM İHRACATIMIZI ETKİLEYEBİLECEK MİKTARDA ÜRETİM YAPIYOR” Küresel alıcıların daha uygun fiyatlı ve istedikleri kalitede ürüne ulaşmaları halinde ülke değiştirebildiğini belirten Anbarlılar, Türkiye’nin maliyet baskısı ve döviz-enflasyon farkı nedeniyle rekabet gücünde zorlandığını söyledi. Anbarlılar, “Şili ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bizim ihracatımızı etkileyebilecek miktarda üretim yaptığını gösteriyor” diyerek, alternatif üretici ülkelerin Türk fındığı üzerindeki baskısının artık somutlaştığını ifade etti. “5 DOLAR ÜRETİCİYİ KURTARIRKEN DÜNYADA FAHİŞ FİYAT OLARAK GÖRÜLEBİLİYOR” Türkiye’de parasal sıkılaşmanın başladığı 2023 ortasından bu yana enflasyonun devalüasyonun üzerinde seyrettiğini belirten Anbarlılar, bu tablonun üretim maliyetleriyle ihracat fiyatları arasında ciddi bir açıklık oluşturduğunu söyledi. Normal şartlarda fındık fiyatlarının 3,5 dolar seviyelerinde seyrettiğini ifade eden Anbarlılar, mevcut maliyet yapısında 5 dolar seviyesinin üreticiyi ancak kurtarabilir hale geldiğini, buna karşılık dünya piyasasında bu fiyatın fahiş görülebildiğini anlattı. “AYNI ARAZİDEN DAHA ÇOK FINDIK EDİNEREK REKABETÇİ OLMALIYIZ” Sektörün önündeki çıkış yolunun verimlilikten geçtiğini vurgulayan Anbarlılar, modern tarım tekniklerinin daha sık ve yaygın uygulanması gerektiğini söyledi. Anbarlılar, “Aynı araziden daha çok fındık edinerek, daha rekabetçi fiyatlarla, üreticinin aynı zamanda refahını daraltmayarak belli modeller düşünülebilir” dedi. Kuraklık ve böcek hasarına karşı önleyici adımların atılabileceğini belirten Anbarlılar, sulama sistemlerinin yaygınlaştırılmasının önemine işaret etti. ABD ve Şili’de damla sulamayla fındık yetiştirildiğini hatırlatan Anbarlılar, yağmursuz bölgelerde de fındık üretiminin yapılabildiğini söyledi. “DOĞU KARADENİZ’DE ELLE HASAT MALİYETİN YARISINA YAKININI OLUŞTURUYOR” Anbarlılar, Türkiye’nin özellikle Doğu Karadeniz’de doğal dezavantajlarla karşı karşıya olduğunu söyledi. Sarp ve eğimli arazilerde yapılan fındık üretiminde elle hasadın maliyetler üzerinde büyük yük oluşturduğunu belirtti. “Doğu Karadeniz bölgesindeki sarp fındık yetiştirme bölgelerinde elle hasat yapıldığı zaman bu, üretim maliyetinin yarısına yakın bir miktarını oluşturuyor” diyen Anbarlılar, bahçelerde gençleştirme budamalarıyla ağaç başına verimin artırılabileceğini ifade etti. “ABD VE ŞİLİ’DE FINDIK TARIMI BİR İŞ KOLU OLARAK YAPILIYOR” Küresel rakip ülkelerde fındık üretiminin ticari mantıkla yürütüldüğünü belirten Anbarlılar, ABD ve Şili’de üreticilerin kârlılık esasına göre hareket ettiğini söyledi. Anbarlılar, “Fındık kârlıysa fındık üretiyorlar. Fındık kârsızsa fındığı söküyorlar, başka bir şey dikiliyor” ifadelerini kullandı. Şili’de fındık arazilerinin eski kiraz, ceviz ve şeker pancarı bahçelerinden dönüştürüldüğünü aktaran Anbarlılar, Türkiye’nin de kendi verimini artırarak rekabetçiliğini koruyabileceğini söyledi. “ANA ÜRETİM ÜSSÜMÜZ HER ZAMAN TÜRKİYE OLACAK” Balsu Gıda’nın operasyonlarına ilişkin bilgi veren Anbarlılar, şirketin Türkiye’de Hendek-Sakarya ve Ordu’da iki büyük fındık işleme fabrikası işlettiğini belirtti. Anbarlılar, “Her zaman ana üretim üssümüz Türkiye olacak” dedi. Şirketin ana ihracat ülkelerinin Avrupa ve ABD olduğunu söyleyen Anbarlılar, bu pazarlarda rekabetçilik anlamında paylarını artırmayı hedeflediklerini ifade etti. “ŞİLİ’DEKİ İLK ENTEGRE FINDIK FABRİKASINI TAMAMLAYACAĞIZ” Balsu Gıda’nın Şili’de hem tarım hem sanayi yatırımı bulunduğunu belirten Anbarlılar, sanayi yatırımının ilk fazının tamamlandığını, ikinci fazın ise 2026’nın üçüncü çeyreği sonunda devreye girmesinin planlandığını söyledi. Anbarlılar, “Şili’deki ilk entegre fındık fabrikasını nasip olursa tamamlayacağız” dedi. Şili yatırımının Güney Amerika pazarı için stratejik önem taşıdığını ifade eden Anbarlılar, bölgede güçlü çikolata kültürü bulunduğunu ancak fındıklı ürünlerin yeterince yaygın olmadığını söyledi. “ŞİLİ’NİN ÜRETİMİNİN 200 BİN TON CİVARINDA OLACAĞINI BEKLİYORUZ” Şili’nin Türkiye açısından göz ardı edilemeyecek bir gerçek olduğunu belirten Anbarlılar, ülkedeki üretimin 20 yıl önce 5 bin ton civarında olduğunu, bugün ise 120 bin ton seviyesine çıktığını söyledi. Anbarlılar, “Dikilen ağaçların tam verime geçtikten sonra Şili’nin üretiminin 200 bin ton civarında olacağını bekliyoruz” dedi. Bu miktarın Türkiye’yi fındık üretimindeki lider konumundan edecek düzeyde olmadığını belirten Anbarlılar, buna karşılık alım sırasını değiştirebilecek ve küresel tercihi etkileyebilecek kadar önemli olduğunu vurguladı. “SENEDE 25 BİN TON KABUKLU FINDIK İŞLEYEBİLECEK KAPASİTEDE OLACAĞIZ” Balsu Gıda’nın Şili’de kurduğu entegre tesisle ilgili bilgi veren Anbarlılar, kırım fabrikasının tamamlandığını, işleme fabrikasının da devreye girmesiyle yıllık yaklaşık 25 bin ton kabuklu fındık işleyebilecek kapasiteye ulaşacaklarını söyledi. Bu kapasitenin Şili’nin mevcut rekoltesinin yüzde 15-20’sine karşılık geldiğini belirten Anbarlılar, yatırımın şirketin küresel operasyon gücünü artıracağını dile getirdi. “FINDIK KABUĞUNDAN AKTİF KARBONDA TÜRKİYE’DE ÜRETİLMEYEN BİR ŞEY ÜRETİYORUZ” Anbarlılar, fındık kabuğundan aktif karbon üretimi konusunda Türkiye’de daha önce girişimler yapıldığını ancak teknoloji seçimi veya sermaye eksikliği nedeniyle bunların istenen noktaya taşınamadığını söyledi. Laboratuvar testlerinin ardından test makinesinin devreye alındığını belirten Anbarlılar, global kriterlere uygun aktif karbon üretiminin başladığını ifade etti. Anbarlılar, “Bununla aslında Türkiye’de üretilmeyen bir şey üretmiş oluyorsunuz” diyerek, aktif karbonun Türkiye’de büyük miktarlarda üretilmediğini ve ithal edildiğini hatırlattı. “AKTİF KARBONDA İLK ADIMDA DÖVİZ ÇIKIŞI ÖNLENECEK” Aktif karbon yatırımının ithalatı azaltıcı yönüne dikkat çeken Anbarlılar, ilk aşamada Türkiye’den döviz çıkışının önlenebileceğini, sonraki aşamada ise ihracat pazarlarının değerlendirilebileceğini söyledi. Fındık kabuğunun yakılmadan karbonizasyon işlemine tabi tutulduğunu ifade eden Anbarlılar, bu yatırımın sıfır atık, döngüsel ekonomi ve karbon emisyonu açısından da önemli olduğunu belirtti. “TÜRKİYE’DE 40 BİN TONLAR CİVARI İÇ FINDIK İŞLEYEBİLMEMİZ GEREKİYOR” Balsu Gıda’nın işleme kapasitesine ilişkin değerlendirmede bulunan Anbarlılar, şirketin Türkiye’de 40 bin tonlar civarında iç fındık işleyebilmesinin hedeflendiğini söyledi. Bu miktarın Türkiye’deki ihracatın yüzde 15’ine kadar çıkabildiğini belirten Anbarlılar, ölçek ekonomisinin maliyetleri baskılamak ve rekabetçi olmak açısından kritik önemde olduğunu ifade etti. “SADECE AVRUPA’YA BAĞIMLI KALMAMAMIZ GEREKİYOR” Anbarlılar, Avrupa’nın dünyada çikolatayı en çok üreten ve ihraç eden bölgelerden biri olduğunu belirterek, İtalya, Almanya, Fransa, İsviçre ve Polonya gibi ülkelerin önemli pazarlar arasında yer aldığını söyledi. Balsu Gıda’nın dünyadaki büyük markalarla çalıştığını belirten Anbarlılar, Avrupa dışında ABD, Güney Amerika, Asya ve Güneydoğu Asya’da da fındıklı ürünler için ciddi potansiyel bulunduğunu ifade etti. Anbarlılar, “Sadece biz Avrupa’ya bağımlı kalmamamız gerekiyor sektör olarak” dedi. “AMERİKA’DA FINDIK TÜKETİMİYLE İLGİLİ ÇOK MUAZZAM BİR BOŞLUK VAR” ABD’de fındık tüketimi açısından büyük bir potansiyel bulunduğunu belirten Anbarlılar, Güney Amerika’nın da kültürel olarak fındıklı ürünlere hazır bir pazar olduğunu söyledi. Asya ve Güneydoğu Asya’da fındıklı ürünlere merak olduğunu ancak bilgi eksikliği bulunduğunu ifade eden Anbarlılar, bu pazarların emek ve çabayla geliştirilebileceğini dile getirdi. “GELİRİMİZİN YÜZDE 70’E YAKINI DÖVİZ BAZLIYDI” Şirketin gelir yapısına ilişkin bilgi veren Anbarlılar, son iki seneye kadar gelirlerin yüzde 70’e yakınının döviz bazlı olduğunu söyledi. Enflasyon ve kur dengesindeki değişim nedeniyle iç piyasaya daha fazla önem verdiklerini belirten Anbarlılar, 2026 itibarıyla döviz bazlı gelirin yeniden yüzde 50’nin üzerine çıkmasının beklendiğini ifade etti. Anbarlılar, makroekonomik normalleşme sağlandığında üretimin yüzde 50’yi aşan bölümünün doğal biçimde ihracat olarak değerlendirileceğini söyledi. “DÜNYA DEVLERİYLE ÇALIŞMAK STANDARTLARIMIZI YÜKSELTİYOR” Balsu Gıda’nın büyük küresel markalarla çalışmasının şirket standartlarına doğrudan yansıdığını belirten Anbarlılar, her müşteriden farklı bir şey öğrendiklerini söyledi. Anbarlılar, “Çalıştığımız şirketler dünya devleri ve standartları çok yüksek” dedi. Müşterilerin istediği standartların neden talep edildiğini anlamaya çalıştıklarını ifade eden Anbarlılar, bu sürecin fındık işleme ve kalite açısından şirketi daha ileri bir noktaya taşıdığını belirtti. Kaynak :https://www.youtube.com/watch?v=3zlnOvLrN9U

Türkiye Su Fakiri Olma Riskiyle Karşı Karşıya! Haber

Türkiye Su Fakiri Olma Riskiyle Karşı Karşıya!

COP31’e ev sahipliği yapma hazırlıkları süren Türkiye’de, iklim krizi konusu yeniden gündemdeki yerini aldı. Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, iklim değişikliğinin artık bir gelecek projeksiyonu değil, güncel bir sorun olduğunu belirterek, “2050’li yıllarda su fakiri ülkeler kategorisine girebiliriz” uyarısında bulundu. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferanslarının 31’incisi olan COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek. Dünya liderlerinin, bilim insanlarının, uzmanların ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinin bir araya geleceği zirvede, iklim kriziyle mücadele yöntemleri ve sürdürülebilir bir gelecek için ortak çözüm yolları tartışılacak. Üsküdar Üniversitesi Çevre Sağlığı Program Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, 5-11 Haziran Çevre Koruma Haftası vesilesiyle iklim krizi ve Türkiye’nin COP31 ev sahipliği sürecini değerlendirdi. İklim krizi geleceğin değil bugünün en büyük sorunu Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, iklim krizinin artık geleceğe dair bir risk değil, bugünün en kritik problemlerinden biri olduğunu ifade ederek, “İklim değişikliğinden etkilenen alanlar arasında tarımdan gıda güvenliğine, su kaynaklarından toplum sağlığına ve ekonomiye kadar pek çok farklı sektör bulunuyor. Kuraklığın tarımda verimliliği düşürdüğünü biliyoruz. Bunun yanı sıra, iklim değişikliğinin etkisiyle birçok tarımsal üründe hastalıkların daha sık görüldüğü ve direncin azaldığı gözlemleniyor. Ayrıca, üretim sonucu elde edilen ürünlerin besin değerlerinin olumsuz etkilendiği pek çok bilimsel çalışma ile kanıtlandı. Son olarak, bölgesel iklim koşullarının değişmesi nedeniyle bazı ürünler gelecekte mevcut bölgelerinde yetiştirilemeyebilir. Tüm bu durumlar gıda güvenliğini doğrudan tehdit etmekte ve bizi gelecekteki olumsuz senaryolar hakkında uyarmaktadır.” dedi. Su krizi halk sağlığını ve ekonomiyi tehdit ediyor Su kaynaklarının iklim değişikliğinden en yoğun etkilenen doğal varlıklardan biri olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Bugün pek çok bölgede su kaynakları, iklim değişikliğinin su döngüsünü bozması nedeniyle risk altındadır. Su kaynaklarının miktar ve kalitesindeki bozulmalar, hijyen koşullarını kötüleştirerek halk sağlığını küresel çapta riske atmaktadır. Bununla birlikte kuraklık, pek çok salgın hastalığın yayılma hızını artırmaktadır. Tarımsal üretimden gıda güvenliğine, su kaynaklarından halk sağlığına kadar sözü edilen tüm etkilerin beraberinde getirdiği ekonomik faktörler de vardır. Günümüzde birçok ülkenin, iklim değişikliğiyle mücadele ve etkilenen sektörleri desteklemek amacıyla her yıl büyük fonlar ayırdığı bilinmektedir.” diye konuştu. Türkiye’nin de yer aldığı Akdeniz Havzası en kırılgan bölgelerden biri Ülkemizin, iklim değişikliğinden en ağır etkilenen alanlardan biri olan Akdeniz Havzası’nda yer aldığına değinen Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Bilimsel raporlarda Akdeniz Havzası en hassas bölgelerden biri olarak tanımlanmaktadır. Bu durum özellikle son yıllarda su kaynaklarının azalması, yağış rejimlerindeki değişimler, geniş alanları kapsayan orman yangınları, güney ve iç kesimlerdeki şiddetli kuraklık ve özellikle Karadeniz kıyılarında sıklaşan sel felaketleriyle kendini göstermektedir. Bu belirtiler, ülkemizin hem kuraklık hem de doğal afetler açısından ne kadar büyük riskler taşıdığını kanıtlamaktadır.” şeklinde konuştu. Küresel ısınma iklim sistemini nasıl değiştiriyor? Küresel Isınma ve İklim Değişikliği kavramlarının birbirine bağlı olduğunu belirten Adiller, şunları anlattı: “Bugün karbon emisyonları olarak sıkça duyduğumuz kavram, aslında atmosferde bulunan ve ısınmaya yol açan gazların miktarını ifade eder. Sanayi devrimi ve artan nüfusla beraber miktarı artan bu gazlar, havanın daha sıcak kalmasına neden olmakta ve bu da küresel sıcaklık ortalamalarının yükselmesiyle sonuçlanmaktadır. Bu olguya Küresel Isınma diyoruz. Sıcaklık artışı; buharlaşma, rüzgar, nem ve yağış gibi diğer hava olaylarını da değiştirmektedir. Örneğin, ısınmayla birlikte yeryüzünden buharlaşan su miktarı artıyor. Aynı zamanda havanın nem tutma kapasitesi de yükseliyor. Yani hem su havaya geçiyor hem de sıcaklık nedeniyle bu suyun yağış olarak geri dönmesi gecikiyor. Sonuç olarak yağışlar arasındaki süre uzayıp kuraklık şiddetlenirken, yağmur yağdığında ise atmosferde biriken yoğun nem nedeniyle anlık ve çok şiddetli yağışlar meydana geliyor. İklim sistemindeki tüm bu değişimlere İklim Değişikliği adını veriyoruz. Maalesef bu durum deniz seviyelerinin yükselmesine, yağış rejimlerinin bozulmasına, okyanusların asitlenmesine ve fırtına, hortum, sel gibi ekstrem hava olaylarının artmasına yol açıyor.” Türkiye’nin COP 31’e ev sahipliği yapması neden önemli? Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapmasının, tüm dünyanın dikkatini ülkemize çekeceği noktasına vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Türkiye’nin böyle bir organizasyonda dönem başkanlığını üstlenmesi, bu alandaki faaliyetlerini küresel ölçekte duyurması ve iklim politikalarında karar verici bir aktör olduğunu kanıtlaması adına büyük bir fırsattır. Günümüzde iklim değişikliği sadece çevresel bir konu değildir; birçok ülke ve kurum ekonomi politikalarını ve yatırımlarını bu kriterlere göre belirlemektedir. Bu nedenle bu tür zirveler finans ve iş dünyası için kritik öneme sahiptir. Oluşacak bu ortam, yerli teknolojilerin ve girişimcilerin dünya sahnesine çıkması için eşsiz bir şans olacaktır.” dedi. COP31, Türkiye için sadece bir etkinlik değil Bunun yanı sıra, Birleşmiş Milletler tarafından da kabul edilen “Sıfır Atık” Projesi’nin bu platformda tüm dünyaya uygulanabilir bir model olarak sunulabileceğini ifade eden Adiller, “COP31, Türkiye için yalnızca bir etkinlik değil; 2053 Net Sıfır Emisyon hedefi yolunda kendini gösterdiği, küresel yatırımları çektiği ve iklim krizine çözüm üreten bir öncü olduğunu kanıtladığı tarihi bir fırsattır.” ifadesini kullandı. COP31’de Türkiye’nin vitrini; Sıfır Atık ve dirençli şehirler Zirvede Türkiye’nin odak noktasının markalaşan Sıfır Atık Projesi olması gerektiğini kaydeden Adiller, “2017’de başlatılan ve küresel bilinirliği artan bu proje, hem döngüsel ekonomi hem de emisyonların azaltılması açısından iklim değişikliği süreçleriyle tam uyumludur. Türkiye’nin vizyonunu anlatmak adına önemli bir örnek teşkil eder. Ayrıca Hatay’ın yeniden inşa süreciyle gündeme gelen Dirençli Şehirler kavramı ve kentlerin iklim krizine uyumlu hale getirilmesi kritik maddeler olacaktır. Yeşil enerji, sanayide karbonsuzlaşma, iklim finansmanı ve teknolojik altyapılar da ülkemize olumlu geri dönüşler sağlayacak ana gündem maddeleridir.” şeklinde görüşlerini belirtti. Ülkelerin COP toplantılarına gösterdikleri ilgi prestij konusu COP süreçlerinin bağlayıcılık noktasında tartışılsa da ülkelerin takındığı tavrın küresel etkiler yarattığını belirten Adiller, “İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi veya Paris Anlaşması’nın caydırıcı yaptırımları olmasa da, iklim değişikliği konusu yatırımcılar ve finans kuruluşları tarafından yakından izlenmektedir. Bu yüzden ülkelerin COP toplantılarına verdiği önem, yerel mevzuat ve politikalarda bu sürece ne kadar yer verdikleri, o ülkeye prestij kazandırmakta ve yatırım yapılabilirlik göstergesi olarak kabul edilmektedir.” dedi. Türkiye su stresi yaşayan ülkeler arasında İklim değişikliğinin hem kuraklığı artırıp hem de şiddetli yağışlara yol açarak su kaynaklarını etkilediğini anlatan Adiller, şunları kaydetti: “Şiddetli yağışlar, toprağın suyu emme oranını düşürerek yeraltı sularını beslememekte, aksine sel ve taşkınları tetiklemektedir. Oysa düzenli yağışlar toprağı ve dereleri beslemesi gereken ana unsurdur. Devlet Su İşleri (DSİ) verilerine göre, ülkemizde kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 2000 yılında 1 652 m3 iken, 2009’da 1 544 m3’e, 2020’de ise 1 346 m3’e gerilemiştir. Bu rakamlar bizi ‘Su Stresi Yaşayan’ ülkeler sınıfına sokmaktadır. Bu düşüş hızı devam ederse, 2050’li yıllarda su fakiri olma sınırı olan 1000 m3’ün altına düşebiliriz. Bu tablo tek başına korkutucuyken, uydu görüntüleri birçok gölümüzün son 40 yılda ciddi su kaybettiğini ve bazılarının kuruma riskiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Burada tek neden iklim değişikliği değil, yanlış tarımsal uygulamaların da süreci hızlandırdığını vurgulamalıyım.” İklim değişikliği konusunda yol ayrımına ulaşmak üzereyiz Bugün iklim değişikliği konusunda kritik bir yol ayrımında olduğumuza dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Radikal adımlar atarak durumu değiştirmek ve adaptasyon sağlamak için henüz geç değil. Ancak eylemsiz geçen her yıl riski artırıyor. 10 yıl etkileri görmek için kısa bir süre olabilir ama önlem almadan geçecek 30-50 yıllık bir süreç; su ve gıda kıtlığı, ağır ekolojik kayıplar, ekosistemlerin yok olması, yoğun iç göçler ve ciddi altyapı sorunları ile karşı karşıya kalmamıza neden olabilir.” diye konuştu. İnsanların iklim değişikliğiyle mücadeleye olan inançlarının azaldığını gösteren anketlere değinen Adiller, “Pek çok kişi ülkelerin görevlerini yerine getirmediğini düşünüyor ve haklılar. Keşke bazı ülkeler siyasi ve ekonomik çıkarları için savaşlara ayırdıkları kaynakları yaşamı korumaya ayırsalardı, böylece dünyanın sürdürülebilirliğine katkı sağlayabilirdik.” şeklinde sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

TEMA Vakfı’ndan Orman ve Su Uyarısı Haber

TEMA Vakfı’ndan Orman ve Su Uyarısı

TEMA Vakfı, Dünya Ormancılık Günü ve Orman Haftası ile Dünya Su Günü kapsamında yaptığı açıklamada, insan faaliyetleri nedeniyle giderek derinleşen orman kaybı ve su yoksunluğunun başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere en çok kırılgan toplulukları etkilediğine dikkat çekti. TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, suyu ve ormanları korumanın toplumsal eşitliği ve ekonomik dayanıklılığı da korumak anlamına geldiğini vurguladı. Ormanlar ve su varlıkları, yaşamın sürekliliğini sağlayan ekosistemlerin temelini oluştururken, ekonomik yaşamın görünmez altyapısını ve toplumsal refahın güvencesini de sağlıyor. Ancak bugün, gezegenimizin yaşanabilirliği için vazgeçilmez olan bu doğal varlıklar hiç olmadığı kadar baskı altında. Artan nüfus ve insan kaynaklı iklim krizinin etkileri, ormanlar ile su varlıklarını giderek daha kırılgan hale getiriyor. Büyük resme baktığımızda ise acilen önleyici adımların atılması gerekiyor. Birleşmiş Milletler bu yıl, Ormancılık Haftası’nın da başlangıcı olan 21 Mart Dünya Ormancılık Günü’nün temasını "Ormanlar ve Ekonomiler", 22 Mart Dünya Su Günü’nün temasını ise "Su ve Cinsiyet" olarak belirledi. Bu iki tema, ormanlar ve su varlıklarının doğal sistemlerin bir parçası olduğunu yeniden hatırlatırken, toplumsal eşitliğin ve ekonomik refahın temelini de oluşturduklarına dikkat çekiyor. Dünyada 45 milyon insan geçimini ormanlardan sağlıyor Karbon depolamadan iklimin düzenlenmesine, toprağın korunmasından su üretimine kadar sayısız ekosistem hizmeti sunan ormanlar, aynı zamanda insan refahı ve ekonomik yaşamın ana bileşenlerinden biri. Dünya genelinde 45 milyon insan geçimini doğrudan ormanlardan sağlarken, milyarlarca insanın yaşamı, ormanların sağladığı gıdaya ve düzenlediği su döngüsüne bağlı olarak sürüyor. Tüm bu hizmetlerin ekonomik karşılığını hesaplamak ise mümkün bile değil. Ancak küresel ölçekte orman kaybı hız kesmeden devam ediyor. 1990–2025 yılları arasında dünyada yaklaşık 489 milyon hektar orman alanı yok edildi. Son 10 yılda ise her yıl yaklaşık 11 milyon hektar, Türkiye’nin Akdeniz Bölgesi kadar, doğal orman alanı kaybedildi. Yangınların yol açtığı tahribatlar giderek artarken son 20 yılda yangınlardan zarar gören orman alanı iki katına çıktı. Orman kaybı su güvencesini de zayıflatıyor Ormanların zayıflaması sadece ekolojik bir kayıp değil, su güvenliği açısından da ciddi bir risk oluşturuyor. Çünkü ormanlar su döngüsünün önemli bir parçasını oluşturuyor; havzaları koruyor, yağışları ve suyun kalitesini artırıyor, kuraklık ve taşkın riskini azaltıyor. TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, ormanların korunmasının yaşamın sürdürülebilirliği açısından kritik önem taşıdığına dikkat çekerek şunları söyledi: "Ormanlar yalnızca ağaçlardan ibaret olmayan; suyun sürekliliğini sağlayan, ekonomiyi ayakta tutan ve yaşamı mümkün kılan doğal sistemlerdir. Ormanlar zayıfladığında su güvenliği de zayıflar. Bu nedenle ormanları korumak, suyu ve yaşamın devamlılığını da korumak demektir." Su yoksunluğu en çok kadınları ve çocukları etkiliyor Suyun coğrafi bölgelere ve ülkelere dağılımı konusunda görülen eşitsizlikler ise toplumsal yaşamda daha da derinleşiyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyada kadınlar ve kız çocukları her gün yaklaşık 250 milyon saatlerini su bulmak ve taşımak için harcıyor. Bu durum eğitimden kopuş, ekonomik dışlanma ve zaman yoksulluğu gibi eşitsizlikleri derinleştiren sonuçlar doğuruyor. İklim krizinin etkileriyle artan kuraklık, su kıtlığı ve aşırı hava olayları da özellikle kırılgan toplulukların yaşam koşullarını daha da zorlaştırıyor. Bu duruma ilişkin değerlendirmede bulunan Deniz Ataç, "Su yoksunluğu, bir eşitsizlik krizidir. Suya erişimin zorlaştığı her yerde bakım yükünü en çok kadınlar ve kız çocukları üstleniyor; eğitimden, çalışma hayatından ve yaşam fırsatlarından feragat etmek zorunda kalıyorlar. Oysa suya erişim bir ayrıcalık değil, temel bir insan hakkıdır. Aynı iklim koşullarına sahip toplumlar arasında suya erişim yönetsel nedenlerle üç kata kadar değişebiliyorsa bu bize su yoksunluğunun çözümünde sadece altyapıya değil, adil ve katılımcı yönetime de odaklanmamız gerektiğini gösterir." ifadelerini kullandı. Dünya "su iflası" riskiyle karşı karşıya Birleşmiş Milletler Üniversitesi Su, Çevre ve Sağlık Enstitüsü tarafından yayımlanan yeni bir rapor ise dünyanın artık, “küresel su iflası” olarak tanımlanan yeni bir döneme girdiğini ortaya koyuyor. Rapora göre insanlık nehirleri, gölleri ve yer altı su varlıklarını doğanın kendini yenileyebileceğinden çok daha hızlı tüketiyor ve birçok su sistemi geri dönülmesi zor bir eşik noktasına yaklaşıyor. Ataç, endişe verici bu tabloya karşı uyarıda bulundu: "Tatlı su varlığı azalan Dünyamız küresel bir su iflası riskiyle karşı karşıya. Ormanları korumadan ise su güvencesini sağlamak mümkün değil." "Doğal varlıkların korunması, birbirini tamamlayan bütüncül politikalarla mümkün" Deniz Ataç, su güvencesinin sağlanabilmesi için suyun alınıp satılan bir kaynak olarak görülmesinden vazgeçilmesinin, orman ekosistemlerinin korunmasının, su havzalarının bütüncül bir yaklaşımla yönetilmesinin ve suya erişimin temel bir insan hakkı olarak ele alınmasının büyük önem taşıdığını söyledi: "İklim krizine karşı yaşanabilir bir gelecek için orman kaybını durduracak politikaların güçlendirilmesi, su varlıklarının doğanın yenilenme kapasitesini gözeten bir anlayışla yönetilmesi ve su yönetiminde kadınların ve yerel toplulukların karar alma süreçlerine etkin katılımının sağlanması gerekiyor. Doğal varlıkların korunması, su güvencesinin sağlanması ve toplumsal eşitsizliklerin azaltılması ancak birbirini tamamlayan bütüncül politikalarla mümkün." Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

CHP’Lİ ŞENYÜREK’TEN KREDİ UYARISI: “BORÇLU ÇİFTÇİYE KREDİ YASAĞI, ÜRETİMİ DURDURUR” Haber

CHP’Lİ ŞENYÜREK’TEN KREDİ UYARISI: “BORÇLU ÇİFTÇİYE KREDİ YASAĞI, ÜRETİMİ DURDURUR”

CHP’Lİ ŞENYÜREK’TEN KREDİ UYARISI: “BORÇLU ÇİFTÇİYE KREDİ YASAĞI, ÜRETİMİ DURDURUR” Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Giresun İl Başkanı Gökhan Şenyürek, vergi ve Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) borcu bulunan çiftçilerin Ziraat Bankası ile Tarım Kredi Kooperatifleri aracılığıyla sübvansiyonlu kredi kullanamamasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Şenyürek, söz konusu uygulamanın tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini ciddi biçimde tehdit ettiğini söyledi. Giresun’da yaklaşık 80 bin üreticinin Çiftçi Kayıt Sistemi’ne (ÇKS) kayıtlı olduğunu hatırlatan Şenyürek, “Bu karar birkaç üreticiyi değil, Giresun’un tamamını ilgilendiren bir üretim krizine dönüşmektedir” dedi. Şenyürek, Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Başkanı Şemsi Bayraktar’ın son açıklamalarının sahadaki tabloyu açık biçimde ortaya koyduğunu belirterek, Bayraktar’ın ‘SGK prim borcu ve vadesi geçmiş vergi borcu nedeniyle çiftçilere kredi verilmemesi tarımsal üretimin sürdürülebilirliğine zarar verir’ sözlerini hatırlattı. Şenyürek, “Bu uyarı görmezden gelinemez” ifadesini kullandı. “Şebinkarahisar'da yaşananlar, Giresun'un özetidir” CHP Şebinkarahisar İlçe Başkanı Sezai Şenol’un açıkladığı verilerin kararın ilçelerde yarattığı tabloyu net biçimde ortaya koyduğunu belirten Şenyürek, Şebinkarahisar’da 3.088 üreticinin Tarım Kredi Kooperatifleriyle doğrudan ya da dolaylı ilişki içinde olduğunu söyledi. Bu üreticilerin önemli bir bölümünün SGK ve vergi borcu gerekçesiyle sübvansiyonlu krediye erişemediğini ifade eden Şenyürek, “Tarım Kredi’den indirimli kredi kullanan bir çiftçi 1.000 lira için yaklaşık 1.200 lira geri ödeme yaparken, borcu olduğu için bu haktan yararlanamayan çiftçi aynı tutar için yüzde 50’nin üzerinde faizle yaklaşık 1.666 lira ödemek zorunda bırakılıyor. Bu fark üretimi değil, borcu büyütüyor” şeklinde konuştu. “Afetler varken çiftçi çaresiz bırakılamaz” 2025 yılının zirai don, kuraklık, kahverengi kokarca zararı ve şap hastalığı nedeniyle çiftçiler açısından adeta bir afet yılına dönüştüğünü vurgulayan Şenyürek, “TZOB’un da işaret ettiği gibi; kuraklık ve zirai don üretimi azaltırken, kahverengi kokarca fındıkta rekolteyi düşürdü, şap hastalığı hayvancılığı vurdu; üretici hayvanını satamadı, geliri eridi. Böylesi bir tabloda ‘borcun varsa kredi yok’ demek, çiftçiyi tamamen çaresiz bırakmaktır” dedi. “Büyük şirketlere af, çiftçiye engel kabul edilemez” Milyonlarca liralık vergi borcu bulunan büyük şirketler için çıkarılan af düzenlemelerine dikkat çeken Şenyürek, “Küçük üreticiye gelince aynı anlayış ortadan kalkıyor. Bu yaklaşım sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmaz” ifadelerini kullandı. Şenyürek açıklamasını şu çağrıyla tamamladı: “Vergi ve SGK borçları üretimi engellemeyecek şekilde yapılandırılmalı, Tarım Kredi Kooperatifleri ve Ziraat Bankası üzerinden sübvansiyonlu kredi kullanımı derhal yeniden açılmalıdır. TZOB’un uyarıları da göstermektedir ki; bu karar devam ederse üretim düşecek, gıda güvenliği riske girecektir. CHP olarak biz; üreticinin emeğini koruyan, kooperatifçiliği güçlendiren, planlı üretimi ve taban fiyat güvencesini esas alan, kamucu ve sosyal adaletçi tarım politikalarının takipçisiyiz. Çiftçiyi yüksek faize mahkum eden değil; girdiyi ucuzlatan, borcu yönetilebilir kılan, üretimi sürdürülebilir hale getiren bir düzen için mücadelemizi sürdüreceğiz. Üretenin yanında, ithalat lobilerinin karşısında durmaya devam edeceğiz.”

BAYRAKTAR: FINDIKTA 300 TL KÖTÜ RAKAM DEĞİL Haber

BAYRAKTAR: FINDIKTA 300 TL KÖTÜ RAKAM DEĞİL

BAYRAKTAR: FINDIKTA 300 TL KÖTÜ RAKAM DEĞİL Sakarya Milletvekili ve FİSKOBİRLİK Yönetim Kurulu Başkanı Lütfi Bayraktar, '300 lira kötü bir rakam değil ancak üreticimizin daha yüksek bir beklentisi olabilir' dedi. FİSKOBİRLİK Yönetim Kurulu Başkanı ve AK Parti Sakarya Milletvekili Lütfi Bayraktar, fındıkta rekolte düşüşü, fiyat tartışmaları, ihracat seyri ve Türkiye’nin küresel pazar liderliğini koruma stratejilerine ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Bayraktar, “Doğru bilgi üreticinin lehinedir. Fındık bizim için hayati bir meseledir. Türkiye bu liderliği kaybetmemeli” dedi. Bayraktar, Ekotürk TV yayınına katıldı. Bayraktar’ın söylediklerini rahat okunması için soru-cevap biçiminde hazırladık. TÜRKİYE HÂLÂ DÜNYANIN EN GÜÇLÜ FINDIK ÜRETİCİSİ Soru: Türkiye, üretimin %65’ine, ticaretin %80’ine sahipti. Hâlâ bu gücü koruyor muyuz? Bayraktar: Türkiye’nin fındık üretimindeki gücü devam ediyor. Fakat 2007’de dünya üretimindeki payımız %72 idi, bugün %60’lara geriledi. Ticaretteki payımız ise hâlâ %80’lerde. Yani dünya fındık piyasasını yönlendirebilecek ölçüde etki sahibiyiz. Ama üretim payındaki düşüşü göz ardı etmemeliyiz. BU YIL REKOLTE EN AZ %60 DÜŞTÜ Soru: Bu yıl rekolte neden düştü? Fiyat artışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bayraktar: Bu yıl çok özel bir yıl. Zirai don, kuraklık ve kokarca zararlıları rekolteyi neredeyse %60 oranında azalttı. Doğal olarak ürün az olduğunda fiyat yükseliyor. Geçen yıl TMO’nun 130 TL açıkladığı fiyat bu yıl 200 TL oldu ama piyasa 340 TL’yi gördü, şu anda 300 TL civarında. Geçmiş yıllarla kıyaslayınca üretici açısından iyi bir fiyat olduğunu söyleyebilirim. GİRESUN KALİTE FİYATI 300,50 TL’YE TEKABÜL EDİYOR Soru: Giresun kalite fındığın 297 TL olarak açıklanan fiyatını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bayraktar: Giresun tombul fındığının coğrafi işaret hakkı FİSKOBİRLİK’te. Belgesi olan üreticilere +3 TL prim veriyoruz. Dolayısıyla fiyat 300,50 TL’ye denk geliyor. Beklentiler daha yüksek olabilir ama dünya fiyatlarıyla kıyaslayınca kötü bir fiyat değil. HER ÜLKEDE AZALMA VAR AMA EN ÇOK TÜRKİYE ETKİLENDİ Soru: Rakip ülkelerde durum nasıl? İtalya, ABD, Azerbaycan, Gürcistan gibi üreticilerde tablo nedir? Bayraktar: Bu yıl sadece Türkiye değil, tüm dünyada fındık üretiminde düşüş yaşandı. Ama en büyük üretici biz olduğumuz için en çok etkilenen ülke de biz olduk. Dünyada arz–talep dengesi bozulduğu için fiyatlar hızla yükseldi. “Zirai don + kuraklık + kokarca” birlikte etkisini ilk kez bu kadar güçlü gösterdi. INC’NİN 609 BİN TON TAHMİNİ BU YIL MÜMKÜN DEĞİL Soru: INC’nin (Uluslararası Kabuklu Kuruyemiş Birliği) 2025–2026 rekolte tahmini 609 bin tondu. Gerçekçi buluyor musunuz? Bayraktar: Asla mümkün değil. Muhtemelen o tahmin yapılırken don ve kuraklığın etkisi tam görülmemişti. Türkiye’nin geçen yılki rekoltesi 700 bin tondu ama bu yıl sanayicilerin tahmini bile 420 bin tona kadar geriledi. Gerçeği söylemek üreticinin lehinedir. Spekülasyon en çok üreticiye zarar verir. İHRACAT DÜŞTÜ AMA SEZON SONUNDA ELİMİZDE FINDIK KALMAYACAK Soru: İlk iki ayda ihracat 351–352 milyon dolar. Nasıl değerlendiriyorsunuz? Bayraktar: Geçmiş yıllara göre düşük. Büyük alıcılar, Türkiye’de fiyat hızlı yükseldiği için önce daha ucuz olan başka ülkelere yöneldi. Ama onların ürünleri zaten sezon boyu yetmez. Sonuçta yine Türkiye’ye dönecekler. Bu yıl elimizdeki fındığın tamamı satılır. BİZDEKİ FINDIK KALİTESİNİN ALTERNATİFİ YOK AMA… Soru: Peki Türkiye’deki kaliteyi başka ülkelerde bulabiliyorlar mı? Bayraktar: Bizim kalite eşsiz ama fiyat farkı alıcıları geçici olarak başka ülkelere yönlendirebilir. Bu fiyat üretici için yüksek değildir, yanlış anlaşılmasın. Ancak üretimdeki liderliği korumak için dünya pazarına uygun fiyat politikaları da önemli. %70 ÜRETİM PAYINDAN %60’A DÜŞTÜK, BUNA ÖNLEM ALMALIYIZ Soru: Türkiye’nin üretim payındaki düşüş nasıl durdurulabilir? Bayraktar: Bu mesele sadece hükümetin değil; üretici örgütlerinin, sanayicinin, STK’ların ve siyasetin ortak meselesidir. Fındık üretilen bölgelerde başka ürün alternatifi yok. Bu yüzden fındık Türkiye için hayati bir ürün. Liderliği kaybetmemek için uzun vadeli plan yapılmalı. İTALYA’NIN YAPTIĞI GİBİ FINDIĞI SANAYİDE DAHA ÇOK KULLANMALIYIZ Soru: Fındığı daha katma değerli ürünlere dönüştürme konusunda Türkiye yeterince ilerledi mi? Bayraktar: İtalya bu konuda güçlü. Çikolata, krema, pasta sanayii ve işlenmiş ürünlerde çok başarılılar. Türkiye’nin de bu alana daha fazla yönelmesi şart. Ham fındık satmak yerine işlenmiş ürün satmak daha yüksek gelir sağlar. Biz de FİSKOBİRLİK olarak bu konuda ciddi çalışmalar yürütüyoruz.

Ordu Korgan Barajı'nda su tutumuna başlandı Haber

Ordu Korgan Barajı'nda su tutumuna başlandı

Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Mehmet Hilmi Güler, inşaatı tamamlanan Korgan Barajı’nın su tutmaya başladığını duyurdu. İlçe merkezi ve çevre mahallelerin içme suyu ihtiyacını karşılayacak olan baraj, aynı zamanda olası orman yangınlarında su kaynağı olarak da değerlendirilmek üzere tasarlandı. ORDU (İGFA) - Ordu Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi (OSKİ) tarafından finanse edilen ve 300 milyon liraya mal olan Korgan Barajı, 1 milyon 800 bin metreküp su kapasitesi ile 2070 yılına kadar ilçenin içme suyu ihtiyacını garanti altına alıyor. BAŞKAN GÜLER: “KORGAN BARAJI SADECE İÇME SUYU DEĞİL, TURİZM VE YANGINLA MÜCADELEDE DE KRİTİK BİR GÖREV ÜSTLENECEK” Ordu’nun 19 ilçesinde gölet ve baraj projelerinin sürdüğünü belirten Başkan Güler, yapılan yatırımların salt içme suyu teminini aşarak, aynı zamanda kuraklık ve iklim değişikliği ile mücadelede de önemli bir rol üstlendiğine dikkat çekti. Başkan Güler açıklamalarında şunları dile getirdi: “41 metre yüksekliğindeki Korgan Barajımızda su tutma işlemine başladık. Finansmanı Büyükşehir Belediyesi tarafından sağlanan projeyi DSİ gerçekleştirdi. Ayrıca Kumru ve Çaybaşı ilçelerinde de baraj projelerimizi tamamladık, gölet çalışmaları devam etmekte. Hedefimiz, öz kaynaklarıyla yetinebilen ilçeler oluşturmak. Su bizim için stratejik bir öneme sahip. Bu baraj, yalnızca içme suyu sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda turizme de büyük katkı sunacak. Aynı şekilde, şehrimizin en az 50 yıllık su ihtiyacı bu projeyle teminat altına alınmış olacak.”

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.