Türkiye’de kentler neden birbirine benziyor?
Neden şehirler kimliğini kaybetti?
Neden beton arttıkça aidiyet azaldı?
Bu soruların cevabı yalnızca mimaride değil, mülkiyet rejiminde yatıyor.
1965’te çıkarılan Kat Mülkiyeti Kanunu, Türkiye’de kentlerin kaderini sessizce değiştirdi. Konut, bir yaşam alanı olmaktan çıktı; alınıp satılan, değerlenen, yatırım yapılan bir mala dönüştü.
O günden sonra şehirler, insanlar için değil; metrekareler için büyümeye başladı.
Apartmanlaşma bir tercih değildi, bir zorunluluk gibi sunuldu. Göç vardı, talep vardı, ama planlama yoktu.
Devlet geri çekildi, müteahhit öne çıktı.
Mimarlık sustu, zanaat kayboldu, kentler hız ve kâr mantığıyla şekillendi.
Bugün baktığımızda gördüğümüz şey estetik bir yoksulluk değil sadece; toplumsal bir kopuş.
Aynı cepheler, aynı planlar, aynı balkonlar…
Kentler birbirine benziyor çünkü insanlar artık kente ait değil, kent onların tapu kaydında yazan bir varlık.
Kat mülkiyeti, bireyi güçlendirdiği iddiasıyla geldi; ama toplumu parçaladı. Her daire ayrı, her kat yabancı, her bina kendi içine kapalı.
Komşuluk yok, mahalle yok, ortak yaşam yok.
Beton var, kilit var, güvenlik kamerası var.
Daha kötüsü şu: Bu düzeni “kaçınılmaz” diye kabul ettik.
İmar aflarıyla, denetimsizlikle, siyasi pazarlıklarla kentleri parça parça sattık. Yerel yönetimler, halk adına değil; kısa vadeli siyasi ve ekonomik çıkarlar adına plan yaptı.
Kent artık bir hafıza mekânı değil.
Bir yatırım grafiği.
Eğer bu düzen değişmezse, gelecekte çocuklarımızın hatırlayacağı bir şehir olmayacak.
Sadece adresler olacak.
Bugün diktiğimiz her bina, yarının toplumsal ilişkisini belirliyor.
Kent çökerse, toplum da çöker.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ömür Yüksel
KAT MÜLKİYETİ REJİMİ VE KENTİN ÇÖKÜŞÜ
KAT MÜLKİYETİ REJİMİ VE KENTİN ÇÖKÜŞÜ
Ömür Yüksel
Türkiye’de kentler neden birbirine benziyor?
Neden şehirler kimliğini kaybetti?
Neden beton arttıkça aidiyet azaldı?
Bu soruların cevabı yalnızca mimaride değil, mülkiyet rejiminde yatıyor.
1965’te çıkarılan Kat Mülkiyeti Kanunu, Türkiye’de kentlerin kaderini sessizce değiştirdi. Konut, bir yaşam alanı olmaktan çıktı; alınıp satılan, değerlenen, yatırım yapılan bir mala dönüştü.
O günden sonra şehirler, insanlar için değil; metrekareler için büyümeye başladı.
Apartmanlaşma bir tercih değildi, bir zorunluluk gibi sunuldu. Göç vardı, talep vardı, ama planlama yoktu.
Devlet geri çekildi, müteahhit öne çıktı.
Mimarlık sustu, zanaat kayboldu, kentler hız ve kâr mantığıyla şekillendi.
Bugün baktığımızda gördüğümüz şey estetik bir yoksulluk değil sadece; toplumsal bir kopuş.
Aynı cepheler, aynı planlar, aynı balkonlar…
Kentler birbirine benziyor çünkü insanlar artık kente ait değil, kent onların tapu kaydında yazan bir varlık.
Kat mülkiyeti, bireyi güçlendirdiği iddiasıyla geldi; ama toplumu parçaladı. Her daire ayrı, her kat yabancı, her bina kendi içine kapalı.
Komşuluk yok, mahalle yok, ortak yaşam yok.
Beton var, kilit var, güvenlik kamerası var.
Daha kötüsü şu: Bu düzeni “kaçınılmaz” diye kabul ettik.
İmar aflarıyla, denetimsizlikle, siyasi pazarlıklarla kentleri parça parça sattık. Yerel yönetimler, halk adına değil; kısa vadeli siyasi ve ekonomik çıkarlar adına plan yaptı.
Kent artık bir hafıza mekânı değil.
Bir yatırım grafiği.
Eğer bu düzen değişmezse, gelecekte çocuklarımızın hatırlayacağı bir şehir olmayacak.
Sadece adresler olacak.
Bugün diktiğimiz her bina, yarının toplumsal ilişkisini belirliyor.
Kent çökerse, toplum da çöker.