Hava Durumu

#Dünya Sağlık Örgütü

giresunsonhaber - Dünya Sağlık Örgütü haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Dünya Sağlık Örgütü haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Türkiye’de her 10 yetişkinden 7’si risk altında Haber

Türkiye’de her 10 yetişkinden 7’si risk altında

Obezitenin sağlığı bozacak düzeyde aşırı yağ dokusu birikimi ile karakterize kronik bir hastalık olduğunu belirten DoktorTakvimi uzmanlarından Diyetisyen Canberk Yaşar, tanıda en sık kullanılan ölçütlerin Beden Kitle İndeksi (BKİ), bel çevresi ve vücut yağ oranı olduğunu söyledi. İSTANBUL (İGFA) - Dünya Sağlık Örgütü (WHO), obeziteyi ‘sağlık riskini artıran anormal/aşırı yağ birikimi' olarak tanımlar.” OBEZİTE DÜNYADA VE TÜRKİYE'DE ARTIYOR Obezitenin Türkiye'de ve dünyada artış eğilimi devam ettiğini; konunun yalnızca ‘kilo' değil, sağlık sistemi ve toplum sağlığı açısından büyüyen bir risk olduğunu belirten DoktorTakvimi uzmanlarından Diyetisyen Canberk Yaşar, “World Obesity Atlas 2025 Türkiye verilerine göre 2025'te yetişkinlerin yüzde 36'sı obez. Aynı veriler, yüksek BKİ (BMI ≥25) ile yaşayan yetişkin oranının 2025'te yüzde 71 olacağını söylüyor. Yani Türkiye'de her 10 yetişkinden yaklaşık yedisi fazla kilolu/obez aralığında. 2030'a geldiğimizde yüksek BKİ ile yaşayan yetişkin sayısının 47,44 milyona ulaşılacağı öngörülüyor. Bu, yükün büyümeye devam edeceğini anlatıyor” diyor. GÜNLÜK ALIŞKANLIKLAR OBEZİTE RİSKİNİ DOĞRUDAN ETKİLİYOR Günlük yaşam alışkanlıklarının obezite gelişiminde belirleyici rol oynadığını söyleyen DoktorTakvimi uzmanlarından Diyetisyen Canberk Yaşar, “Obezite gelişimi, enerji alımı ve enerji harcaması dengesinin uzun süre alım yönünde bozulmasıyla hızlanır. Hareketsizlik ve düşük günlük adım sayısı toplam enerji harcamasını düşürür ve insülin direnci eğilimini artırır. Ekran süresinin artması hem sedanter süreyi artırır hem de atıştırma ve reklam tetiklenmesi ile enerji alımını yükseltebilir. Uyku düzensizliği, iştahı düzenleyici hormonları etkiler ve sağlıklı seçim yapmayı zorlaştırarak enerji alımının artmasına neden olabilir. Ultra işlenmiş gıdalar ve sıvı kaloriler ise doyma sinyalinin zayıf olması nedeniyle porsiyon kontrolünü zorlaştırır” şeklinde konuşuyor. KİMLER DAHA YÜKSEK RİSK ALTINDA? Obezite tedavisinde ilaçların belirli kriterlere göre gündeme geldiğini ifade eden Yaşar, “İlaç tedavisi yaşam tarzı müdahalesine rağmen hedefe ulaşılamadığında ve BKİ’nin 30’un üzerinde olduğu durumlarda değerlendirilir. Süreçte diyetisyen ve hekim birlikte çalışmalıdır” dedi. Yaşar, küçük ama etkili değişikliklerin önemine dikkat çekerek günlük adım hedefi belirlemenin, ana öğünlerde protein tüketmenin, tabağın yarısını sebze ile doldurmanın ve direnç egzersizlerini alışkanlık haline getirmenin obeziteyle mücadelede etkili olduğunu vurguladı. ÇOCUKLUK ÇAĞI OBEZİTESİ VE AİLELERİN ROLÜ Çocukluk çağı obezitesine de dikkat çeken Diyetisyen Canberk Yaşar, artışın temel nedenlerini ekran süresi, hareket azalması, yüksek kalorili gıdalar ve uyku düzensizliği olarak açıklıyor. Ailelerin evde şekerli içecekleri rutin olmaktan çıkarması, ara öğün standardı oluşturması, günlük hareket kuralı koyması ve ekran süresi için net sınırlar belirlemesi gerektiğini belirterek, “Çocuğu kilo ile değil performans, enerji ve uyku çıktıları üzerinden motive etmek daha etkili olur” şeklinde konuşuyor. OBEZİTE TEDAVİSİNDE İLAÇLARIN YERİ Obezite tedavisinde ilaçların belirli kriterlere göre gündeme geldiğini ifade eden Yaşar, “İlaç tedavisi yaşam tarzı müdahalesine rağmen hedefe ulaşılamadığında ve BKİ’nin 30’un üzerinde olduğu durumlarda değerlendirilir. Süreçte diyetisyen ve hekim birlikte çalışmalıdır” dedi. Yaşar, küçük ama etkili değişikliklerin önemine dikkat çekerek günlük adım hedefi belirlemenin, ana öğünlerde protein tüketmenin, tabağın yarısını sebze ile doldurmanın ve direnç egzersizlerini alışkanlık haline getirmenin obeziteyle mücadelede etkili olduğunu vurguladı.

Sigarada OECD ortalamasını ikiye katladık Haber

Sigarada OECD ortalamasını ikiye katladık

Türkiye’de 15 yaş ve üzeri nüfusta her gün tütün kullananların oranı yüzde 28,3’e ulaşarak OECD ortalamasını yaklaşık ikiye katladı. ANKARA (İGFA) - İLKE Vakfı Sosyal Veri Projesi kapsamında Türkiye Sağlık Araştırması, Sağlık İstatistikleri Yıllığı ve Dünya Sağlık Örgütü raporlarından derlenen veriler, tütünle mücadelenin bireysel farkındalık çabası olmanın ötesine geçerek önleyici kamu sağlığı stratejilerinin odağına yerleştirilmesinin kritik önemini ortaya koyuyor. Üretimden Çok Tüketim Karnesiyle Öne Çıkan Tablo 2022 yılı verileri, Türkiye’nin günlük tütün kullanımında OECD ülkeleri arasında ilk sıraya yerleştiğini gösteriyor. Dünya genelinde birçok ülke tütünden ekonomik katma değer üretmeye devam ederken, Türkiye’de 15 yaş ve üzeri nüfusta her gün tütün kullananların oranı yüzde 28,3’e ulaşarak OECD ortalamasını yaklaşık ikiye katlıyor. Bir zamanlar Şark tipi tütün üretiminde güçlü bir konuma sahip olan Türkiye, bugün üretimden çok yüksek tüketim oranlarıyla gündeme geliyor. Tütün Endüstrisi Devleri İçmiyor, Türkiye İçiyor Dünya tütün piyasasına yön veren ülkeler, üretimin ve finansın merkezi olsalar da tüketim karnesinde Türkiye’nin gerisinde kalıyor. Sigara üretiminin büyük ölçüde çok uluslu şirketler tarafından yapıldığı Türkiye’de, tütün tüketimi yaygın bir alışkanlık haline geliyor. Teknolojik dönüşümün öncüsü Japonya veya Avrupa’nın üretim üssü konumundaki Polonya gibi ülkelerde dahi toplumlar, "Türk gibi" içmiyor. Türkiye’de kişi başına düşen günlük ortalama 17,8 adetlik tüketim miktarı, ülkemizi en yoğun içici kitlesine sahip ülke konumuna taşıyor. Politika Başarısı ile Tüketim Oranı Çelişiyor Türkiye; dumansız hava sahası ve sağlık uyarıları konusunda olumlu politika çıktıları üretmesine rağmen, vergilendirme politikaları ve tütün mamullerinin erişilebilir fiyatları tüketim oranlarının yüksek seyretmesine zemin hazırlıyor. Küresel standart kabul edilen bir paket sigaranın Türkiye’de 2,18 dolara satılması, Türkiye'yi sigaranın en ucuz olduğu 93. ülke yaparken bu durum bağımlılığı ekonomik olarak sürdürülebilir kılıyor. Türkiye, tütün tüketim düzeyi bakımından denetleyici kapasitenin zayıf kaldığı ülkelerle benzer bir görünüm sergiliyor. Kanser İstatistiklerinde Tütünün Yeri Tütün kullanımının halk sağlığı üzerindeki etkisi, özellikle akciğer kanseri ve ölüm istatistiklerinde kendini gösteriyor. Türkiye’de tütünle ilişkili kanserlerin görülme sıklığı dünya ortalamasının üzerinde seyrederken; 2024 yılı projeksiyonları her 7 ölümden birinin solunum sistemi hastalıklarıyla ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu tablo, tütünle mücadelede daha kararlı ve denetim gücü yüksek kamusal stratejilerin hayata geçirilmesini zorunlu kılıyor.

9 ŞUBAT SİGARAYI BIRAKMA GÜNÜ: “SAĞLIĞINIZ İÇİN BUGÜN BİR ADIM ATIN” Haber

9 ŞUBAT SİGARAYI BIRAKMA GÜNÜ: “SAĞLIĞINIZ İÇİN BUGÜN BİR ADIM ATIN”

9 ŞUBAT SİGARAYI BIRAKMA GÜNÜ: “SAĞLIĞINIZ İÇİN BUGÜN BİR ADIM ATIN” 9 Şubat Sigarayı Bırakma Günü dolayısıyla, Giresun Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı, tütün ve nikotin ürünlerinin yol açtığı sağlık, ekonomik ve toplumsal zararlara dikkat çekerek sigarayı bırakmak isteyenlere destek çağrısında bulundu. Dr. Öğr. Üyesi Ruhsel Cörüt, tütün kullanımının hâlâ küresel ölçekte en büyük halk sağlığı tehditlerinden biri olduğunu vurguladı. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünya genelinde yaklaşık 1,2 milyar yetişkin tütün ürünü kullanıyor ve tütün kullanımı her yıl 7 milyondan fazla ölüme yol açıyor. SİGARAYA BAĞLI HASTALIK YÜKÜ AĞIRLAŞIYOR Uzmanlar, sigara ve diğer tütün ürünlerinin yalnızca akciğerleri değil, tüm vücut sistemlerini etkilediğini belirtiyor. Tütün kullanımı özellikle: Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) Akciğer başta olmak üzere çeşitli kanser türleri Kalp ve damar hastalıkları İnme ve solunum yetmezliği gibi ölümcül hastalıklarla doğrudan ilişkili. Nikotinin sinir sistemi üzerindeki etkileri ise güçlü bir bağımlılık mekanizması oluşturarak bırakma sürecini zorlaştırıyor. YENİ NESİL NİKOTİN ÜRÜNLERİ DE MASUM DEĞİL Son yıllarda elektronik sigaralar ve ısıtılmış tütün ürünleri özellikle gençler arasında yaygınlaşıyor. Bu ürünler “daha az zararlı” şeklinde tanıtılsa da, bilimsel veriler uzun dönem etkilerinin belirsiz olduğunu ve nikotin bağımlılığını artırabildiğini gösteriyor. Uzmanlar, bu ürünlerin de tütün kontrol politikalarının kapsamına alınması gerektiğini vurguluyor. SİGARANIN EKONOMİK YÜKÜ DE BÜYÜK Tütün kullanımı sadece sağlık açısından değil, ekonomik açıdan da ciddi bir kayıp yaratıyor. Düzenli sigara harcamaları; hane bütçesinden eğitime, beslenmeye ve temel ihtiyaçlara ayrılabilecek kaynakların azalmasına yol açıyor. Ayrıca tütün kaynaklı hastalıkların tedavi maliyetleri ve iş gücü kaybı, hem aile bütçesini hem de sağlık sistemlerini zorluyor. Sigarayı Bırakınca Vücut Hızla Toparlanıyor Sigarayı bırakmanın faydaları kısa sürede görülmeye başlıyor: Kan dolaşımı düzeliyor Akciğer fonksiyonları iyileşiyor Kalp ve damar hastalıkları riski azalıyor Uzun vadede ise yaşam süresi uzuyor ve yaşam kalitesi belirgin şekilde artıyor. DESTEK ALMAK BAŞARIYI ARTIRIYOR Giresun Üniversitesi bünyesinde hizmet veren sigara bırakma polikliniğinde; Nikotin Replasman Tedavisi (NRT) ve bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış diğer yöntemlerle kişiye özel bırakma planları uygulanıyor. Uzman hekimler eşliğinde yürütülen tedavi süreci, bırakma başarısını önemli ölçüde artırıyor. Randevular Merkezi Hekim Randevu Sistemi üzerinden kolayca alınabiliyor. “BU MÜCADELEDE YALNIZ DEĞİLSİNİZ” Dr. Öğr. Üyesi Ruhsel Cörüt, sigarayı bırakmanın zor ama mümkün olduğunun altını çizerek şu mesajı verdi: “Tütün kullanımı dünyadaki en büyük önlenebilir sağlık tehdididir. Ancak doğru destek ve kararlılıkla bu bağımlılıktan kurtulmak mümkündür. Sigarayı bırakmak, sadece kendi sağlığınız için değil, sevdiklerinizin ve toplumun sağlığı için de atılmış büyük bir adımdır.” 9 Şubat Sigarayı Bırakma Günü vesilesiyle sağlık uzmanları, tüm vatandaşları dumansız bir yaşam için harekete geçmeye davet ediyor.

KANSERDEN KORUNMADA “TEK SAĞLIK” GERÇEĞİ: VETERİNER HEKİMLİK KRİTİK ROLDE Haber

KANSERDEN KORUNMADA “TEK SAĞLIK” GERÇEĞİ: VETERİNER HEKİMLİK KRİTİK ROLDE

KANSERDEN KORUNMADA “TEK SAĞLIK” GERÇEĞİ: VETERİNER HEKİMLİK KRİTİK ROLDE Dünya Kanser Günü kapsamında yapılan açıklamada, kanserin yalnızca bireysel bir hastalık olmadığı; çevre, gıda zinciri ve enfeksiyonlarla bağlantılı önlenebilir bir halk sağlığı sorunu olduğu vurgulandı. Veteriner hekimliğin bu mücadelede kilit konumda olduğu belirtildi. 4 Şubat Dünya Kanser Günü ve Kanser Haftası dolayısıyla yapılan değerlendirmelerde, kanserin yalnızca bireysel yaşam tarzlarıyla açıklanamayacak kadar karmaşık ve çok boyutlu bir halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çekildi. Uzmanlara göre kanser; çevresel etkenler, enfeksiyöz riskler ve üretim süreçleriyle doğrudan bağlantılı, önemli ölçüde önlenebilir bir hastalık yükü oluşturuyor. Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı tarafından ortaya konan bilimsel veriler; kanser vakalarının kayda değer bir bölümünün hava kirliliği, gıda zincirindeki fiziksel, biyolojik ve kimyasal riskler ile zoonotik ve gıda kaynaklı enfeksiyonlar gibi kontrol edilebilir faktörlerle ilişkili olduğunu gösteriyor. Buna karşın kanserle mücadele politikalarının birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de ağırlıklı olarak tedavi odaklı yürütüldüğü, önleme ve risk azaltma boyutunun geri planda kaldığı ifade ediliyor. İNSAN SAĞLIĞI TEK BAŞINA ELE ALINAMAZ Veteriner Halk Sağlığı Derneği (VHSD) Yönetim Kurulu Başkanı Vet. Hekim Azmi Yüksel, kanserden korunmanın insan sağlığını hayvan, bitki ve çevre sağlığından bağımsız ele alan yaklaşımlarla mümkün olamayacağını belirterek, çözümün “Tek Sağlık” yaklaşımında yattığını söyledi. Tek Sağlık yaklaşımı; insan, hayvan ve çevre sağlığının birbirine bağlı olduğunu kabul eden bilimsel bir çerçeve olarak tanımlanıyor. Bu modele göre güvenli gıda üretimi, zoonotik enfeksiyonların önlenmesi, çevresel kirleticilerin izlenmesi ve kimyasal maruziyetlerin kontrolü, kanser riskini doğrudan etkileyen başlıca alanlar arasında yer alıyor. Bu alanların tamamı ise veteriner hekimliğin uzmanlık ve sorumluluk alanına giriyor. GIDA ZİNCİRİNDEN ÇEVRESEL KİRLİLİĞE UZANAN SORUMLULUK Yüksel, veteriner hekimlerin üretimden tüketime kadar gıda zincirinin tüm aşamalarında görev aldığını belirterek, zoonotik patojenlerin kontrolü, veteriner ilaç ve pestisit kalıntılarının denetimi, mikotoksinlerin ve çevresel kirleticilerin izlenmesinde kritik rol üstlendiklerini vurguladı. Bu görevlerin yalnızca hayvan sağlığını değil, toplumun uzun vadeli kanser riskini de doğrudan belirlediğini ifade etti. Bu alanlarda yaşanan yapısal zafiyetlerin yıllar içinde biriken ve çoğu zaman fark edilmeden büyüyen halk sağlığı sorunlarına yol açtığını belirten Yüksel, kanser riskinin büyük ölçüde üretim ve çevre politikalarıyla da ilişkili olduğuna dikkat çekti. KURUMSAL PARÇALANMIŞLIK RİSK YÖNETİMİNİ ZAYIFLATIYOR Açıklamada, Türkiye’de veteriner halk sağlığını ve Tek Sağlık yaklaşımını esas alan bağımsız, güçlü ve yetkili bir veteriner otoritesinin bulunmamasının önemli bir yapısal eksiklik olduğuna işaret edildi. Gıda güvenliği, çevre sağlığı ve zoonotik hastalıklarla mücadelede kurumsal parçalanmışlık, eşgüdüm eksikliği ve yetki karmaşasının bilimsel gerekliliklerle bağdaşmadığı belirtildi. 2025 yılında gerçekleştirilen Tarım ve Orman Şûrası Sonuç Bildirgesi’nde yer alan “Ulusal Tek Sağlık Koordinasyon Kurulu”nun oluşturulması yönündeki kararın bu ihtiyacın resmî düzeyde de kabul edildiğini gösterdiği ifade edilirken, söz konusu yapının henüz hayata geçirilmemiş olmasının önemli bir gecikme olduğu kaydedildi. “KANSER KADER DEĞİLDİR” VHSD Başkanı Yüksel, kanserin kader olmadığını vurgulayarak, Tek Sağlık yaklaşımını ve veteriner hekimliği dışlayan politikaların kanseri toplum için kaçınılmaz bir yüke dönüştürdüğünü belirtti. Kanserden korunmanın; insan, hayvan ve çevre sağlığını birlikte ele alan, veteriner hekimliği bu sürecin ayrılmaz bir parçası olarak gören bilim temelli ve kamucu politikalarla mümkün olabileceğini ifade etti. Dünya Kanser Günü ve Kanser Haftası’nın, bu bütüncül yaklaşımı hatırlatmak ve karar vericileri sorumluluk almaya davet etmek açısından önemli bir fırsat olduğu belirtilirken, Tek Sağlık yaklaşımının kurumsal olarak hayata geçirilmesi ve bağımsız bir veteriner otoritesinin oluşturulmasının ertelenemez bir gereklilik olduğu vurgulandı.

VEREM EĞİTİM VE FARKINDALIK HAFTASI’NDA HAYATİ UYARILAR Haber

VEREM EĞİTİM VE FARKINDALIK HAFTASI’NDA HAYATİ UYARILAR

VEREM EĞİTİM VE FARKINDALIK HAFTASI’NDA HAYATİ UYARILAR UZMANLARDAN “VEREMSİZ TÜRKİYE” ÇAĞRISI Bakanlar Kurulu tarafından 1947 yılında, Ocak ayının ilk pazar günü ile başlayan hafta “Verem Eğitim ve Propaganda Haftası” olarak ilan edildi. Günümüzde ise bu hafta, toplumda bilinç ve duyarlılığı artırmak amacıyla “Verem Eğitim ve Farkındalık Haftası” adıyla anılıyor. 1948 yılından bu yana her yıl düzenlenen hafta kapsamında; okullar başta olmak üzere çeşitli topluluklarda eğitim çalışmaları yürütülüyor, sergiler açılıyor, tiyatro gösterimleri düzenleniyor, makale, şiir ve resim yarışmaları gerçekleştiriliyor. Yazılı ve görsel basında yer alan program ve haberlerle verem konusunda hem yetkililerin hem de toplumun farkındalığının artırılması hedefleniyor. TÜBERKÜLOZ ÖNLENEBİLİR VE TEDAVİ EDİLEBİLİR BİR HASTALIK Giresun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Ş. Melih Şimşek, tüberkülozun (Mycobacterium tuberculosis) adlı mikrobun neden olduğu bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığı olduğunu belirtti. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2024 yılı raporuna göre 2023 yılında dünyada yaklaşık 10,8 milyon kişinin verem hastalığına yakalandığını, 1,25 milyon kişinin ise hayatını kaybettiğini aktaran Şimşek, Türkiye’de ise aynı yıl yaklaşık 10 bin verem hastasının bildirildiğini ifade etti. EN SIK AKCİĞERLERİ TUTUYOR Tüberkülozun en sık akciğerleri etkilediğini, ancak vücuttaki tüm organlarda hastalık yapabildiğini vurgulayan Şimşek, tedavi edilmediği takdirde ciddi organ hasarlarına, sakatlıklara ve ölüme yol açabileceğine dikkat çekti. Bulaşmanın kaynağının, tedavi görmeyen aktif akciğer veya gırtlak veremi hastaları olduğunu belirten Şimşek, “Öksürme, hapşırma ve konuşma sırasında havaya saçılan mikroplar solunum yoluyla sağlıklı bireylere bulaşır. Genellikle uzun süreli ve yakın temas gerekir. Aynı evde yaşayanlar ve yakın çalışma arkadaşları risk altındadır. Çatal, kaşık, bardak ve giysilerle bulaşma olmaz” dedi. ŞİKÂYETLER HAFİFE ALINMAMALI İki–üç haftadan uzun süren öksürük, balgam çıkarma, kan tükürme, ateş, gece terlemesi ve kilo kaybı gibi belirtileri olan kişilerin mutlaka göğüs hastalıkları uzmanına ya da verem savaşı dispanserlerine başvurması gerektiğini vurgulayan Şimşek, erken tanı ile tedaviye başlanan hastalarda bulaştırıcılığın hızla azaldığını ifade etti. Akciğer grafisi ve balgam incelemesi ile tanı konulabildiğini belirten uzmanlar, erken tanının hem hastanın sağlığına kavuşmasını hem de toplumda bulaşmanın önlenmesini sağladığını kaydetti. TEDAVİ ÜCRETSİZ VE ETKİLİ Tüberkülozun genellikle altı aylık düzenli ilaç tedavisi ile tamamen iyileşebildiğini belirten Şimşek, tedavinin eksiksiz uygulanmasının büyük önem taşıdığını söyledi. Bu kapsamda hastaların ilaçlarını doğrudan gözetimli tedavi veya video gözetimli tedavi yöntemiyle kullanmalarının sağlandığını belirtti. Türkiye’de verem tedavisinin tamamen ücretsiz olduğunu vurgulayan Şimşek, tedavide kullanılan tüm ilaçların verem savaşı dispanserleri tarafından ücretsiz olarak temin edildiğini dile getirdi. “VEREMSİZ TÜRKİYE” HEDEFİ Tüberkülozun hâlâ küresel ölçekte mücadele gerektiren önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu ifade eden Dr. Şimşek, “Veremsiz Türkiye” hedefine ulaşmak için verem mücadelesinin kesintisiz sürdürülmesi gerektiğini belirtti. Bu kapsamda; verem savaşı dispanserlerinin desteklenmesi, tanı olanaklarının geliştirilmesi, ilaç temininde aksama yaşanmaması, gözetimli tedavi uygulamalarının güçlendirilmesi ve toplumun farkındalığının artırılmasının büyük önem taşıdığı ifade edildi.

VEREM HÂLÂ ARAMIZDA: ERKEN TANI VE DÜZENLİ TEDAVİ HAYAT KURTARIYOR Haber

VEREM HÂLÂ ARAMIZDA: ERKEN TANI VE DÜZENLİ TEDAVİ HAYAT KURTARIYOR

VEREM HÂLÂ ARAMIZDA: ERKEN TANI VE DÜZENLİ TEDAVİ HAYAT KURTARIYOR Her yıl ocak ayının ilk pazar gününü izleyen hafta boyunca düzenlenen Verem Eğitim ve Farkındalık Haftası, tüberkülozun hâlâ önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Türkiye’de 1947 yılından bu yana sürdürülen bu farkındalık çalışmaları, hastalığın erken tanısı ve tedaviye uyumun hayati önemine dikkat çekmeyi amaçlıyor. Verem Nedir, Nasıl Bulaşır? Verem, Mycobacterium tuberculosis adlı bakterinin neden olduğu bulaşıcı bir hastalık. En sık akciğerleri tutmakla birlikte, saç ve tırnak hariç vücudun hemen her organını etkileyebiliyor. Hastalık; tedavi almamış ya da düzensiz tedavi gören hastaların öksürük ve hapşırıklarıyla havaya yayılan mikropların solunması yoluyla bulaşıyor. Uzun süre kapalı ortamlarda bulunmak, havalandırmanın yetersiz olması ve yakın temas bulaş riskini artırıyor. Belirtiler Hafife Alınmamalı İki-üç haftadan uzun süren öksürük, balgam, kilo kaybı, gece terlemesi, ateş ve halsizlik veremin en sık görülen belirtileri arasında yer alıyor. Bazı hastalarda ise özellikle ileri yaşta ve bağışıklığı baskılanmış kişilerde belirtiler silik seyredebildiği için tanı gecikebiliyor. Uzmanlar, uzun süren öksürükte mutlaka verem ihtimalinin değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Tedavisi Var ve Ücretsiz Verem tedavisi, Sağlık Bakanlığı rehberlerine göre standart ilaçlarla en az 6 ay sürüyor. Tedavide kullanılan tüm ilaçlar ücretsiz olarak temin ediliyor. İlaçların düzenli ve kesintisiz kullanılması tedavinin başarısında belirleyici rol oynuyor. Bu nedenle “doğrudan gözetimli tedavi” uygulamasıyla hastaların ilaçlarını düzenli alması sağlanıyor. Türkiye’de Verem Azalıyor Ama Bitmedi Son yıllarda Türkiye’de verem görülme sıklığında belirgin bir düşüş yaşandı. 2024 yılında ülkede 9.027 tüberküloz vakası kayıtlara geçti. Vakaların yaklaşık üçte ikisi akciğer tüberkülozu, üçte biri ise akciğer dışı organ tutulumlarından oluştu. Uzmanlar bu düşüşte etkin tanı, ücretsiz tedavi ve güçlü izlem sistemlerinin etkili olduğunu belirtiyor. Aşı ve Temaslı Takibi Hayat Kurtarıyor Veremden korunmada BCG aşısı, özellikle bebek ve çocuklarda ağır seyirli hastalıkları önlemede büyük önem taşıyor. Ayrıca verem hastalarıyla temas eden kişilerin ücretsiz muayene edilmesi ve gerekirse koruyucu tedaviye alınması, hastalığın yayılımını engelleyen en etkili yöntemler arasında bulunuyor. Küresel Ölçekte de Önemini Koruyor Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre tüberküloz, dünya genelinde tek bir bulaşıcı etkenin neden olduğu ölümler arasında hâlâ ilk sıralarda yer alıyor. Ancak etkin tanı ve tedavi programları sayesinde son 20 yılda milyonlarca hayat kurtarıldı. Uzmanlar uyarıyor: Verem, erken tanı ve düzenli tedaviyle tamamen iyileşebilen bir hastalık. Uzun süren öksürük ve benzeri şikâyetlerde sağlık kuruluşlarına başvurmak, hem bireyin hem de toplumun sağlığını korumanın en önemli adımı.

Çalışanlar tükenmişlik riskiyle karşı karşıya! Sinsi kriz 'sessiz çatlama' işyerlerini tehdit ediyor Haber

Çalışanlar tükenmişlik riskiyle karşı karşıya! Sinsi kriz 'sessiz çatlama' işyerlerini tehdit ediyor

Yeni yapılan araştırmalar, iş yerlerinde çalışanların yarıdan fazlasının sessiz bir şekilde çözüldüğünü gösteriyor. Uzmanlar, bu olgunun yalnızca bireyler için değil, aynı zamanda kurumların verimliliği ve ruh sağlığı açısından da ciddi riskler taşıdığını bildiriyor. İSTANBUL (İGFA) - Çalışanların iş ortamında yaşadığı stres ve tükenmişlik, hem çalışan sağlığı hem de kurumsal başarı üzerinde önemli etkiler göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), tükenmişliği, yönetilemeyen kronik iş yeri stresinden doğan bir sendrom olarak nitelendiriyor. TalentLMS’in 1.000 çalışanla yaptığı araştırmaya göre, katılımcıların yüzde 54’ü iş hayatında “sessiz çatlama” tecrübesi yaşadığını bildiriyor. Araştırma, sessiz çatlamanın genellikle finansal zorluklar ve artan iş yükünden kaynaklandığını ortaya koyuyor. Çalışanlar, maaşlarının yaşam standartlarını karşılamada yetersiz kaldığını, iş yükünün sürekli arttığını ve iş değişikliğinin mali durumlarını düzeltmeyeceğini düşünüyor. AVİTA Çalışan Destek Programı Klinik Psikoloğu Fahriye Nasırzade, sessiz çatlamayı “çalışma ve yaşam anlamının sessizce sarsılması” şeklinde tanımlıyor. Nasırzade, "Görünüşte çalışan kişi, içsel dünyasında çatırdar. Uzun süreli stres, mali baskılar ve duygusal tükenmişlik bir araya geldiğinde kişi sadece işini değil, kendisini de sürdürememekte zorlanır. Kurumların farkındalığı, performansı değil, ruh sağlığını izlemek üzerine olmalıdır,” dedi. Yönetimsel boşluklar, sessiz çatlamayı daha da derinleştiriyor. TalentLMS verilerine göre, çalışanların %62’si yöneticilerinin endişelerini dinlediğini ifade ederken, sessiz çatlama yaşayanların sadece yüzde 47’si aynı şeyi söylüyor. Bu, etkisiz yönetim ile sürekli mutsuzluk arasında direkt bir bağ olduğunu gösteriyor. Uzmanlara göre, sessiz çatlamayı engellemenin en etkili yolları arasında kapsamlı çalışan destek programları, esnek çalışma koşulları, eğitim ve psikolojik destek sağlamak, geri bildirim mekanizmalarını güçlendirmek ve iş yerinde sağlıklı bir kültür oluşturmak yer alıyor. Erken fark edilip tedbir alınmadığında, sessiz çatlama hem birey hem de kurum için maliyetli bir kriz haline gelebilirken, etkin yönetimle kalıcı motivasyon ve bağlılık sağlanabiliyor.

Antibiyotik direnci küresel tehdit! 2050'de 10 milyon kişi hayatını kaybedecek! Haber

Antibiyotik direnci küresel tehdit! 2050'de 10 milyon kişi hayatını kaybedecek!

Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, yanlış ve gereksiz antibiyotik kullanımı konusunda özellikle çocuklar ve bağışıklık sistemi zayıf bireyler için büyük bir tehlike oluşturduğunu ifade etti. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, 2050 itibarıyla antibiyotik direnci yüzünden her yıl 10 milyon kişinin yaşamını yitirebileceği tahmin ediliyor. İSTANBUL (İGFA) - Antibiyotik direncinin giderek arttığı ve bu durumun küresel sağlık açısından ciddi bir tehdit olduğu uzmanlar tarafından bildiriliyor. Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, antibiyotiklerin bilinçsiz kullanımının tedavi edilebilir hastalıkları ölümcül hale getirebileceğine dikkat çekti. Dr. Mamçu, özellikle çocuklarda ve bağışıklığı zayıf hastalarda zatürre, sepsis ve ishalli hastalıkların daha tehlikeli bir şekilde seyrettiğini belirtti. Antibiyotiklerin sadece insan sağlığında değil, aynı zamanda hayvan yetiştiriciliğinde ve tarımda da kullanıldığını ifade eden Mamçu, bu durumun dirençli bakterilerin yayılmasını hızlandırdığını vurguladı. ESCMID Global 2025 konferansında sunulan bir çalışmaya göre, Güneydoğu Asya’da antibiyotik kullanım oranlarının %160, Afrika’da ise %126 arttığı gözlemlendi. Mamçu, bu olumsuz döngünün düşük ve orta gelirli ülkelerde çocuk ölümlerini orantısız şekilde etkilediğini belirtti. Uzman Dr. Mamçu, uygun antibiyotik kullanımının enfeksiyonun tespit edilmesinden sonra ve ilaçların yalnızca doktor reçetesiyle alınması gerektiğini belirtti. Yanlış kullanımın hem etkinlik kaybına neden olduğunu hem de yan etkileri artırdığını vurguladı. Dünya Sağlık Örgütü verilerine dayanarak, 2050 yılında antibiyotik direnci yüzünden her yıl 10 milyon kişinin hayatını kaybetmesinin beklenildiğini ifade eden Dr. Mamçu, “Direnç sorunu tüm insanlığı tehdit ediyor. Bu nedenle antibiyotik direnci, insan, hayvan ve çevre sağlığını kapsayan bir 'tek sağlık' yaklaşımı ile ele alınmalı” dedi. Türkiye’de yazılan her 100 reçeteden 14’ünde antibiyotik yer aldığını belirten Dr. Mamçu, doktorun reçetesi olmadan antibiyotik kullanımının önlenmesinin yaşamsal önem taşıdığını vurguladı. Dirençli mikroorganizmalar, özellikle yoğun bakım ünitelerinde ve bağışıklık sistemi zayıf olan hastalarda ciddi tehdit oluşturuyor. Dr. Mamçu, doğru antibiyotik kullanımının şu ilkelere sadık kalınarak sağlanabileceğini açıkladı: Antibiyotikler sadece doktor reçetesiyle kullanılmalı. Dozaj, kullanım sıklığı ve süresi doktor talimatlarına uygun şekilde takip edilmeli. İlaç tedavisi erken kesilmemeli; belirtiler kaybolsa bile tedavi tamamlanmalı. Kaçırılan dozlarda doktorun önerilerine göre hareket edilmeli. Olası yan etkiler görüldüğünde derhal doktora başvurulmalı.

Çocuklar her gün 3 saat hareket etmeli Haber

Çocuklar her gün 3 saat hareket etmeli

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 1-4 yaş aralığındaki çocukların günlük en az 3 saat, daha büyük yaşlardaki çocukların ise günlük en az 1 saat orta veya yüksek tempolu fiziksel aktivite ihtiyaçlarını karşılamaları gerektiğini belirtmekte. Ancak birçok çocuğun bu hedefe ulaşamadığı da gözlemlenmektedir. İSTANBUL (İGFA) - IGLU Soft Play’in katkılarıyla yapılan bir dizi çalışma kapsamında, Letonya’daki Children’s Clinical University Hospital Fizyoterapisti Sandra Kraukle, erken dönem hareket deneyimlerinin çocukların sinir sisteminin gelişimi üzerinde önemli bir etkisi olduğunu vurguluyor. Kraukle’ye göre, çocuklar hareket ederek yalnızca kas yapısını değil, aynı zamanda denge, koordinasyon, yön algısı ve vücut farkındalığı gibi bilişsel süreçlerini de geliştiriyor. Bu hareketler, "propriosepsiyon" adı verilen vücudun pozisyonunu ve hareketlerini hissetme yetisini artırarak çocukların daha dengeli ve kontrollü hareket etmelerini sağlıyor. ERKEN YAŞTA HAREKET, BEYNİN GELİŞİMİNİ DESTEKLİYOR Araştırmalar, farklı yaş gruplarında oyunla desteklenen hareketin motor gelişim üzerindeki faydalarını açıkça ortaya koyuyor. Bebeklik dönemi: Güvenli bir yüzeyde destekli duruş kazanımı, emekleme öncesi çekirdek kasların güçlenmesi ve simetrik hareket kabiliyetinin gelişmesi açısından büyük önem taşıyor. 1-3 yaş arası: Tırmanma, çekme, itme ve denge kurma gibi aktiviteler hem kas gücünü hem de yürüme dengesi ile koordinasyonunu geliştirir. 3-6 yaş arası: Bu yaş grubundaki çocuklar, kendi küçük parkurlarını inşa etmeye, blokları birleştirerek yaratıcı oyunlar geliştirmeye başlarlar. Bu, problem çözme ve planlama becerilerini geliştirir. Okul çağı: Fiziksel aktivite artık sadece kas gelişimini değil, aynı zamanda postürün, dayanıklılığın ve ekip çalışması becerilerinin gelişimini de destekler. Uzmanlara göre, fiziksel aktivitelerin eğlenceli bir forma dönüştürülmesi, çocukların bu alışkanlıkları sürdürebilmesi için oldukça önemlidir. Yapılandırılmış oyun alanları, yumuşak ve güvenli materyallere sahip hareket alanları veya ev içinde dahi oluşturulabilecek basit parkurlar, çocukların hem eğlenmelerine hem de öğrenmelerine olanak tanır. "Bir çocuk keyif alıyorsa, öğrenmeye açıktır" diyen Sandra Kraukle, her fiziksel deneyimin aynı zamanda bir bilişsel süreç olduğunu vurguladı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.