Ömür Yüksel
B Sınıfı İş Güvenliği Uzmanı, Siyaset Bilimci,
Sosyolog, Yönetim ve Çalışma İlişkileri Uzmanı
Ferrero Fındık ve Sürdürülebilirlik Akademisi’nin İstanbul’da düzenlediği Sürdürülebilir Fındık Zirvesi, Türkiye’de fındık meselesinin artık yalnızca sezonluk fiyat, rekolte ve ihracat geliri üzerinden okunamayacak kadar geniş bir ekonomik, sosyal ve stratejik alana taşındığını bir kez daha gösterdi.
Bu zirve, ilk bakışta iyi tarım uygulamaları, izlenebilirlik, sosyal uygunluk, çocuk işçiliğiyle mücadele, üretici deneyimi, bahçe yönetimi ve sürdürülebilirlik başlıkları etrafında düzenlenen teknik bir toplantı gibi görünse de, fındığın geleceği açısından çok daha büyük bir soruyu gündeme taşıyor:
Türkiye fındıkta kendi standardını, kendi markasını ve kendi sürdürülebilirlik modelini mi kuracak, yoksa küresel alıcıların belirlediği sisteme uyum sağlayan üretici ülke konumunda mı kalacak?
Artık fındığı ve fındık sektörünü yalnızca “kaç ton üretildi, kaç liradan satıldı, ihracattan ne kadar gelir elde edildi” sorularıyla açıklamanın yeterli olmadığı; üretimin kimin lehine dönüştüğü, standartları kimin koyduğu, maliyeti kimin taşıdığı, kazancın kimde toplandığı ve üreticinin bu yeni düzende hangi güçle masada yer aldığı sorularının da öne çıktığı yeni bir dünya düzeni var.
Bu nedenle Ferrero’nun zirvesini yalnızca bir şirket etkinliği olarak görmek eksik kalır.
Bu toplantı, fındıkta küresel tedarik zincirinin nasıl yeniden kurulduğunu, büyük alıcıların üretim sahası üzerindeki etkisinin nasıl arttığını ve Türkiye’nin bu süreçte kendi fındık politikasını nasıl şekillendirmesi gerektiğini gösteren önemli bir işarettir.
SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK SÖYLEMİYLE BAŞLAYAN YENİ DÖNEM
Fındıkta sürdürülebilirlik bugün yalnızca bahçe bakımı, verim artışı, zirai mücadele veya toprak sağlığı anlamına gelmiyor.
Ürünün hangi koşullarda üretildiği, mevsimlik tarım işçilerinin nasıl çalıştığı, çocuk işçiliği riskinin nasıl önlendiği, üreticinin hangi teknik standartlara uyduğu, ürünün hangi aşamalardan geçerek alıcıya ulaştığı ve bütün bu sürecin nasıl kayıt altına alındığı da artık aynı başlığın içinde değerlendiriliyor.
Dünya gıda piyasalarında izlenebilirlik, sosyal uygunluk ve çevresel sorumluluk giderek daha güçlü bir zorunluluk haline gelirken, fındık gibi büyük ölçüde küçük üreticiye dayanan bir üründe bu dönüşümün sahaya nasıl yansıyacağı daha önemli hale geliyor.
İyi tarım uygulamalarından kahverengi kokarcayla mücadeleye, bahçelerin yaşlanmasından verim düşüklüğüne, iklim stresinden mevsimlik tarım işçilerinin barınma, ulaşım, sağlık, güvenlik ve çalışma koşullarına kadar uzanan her konu, fındığın geleceğini doğrudan etkileyen aynı zincirin parçalarıdır.
Ancak bu zincir üreticinin gelirini artırmıyor, maliyetini düşürmüyor, pazarlık gücünü büyütmüyor ve ürüne hak ettiği kalite fiyatını kazandırmıyorsa, sürdürülebilirlik sahada üretici için karşılığı zayıf bir kavrama dönüşür.
Çünkü üretici kazanamadığı bir sistemde bahçesini yenileyemez, işçisine daha iyi koşul sağlayamaz, zirai mücadeleyi zamanında yapamaz, kurutma ve depolama kalitesini yükseltemez, üretimde kalma iradesini koruyamaz.
Fındıkta çevresel ve sosyal sürdürülebilirliğin gerçek anlamda kurulabilmesi, ekonomik sürdürülebilirliğin üretici lehine sağlanmasına bağlıdır. Üreticinin ayakta kalmadığı, gelir elde edemediği ve bahçeye yatırım yapamadığı bir sistemde sürdürülebilirlik, raporlarda güçlü görünen ancak sahada zayıf kalan bir başlığa dönüşür.
STANDARTLARIN KİM TARAFINDAN KURULDUĞU BELİRLEYİCİ HALE GELİYOR
Ferrero gibi küresel şirketlerin fındık tedarik zincirinde izlenebilirlik, iyi tarım, sosyal uygunluk ve dijital kayıt sistemlerini öne çıkarması, dünya ticaretinin geldiği nokta açısından anlaşılabilir bir gelişmedir.
Gıda sanayisi artık yalnızca ürüne değil, ürünün hangi koşullarda üretildiğine de bakıyor.
Tüketici pazarları, uluslararası şirketler ve büyük markalar, tedarik zincirinde sosyal ve çevresel sorumluluk başlıklarını daha görünür hale getiriyor.
Türkiye açısından asıl belirleyici olan mesele ise bu standartların üreticiyle birlikte mi, yoksa üreticinin üzerinde yeni bir baskı alanı oluşturacak şekilde mi kurulduğudur.
Bir şirket hem büyük alıcı konumunda olacak hem sahada üreticiyle doğrudan ilişki kuracak hem sürdürülebilirlik standardı belirleyecek hem izlenebilirlik zinciri oluşturacak hem de küresel ölçekte alternatif üretim ülkelerine yatırım yapacaksa, bu tablo yalnızca teknik destek programı olarak değerlendirilemez.
Bu yapı, fındık piyasasının sessiz biçimde yeniden düzenlendiğini de gösterir.
Üretici bu yeni düzene güçlü kooperatiflerle, kamu politikasıyla, kaliteye dayalı fiyat güvencesiyle ve örgütlü pazarlık mekanizmasıyla dahil edilmezse; standartlar üreticiyi koruyan değil, üreticiyi küresel alıcıya daha bağımlı hale getiren bir yapıya dönüşebilir.
TÜRKİYE KENDİ SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK MODELİNİ KURMAK ZORUNDA
Fındıkta sürdürülebilirlik başlığı, dış alıcıların ve küresel şirketlerin belirlediği uygulama takvimine bırakılamayacak kadar stratejik bir konudur.
Ferrero veya benzeri büyük alıcıların izlenebilirlik, iyi tarım, sosyal uygunluk ve tedarik güvenliği üzerinden kurduğu sistemler kendi ticari öncelikleri açısından anlaşılabilir olsa da Türkiye’nin fındık politikasının ana zemini bu şirketlerin sürdürülebilirlik programları olamaz.
Dış alıcı merkezli sürdürülebilirlik modeli uzun vadede üreticinin gelirini, kalite farkını, bölgesel maliyetini ve pazarlık gücünü garanti altına almaz.
Bu modelde standartlar çoğu zaman alıcının tedarik güvenliği, marka itibarı ve küresel pazardaki uyum zorunlulukları üzerinden şekillenirken; üreticinin verim düşüklüğü, yüksek işçilik maliyeti, eğimli arazi koşulları, zararlı baskısı, iklim riski ve gelir kaybı aynı ağırlıkta değerlendirilmez.
Türkiye’nin yapması gereken, dış alıcıların sürdürülebilirlik şartlarına uyum sağlayan pasif üretici ülkesi konumunda kalmak değil; kendi sürdürülebilirlik kurumlarını, kendi kalite standardını, kendi izlenebilirlik sistemini ve kendi üretici merkezli denetim modelini kurmaktır.
Bu yönde kamu kurumları, sürdürülebilirlik alanında çalışan ulusal kuruluşlar, üniversiteler, ziraat odaları, üretici örgütleri, kooperatifler, Fiskobirlik, yerel yönetimler ve ihracatçı birlikleri aynı hedef etrafında buluşmalıdır.
Giresun kalite fındığının menşe değeri, aroma üstünlüğü, yamaç üretimi, düşük dekar verimi, yüksek emek maliyeti ve sosyal üretim yapısı Türkiye’nin kendi sürdürülebilirlik standardının merkezine yerleştirilmelidir.
Sürdürülebilirlik yalnızca alıcının ürünü takip ettiği bir izlenebilirlik sistemi olarak kurulursa üretici için eksik kalır.
Bu sistem aynı zamanda üreticinin emeğini, maliyetini, gelir hakkını, kalite farkını ve bölgesel üretim zorluğunu da görünür kılmalıdır. Ürün izlenebilir olacaksa, üreticinin kaybı da izlenebilir olmalıdır. Kalite belgelenecekse, kaliteyi üreten emeğin fiyat karşılığı da güvence altına alınmalıdır.
Türkiye fındıkta dünya lideriyse, sürdürülebilirlikte de kendi sözünü söylemek zorundadır. Aksi halde üretici, kendi bahçesinde ürettiği stratejik ürünün geleceğini başkalarının belirlediği standartlara göre yönetmek zorunda kalır.
GİRESUN KALİTE FINDIK İÇİN MARKA VE MENŞE POLİTİKASI ŞART
Türkiye’nin kendi sürdürülebilirlik modelini kurması gerektiği noktada Giresun kalite fındığı ayrı bir yerde duruyor. Çünkü Giresun kalite fındığı yalnızca Türkiye fındık üretiminin bir parçası değil; aroması, işlenme kabiliyeti, geleneksel üretim kültürü, menşe değeri ve coğrafi niteliğiyle ayrı fiyatlanması gereken stratejik bir üründür.
Giresun kalite fındığı, küresel şirketlerin tedarik zincirine ham madde sağlayan sıradan bir ürün gibi ele alınamaz. Bu ürünün geleceği, ancak Giresun merkezli güçlü bir marka, kalite standardı, izlenebilirlik sistemi ve üretici gelirini koruyan fiyat politikasıyla güvence altına alınabilir.
Türkiye’nin ve özellikle Giresun’un burada yapması gereken, başka bir aktörün sürdürülebilirlik planına uyum sağlayan üretici konumuna razı olmak değil; kendi markasını, kendi kalite standardını, kendi izlenebilirlik sistemini ve kendi üretici odaklı sürdürülebilirlik modelini kurmaktır.
Giresun kalite fındığı için kurulacak modelde izlenebilirlik yalnızca alıcının ürünü takip etmesi için değil, üreticinin emeğinin, maliyetinin, kalite farkının ve gelir hakkının görünür hale gelmesi için kullanılmalıdır. Kalite standardı yalnızca sanayicinin ihtiyacına göre değil, Giresun kalite fındığının aroma, menşe, üretim zorluğu, verim düşüklüğü ve emek yoğunluğu dikkate alınarak belirlenmelidir.
Giresun kalite fındığı için asıl hedef, küresel markaların ham madde deposu olmak değil; kendi adıyla, kendi standardıyla, kendi üretici gücüyle ve kendi marka değeriyle dünya pazarında yer almaktır. Türkiye bunu başaramazsa, sürdürülebilirlik adı altında kurulan her yeni sistem üreticiyi güçlendirmek yerine, üreticiyi başkalarının belirlediği kurallara daha bağımlı hale getirir.
YAMAÇTA ELLE ÜRETİLEN FINDIKLA OVADA MAKİNELEŞEN ÜRETİM AYNI FİYATA SIĞMAZ
Giresun kalite fındığının ayrı değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyan en önemli farklardan biri üretim koşullarıdır.
Giresun’da fındık büyük ölçüde eğimli ve parçalı arazilerde, yamaç bahçelerinde, yoğun insan emeğine dayalı ve yüksek maliyetli bir üretim modeliyle yetiştiriliyor. Buna karşılık ova karakteri taşıyan bölgelerde arazi yapısı makineleşmeye daha uygun olduğu için budamadan bakıma, ilaçlamadan hasada kadar birçok aşamada maliyet ve iş gücü avantajı oluşabiliyor.
Bu fark doğrudan verime, maliyete ve üreticinin gelirine yansıyor.
Giresun’da yamaçlarda elle üretilen, daha zor koşullarda toplanan ve dekar başına daha düşük miktarlarda elde edilen fındık, aroma ve kalite değeriyle piyasada daha yüksek karşılık bulması gereken bir ürünken, mevcut fiyat düzeni çoğu zaman kaliteyi değil ortalamayı esas alıyor.
Ovada makineyle daha kolay işlenebilen, daha düşük işçilik maliyetiyle toplanabilen ve dekar başına daha yüksek verim alınabilen üretimle; Giresun’un yamaçlarında daha düşük verimle, daha yüksek emekle ve daha ağır maliyetle üretilen kaliteli fındığı aynı fiyat mantığı içinde değerlendirmek, üretim gerçeğini görmezden gelmek anlamına geliyor.
Fındıkta artık fiyatın yalnızca serbest piyasa dengesi, sezonluk arz miktarı veya ortalama randıman üzerinden değil; dekar başına verim, arazi yapısı, üretim maliyeti, makineleşme imkânı, işçilik yükü, aroma, kalite ve menşe değeri üzerinden de şekillenmesi gerekiyor.
Giresun kalite fındığı için ayrı referans fiyat, kalite primi ve bölgesel maliyet farkını dikkate alan destek modeli kurulmadığı sürece, sürdürülebilirlik söylemi üreticinin gerçek hayatında karşılığını bulmaz.
Kalite yalnızca övgü cümleleriyle korunamaz; kalite, üreticinin gelirine yansımadığı, fiyat sisteminde ayrı değer görmediği ve piyasa içinde korunmadığı sürece zayıflar.
ŞİLİ YATIRIMI TÜRKİYE İÇİN STRATEJİK UYARIDIR
Türkiye kendi markasını ve kendi sürdürülebilirlik modelini kurmakta gecikirken, küresel fındık piyasası da yerinde durmuyor.
Ferrero’nun Şili’de fındık tedarik zincirini büyütmesi, Türkiye açısından yalnızca başka bir ülkede yapılan tarımsal yatırım olarak okunamaz. Bu gelişme, küresel fındık piyasasında risk dağıtma, alternatif üretim merkezleri oluşturma ve Türkiye’ye bağımlılığı azaltma stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Şili; geniş arazileri, mekanizasyona uygun üretim yapısı, gelişen işleme altyapısı ve küresel şirketlerin yatırımlarıyla fındıkta giderek daha görünür bir aktöre dönüşüyor. Dünya fındık piyasasında artık yalnızca Karadeniz’in üretim gücü belirleyici değildir. Küresel şirketler, tedarik güvenliğini artırmak için farklı ülkelerde üretim alanları oluşturuyor, standartlarını bu yeni alanlara taşıyor ve gelecek planlarını tek bir ülkeye bağımlı kalmayacak şekilde kuruyor.
Bu tablo Türkiye açısından açık bir uyarıdır. Giresun kalite fındığını ve Türkiye’nin üretim üstünlüğünü yalnızca “bizim fındığımız kalitelidir” cümlesiyle korumak mümkün değildir. Kaliteyi markaya dönüştüren, üreticiyi güçlendiren, işleme sanayisini büyüten, kooperatifleri ayağa kaldıran ve ihracatta katma değeri artıran bir ulusal strateji kurulmadığı sürece, Türkiye hammadde tedarikçisi konumuna sıkışma riskiyle karşı karşıya kalır.
FİSKOBİRLİK VE KOOPERATİF GÜCÜ YENİDEN MERKEZE ALINMALI
Fındıkta yaşanan temel sorunlardan biri, üreticinin piyasada güçlü ve kalıcı bir kurumsal denge mekanizmasından yoksun bırakılmasıdır.
Bu sorun çözülmeden ne Giresun kalite fındığı korunabilir ne de Türkiye kendi sürdürülebilirlik modelini sahada etkili hale getirebilir.
FİSKOBİRLİK’in tarihsel rolü bu nedenle yeniden hatırlanmalıdır.
FİSKOBİRLİK yalnızca ürün alan bir kurum değil, üretici lehine piyasa dengesi kuran, fiyat oluşumunda etkili olan, stok yönetimi yapabilen, sanayi yatırımıyla katma değer üretebilen ve üreticinin örgütlü gücünü temsil eden bir yapıydı.
Bugün fındık üreticisinin en büyük eksiklerinden biri, piyasa karşısında örgütlü pazarlık gücünün zayıflamış olmasıdır. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin sezonluk alım politikaları önemlidir; ancak tek başına kalıcı bir fındık düzeni kurmaya yetmez.
Fındıkta üreticiyi koruyacak yapı; yalnızca açıklanan taban fiyatla değil, kaliteye dayalı sınıflandırmayla, lisanslı depoculuğun gerçek anlamda işletilmesiyle, üretici kooperatiflerinin finansmana erişimiyle, yerli sanayinin güçlendirilmesiyle ve Fiskobirlik’in yeniden etkin bir piyasa aktörü haline getirilmesiyle kurulabilir.
Üretici örgütlenmeden, kalite sınıflandırması fiyat sistemine girmeden ve kooperatifler güçlü hale gelmeden, fındıkta sürdürülebilirlik söylemi üretici lehine kalıcı bir yapıya dönüşemez.
DESTEK MODELİ ÜRETİLEN FINDIK, KALİTE VE EKONOMİYE KAZANDIRILAN ÜRÜN ÜZERİNDEN KURULMALI
Fındık üreticisinin karşı karşıya olduğu maliyet yapısı artık eski destek modelleriyle açıklanamayacak kadar ağırlaşırken, Türkiye’nin fındıkta üretimi teşvik etmeyen, kaliteyi ödüllendirmeyen ve yalnızca bahçe varlığı üzerinden işleyen destek anlayışını yeniden ele alması gerekiyor.
İşçilik maliyetleri artıyor, gübre, ilaç, bakım ve taşıma giderleri yükseliyor, bahçeler yaşlanıyor, verim düşüyor, kahverengi kokarca gibi zararlılar üretim riskini büyütüyor, iklim değişikliği don, aşırı yağış, kuraklık ve hastalık baskısını artırıyor.
Buna karşılık üretim yapıp yapmadığına, bahçeye bakım verip vermediğine, ürünü ekonomiye kazandırıp kazandırmadığına ve kaliteli fındık üretip üretmediğine yeterince bakmayan destek anlayışı, üreticiyi daha iyi üretime yönlendirmekte yetersiz kalıyor.
Dünya tarım politikalarına bakıldığında desteklerin artık yalnızca arazi varlığına bağlanmadığı, üretimi, çevresel uyumu, kaliteyi, verimliliği, risk yönetimini ve ölçülebilir sonuçları dikkate alan daha seçici modellere doğru evrildiği görülüyor.
Avrupa Birliği’nde destekler çevre, iklim, doğal kaynakların korunması, organik tarım, hassas tarım ve koşulluluk ilkeleriyle birlikte ele alınırken; ABD’de ürün sigortası, gelir koruma ve risk yönetimi mekanizmaları üreticinin gerçek üretim riskini azaltan ana araçlardan biri olarak kullanılıyor. Bu örnekler, tarımsal desteğin yalnızca “araziye ödeme” değil, üretimi yönlendiren ve kaliteyi artıran bir politika aracı olarak tasarlanması gerektiğini gösteriyor.
Türkiye’de fındık için de benzer bir dönüşüm artık zorunludur. Üretim yapmadan, bahçeye bakım vermeden, verim ve kalite sorumluluğu taşımadan yalnızca fındık arazisine sahip olunduğu için destek alınan model, üreticiyi daha kaliteli fındık üretmeye teşvik etmez. Böyle bir yapı, aktif üreticiyi de pasif bahçe sahibini de aynı destek mantığı içinde değerlendirerek emeği, kaliteyi ve ekonomiye kazandırılan ürünü yeterince ayırmaz.
Fındıkta yeni destek modeli, üretilen ve kayıtlı biçimde ekonomiye kazandırılan fındık miktarı üzerinden kurulmalıdır. Destek, yalnızca bahçenin tapusuna ya da dekarına değil; üreticinin bahçeye bakım yapmasına, ürününü kayıtlı sisteme sokmasına, kaliteyi yükseltmesine, zararlılarla mücadele etmesine, kurutma ve depolama şartlarını iyileştirmesine, verimi artırmasına ve Giresun kalite fındığı gibi menşe değeri yüksek ürünleri korumasına bağlanmalıdır.
Bu modelde destek, üreticiyi tembelliğe değil üretime yönlendirmelidir. Bahçesine bakmayan, ürününü kayıt altına almayan, kalite standardına uymayan ve fındığı ekonomiye kazandırmayan yapı ile bahçesinde emek veren, üretim yapan, kaliteli ürün çıkaran ve piyasaya kayıtlı ürün sunan üretici aynı şekilde desteklenmemelidir. Aksi halde destek politikası, üretimi büyüten ve kaliteyi koruyan bir araç olmaktan çıkar; verimsizliği, kayıt dışılığı ve düşük kaliteyi sürdürmeye yarayan pasif bir ödeme sistemine dönüşür.
Giresun kalite fındığı açısından bu dönüşüm daha da önemlidir. Eğimli arazide, düşük dekar verimiyle, yüksek işçilik maliyetiyle ve büyük ölçüde elle üretim yapan Giresunlu üretici; ova koşullarında daha kolay işlenen, makineleşmeye daha uygun ve daha yüksek verim alınabilen üretim alanlarıyla aynı destek mantığı içinde değerlendirilmemelidir. Destek sistemi, dekar başına verimi, arazi yapısını, üretim maliyetini, işçilik yükünü, kalite farkını, aroma değerini ve menşe üstünlüğünü birlikte dikkate almalıdır.
Fındıkta destek üretim miktarına bağlanırken, bu model yalnızca kilogramı artıran bir anlayışa da indirgenmemelidir. Aksi halde kalite yerine yalnızca hacim teşvik edilir. Bu nedenle destek sistemi iki ayaklı kurulmalıdır: Birinci ayakta kayıtlı olarak ekonomiye kazandırılan fındık kilogramı dikkate alınmalı, ikinci ayakta ise kalite primi, Giresun kalite farkı, randıman, kurutma standardı, zararlı kaynaklı kalite kaybının önlenmesi, izlenebilirlik ve sürdürülebilir üretim koşulları desteklenmelidir.
Böyle bir model hem üreticiyi üretime bağlar hem de kaliteli fındık üretimini ödüllendirir. Üretici daha iyi bakım yaptığında, bahçesini yenilediğinde, zararlılarla zamanında mücadele ettiğinde, ürününü doğru kuruttuğunda, kayıtlı sisteme soktuğunda ve kalite standardını yükselttiğinde daha fazla destek alacağını bilirse, destek politikası gerçek anlamda üretimi dönüştüren bir güce dönüşür.
Fındıkta yeni destek anlayışı, üreticinin üzerinde artan kayıt, denetim ve uyum yükümlülüklerini de karşılıksız bırakmamalıdır. Üreticiden izlenebilirlik isteniyorsa, bunun karşılığında fiyat avantajı sağlanmalıdır. Kalite standardı isteniyorsa, kalite primi verilmelidir. Sürdürülebilir üretim bekleniyorsa, teknik destek, finansman, sigorta desteği ve pazarlama güvencesi birlikte sunulmalıdır.
Türkiye’nin fındık politikası artık “bahçe var, destek var” kolaylığından çıkıp “üretim var, kalite var, kayıt var, ekonomiye katkı var, destek var” anlayışına geçmelidir. Fındıkta destek, üreticiyi bahçede tutan, kaliteli üretime yönlendiren, kayıtlı ekonomiyi güçlendiren, Giresun kalite fındığını ayrı değer olarak koruyan ve Türkiye’nin dünya fındık liderliğini sürdürülebilir hale getiren bir araç olarak yeniden tasarlanmalıdır.
ZİRAİ SİGORTA FINDIĞIN YENİ RİSKLERİNE GÖRE YENİDEN ŞEKİLLENMELİ
Fındıkta üreticiyi zorlayan tablo yalnızca fiyat ve maliyet baskısıyla sınırlı değildir.
İklim değişikliğiyle birlikte don, aşırı yağış, kuraklık, fırtına, dolu, hastalık ve zararlı riski daha sık, daha sert ve daha öngörülemez hale gelirken, kahverengi kokarca gibi üretimi doğrudan tehdit eden yeni zararlıların sahada yarattığı kayıp da mevcut sigorta ve destek modellerinin yeniden ele alınmasını zorunlu kılıyor.
Üretici bir yandan artan işçilik, gübre, ilaçlama, bakım ve taşıma maliyetleriyle mücadele ederken, diğer yandan ürününü daha bahçedeyken kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu risklerin üreticinin tek başına taşıyabileceği sınırları aşması, zirai sigortanın yalnızca poliçe düzenleyen bir sistem olarak değil, üreticinin bahçede kalmasını sağlayacak stratejik bir güvence mekanizması olarak yeniden kurgulanmasını gerektiriyor.
Giresun gibi eğimli arazilerde, parçalı bahçelerde ve yüksek işçilik maliyetiyle üretim yapılan bölgelerde risk aynı olmadığı gibi, zararın üretici üzerindeki etkisi de aynı değildir. Bu nedenle fındıkta zirai sigorta modeli; bölgesel üretim koşullarını, arazi yapısını, kalite farkını, iklim baskısını, zararlı yoğunluğunu ve üreticinin gelir kaybını birlikte değerlendiren daha adil bir yapıya kavuşturulmalıdır.
Bugünkü koşullarda yalnızca belirli afet başlıklarına sıkışan, üreticinin gerçek gelir kaybını tam olarak karşılamayan ve özellikle kalite kaybını yeterince hesaba katmayan sigorta yaklaşımı, fındık üreticisinin yaşadığı yeni gerçekliği karşılamada yetersiz kalır.
Fındıkta zarar yalnızca dalda dökülen ürünle ölçülemez; randıman düşüşü, kalite kaybı, lekelenme, zararlı kaynaklı iç bozulma, kurutma sorunu ve pazarda fiyat kırılmasına yol açan her etki üreticinin gelirini doğrudan azaltır.
Fındıkta zirai sigorta sistemi, ürün miktarını korumanın yanında kaliteyi ve üretici gelirini de güvence altına alacak biçimde yeniden düzenlenmelidir. Prim destekleri artırılmalı, küçük üreticinin sigortaya erişimi kolaylaştırılmalı, hasar tespit süreçleri hızlandırılmalı, eksper değerlendirmeleri bölgenin üretim gerçekliğine göre yapılmalı ve kahverengi kokarca gibi yeni risklerin üretici gelirinde yarattığı kayıp ayrı bir başlık olarak ele alınmalıdır.
Türkiye’nin fındık politikası; fiyatı, desteği, kooperatifçiliği, kalite primini ve zirai sigortayı birbirinden kopuk başlıklar olarak değil, üreticinin gelir güvencesini sağlayacak bütünlüklü bir sistem olarak ele almak zorundadır. Fındık üreticisini iklim krizinin, zararlı baskısının ve piyasa dalgalanmasının karşısında yalnız bırakan bir modelle ne Giresun kalite fındığı korunabilir ne de Türkiye’nin dünya fındık liderliği sürdürülebilir hale getirilebilir.
FINDIKTA SON HALKA: ÜRETİCİNİN BAHÇEDE KALMASI
Fındıkta sürdürülebilirlik, marka, kalite, sigorta, destek, kooperatifçilik ve fiyat politikası en sonunda aynı soruya bağlanıyor: Üretici bahçede kalabilecek mi?
Üretici emeğinin karşılığını alamazsa gençler köye kalmaz, dönmez. Gençler köye kalmazsa bahçeler yaşlanır. Bahçeler yaşlanırsa verim düşer. Verim düşerse kalite zayıflar. Kalite zayıflarsa Türkiye’nin küresel üstünlüğü zarar görür.
Bu zincir yalnızca ekonomik bir kayıp değildir. Aynı zamanda sosyal, kültürel ve stratejik bir kayıptır.
Giresun’da fındık, sadece tarımsal ürün değildir.
Ailenin geçimidir. Köyün ayakta kalmasıdır. Göçün yavaşlamasıdır. Yerel ekonominin dönmesidir. Esnafın nefes almasıdır. Bölgenin üretim kültürünün devam etmesidir.
Bu nedenle fındık politikası yalnızca sezonluk fiyat açıklamalarına sıkıştırılamaz. Fındık, Türkiye’nin tarımsal strateji dosyası olarak ele alınmalıdır.
TÜRKİYE FINDIKTA KENDİ SÖZÜNÜ SÖYLEMELİ
Ferrero’nun sürdürülebilirlik zirvesi, Türkiye’ye fındıkta yeni dönemin kapıda olmadığını, çoktan başladığını gösteriyor. Bu yeni dönemde izlenebilirlik var, dijital kayıt var, sosyal uygunluk var, iyi tarım standardı var, çocuk işçiliğiyle mücadele var, küresel tedarik güvenliği var, alternatif üretim ülkeleri var ve büyük alıcıların sahadaki etkisi her geçen gün daha görünür hale geliyor.
Türkiye bu tabloyu yalnızca dışarıdan izlerse, fındığın geleceğinde standartları başkaları belirler. Türkiye bu süreci üretici lehine yönetirse, dünya fındık piyasasındaki liderliğini daha güçlü bir zemine taşıyabilir.
Bunun yolu şirket karşıtlığıyla da şirketlerin belirlediği düzene teslim olmakla da kurulamaz.
Bunun yolu, üreticiyi merkeze alan kamusal akıl, güçlü kooperatifçilik, kaliteye dayalı fiyatlama, Giresun kalite fındığı için ayrı politika, etkin Fiskobirlik, yerli işleme sanayisi, katma değerli ihracat, zirai sigorta reformu ve üreticiye gelir güvencesi sağlayan ulusal fındık stratejisidir.
Fındıkta sürdürülebilirlik, üreticinin gelirini, emeğini ve pazarlık gücünü büyüttüğü ölçüde anlamlıdır. Üretici kaybederken tedarik zinciri güçleniyorsa, orada sürdürülebilirlikten değil, üreticiyi daha zayıf hale getiren yeni bir bağımlılık düzeninden söz edilir.
Türkiye’nin fındıkta geleceği, zirve salonlarında kurulan cümlelerden çok, üreticinin bahçesinde kalıp kalamayacağı, Giresun kalite fındığının hak ettiği değeri alıp alamayacağı, sürdürülebilirlik standardını kimin belirleyeceği ve kamunun bu stratejik ürünü nasıl koruyacağı sorularının yanıtında şekillenecektir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ömür Yüksel
GİRESUN KALİTE FINDIK İÇİN YENİ BİR YOL ŞART
FERRERO’NUN FINDIK ZİRVESİNDEN TÜRKİYE’NİN FINDIK GELECEĞİNE:
GİRESUN KALİTE FINDIK İÇİN YENİ BİR YOL ŞART
B Sınıfı İş Güvenliği Uzmanı, Siyaset Bilimci,
Ferrero Fındık ve Sürdürülebilirlik Akademisi’nin İstanbul’da düzenlediği Sürdürülebilir Fındık Zirvesi, Türkiye’de fındık meselesinin artık yalnızca sezonluk fiyat, rekolte ve ihracat geliri üzerinden okunamayacak kadar geniş bir ekonomik, sosyal ve stratejik alana taşındığını bir kez daha gösterdi.
Bu zirve, ilk bakışta iyi tarım uygulamaları, izlenebilirlik, sosyal uygunluk, çocuk işçiliğiyle mücadele, üretici deneyimi, bahçe yönetimi ve sürdürülebilirlik başlıkları etrafında düzenlenen teknik bir toplantı gibi görünse de, fındığın geleceği açısından çok daha büyük bir soruyu gündeme taşıyor:
Türkiye fındıkta kendi standardını, kendi markasını ve kendi sürdürülebilirlik modelini mi kuracak, yoksa küresel alıcıların belirlediği sisteme uyum sağlayan üretici ülke konumunda mı kalacak?
Artık fındığı ve fındık sektörünü yalnızca “kaç ton üretildi, kaç liradan satıldı, ihracattan ne kadar gelir elde edildi” sorularıyla açıklamanın yeterli olmadığı; üretimin kimin lehine dönüştüğü, standartları kimin koyduğu, maliyeti kimin taşıdığı, kazancın kimde toplandığı ve üreticinin bu yeni düzende hangi güçle masada yer aldığı sorularının da öne çıktığı yeni bir dünya düzeni var.
Bu nedenle Ferrero’nun zirvesini yalnızca bir şirket etkinliği olarak görmek eksik kalır.
Bu toplantı, fındıkta küresel tedarik zincirinin nasıl yeniden kurulduğunu, büyük alıcıların üretim sahası üzerindeki etkisinin nasıl arttığını ve Türkiye’nin bu süreçte kendi fındık politikasını nasıl şekillendirmesi gerektiğini gösteren önemli bir işarettir.
SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK SÖYLEMİYLE BAŞLAYAN YENİ DÖNEM
Fındıkta sürdürülebilirlik bugün yalnızca bahçe bakımı, verim artışı, zirai mücadele veya toprak sağlığı anlamına gelmiyor.
Ürünün hangi koşullarda üretildiği, mevsimlik tarım işçilerinin nasıl çalıştığı, çocuk işçiliği riskinin nasıl önlendiği, üreticinin hangi teknik standartlara uyduğu, ürünün hangi aşamalardan geçerek alıcıya ulaştığı ve bütün bu sürecin nasıl kayıt altına alındığı da artık aynı başlığın içinde değerlendiriliyor.
Dünya gıda piyasalarında izlenebilirlik, sosyal uygunluk ve çevresel sorumluluk giderek daha güçlü bir zorunluluk haline gelirken, fındık gibi büyük ölçüde küçük üreticiye dayanan bir üründe bu dönüşümün sahaya nasıl yansıyacağı daha önemli hale geliyor.
İyi tarım uygulamalarından kahverengi kokarcayla mücadeleye, bahçelerin yaşlanmasından verim düşüklüğüne, iklim stresinden mevsimlik tarım işçilerinin barınma, ulaşım, sağlık, güvenlik ve çalışma koşullarına kadar uzanan her konu, fındığın geleceğini doğrudan etkileyen aynı zincirin parçalarıdır.
Ancak bu zincir üreticinin gelirini artırmıyor, maliyetini düşürmüyor, pazarlık gücünü büyütmüyor ve ürüne hak ettiği kalite fiyatını kazandırmıyorsa, sürdürülebilirlik sahada üretici için karşılığı zayıf bir kavrama dönüşür.
Çünkü üretici kazanamadığı bir sistemde bahçesini yenileyemez, işçisine daha iyi koşul sağlayamaz, zirai mücadeleyi zamanında yapamaz, kurutma ve depolama kalitesini yükseltemez, üretimde kalma iradesini koruyamaz.
Fındıkta çevresel ve sosyal sürdürülebilirliğin gerçek anlamda kurulabilmesi, ekonomik sürdürülebilirliğin üretici lehine sağlanmasına bağlıdır. Üreticinin ayakta kalmadığı, gelir elde edemediği ve bahçeye yatırım yapamadığı bir sistemde sürdürülebilirlik, raporlarda güçlü görünen ancak sahada zayıf kalan bir başlığa dönüşür.
STANDARTLARIN KİM TARAFINDAN KURULDUĞU BELİRLEYİCİ HALE GELİYOR
Ferrero gibi küresel şirketlerin fındık tedarik zincirinde izlenebilirlik, iyi tarım, sosyal uygunluk ve dijital kayıt sistemlerini öne çıkarması, dünya ticaretinin geldiği nokta açısından anlaşılabilir bir gelişmedir.
Gıda sanayisi artık yalnızca ürüne değil, ürünün hangi koşullarda üretildiğine de bakıyor.
Tüketici pazarları, uluslararası şirketler ve büyük markalar, tedarik zincirinde sosyal ve çevresel sorumluluk başlıklarını daha görünür hale getiriyor.
Türkiye açısından asıl belirleyici olan mesele ise bu standartların üreticiyle birlikte mi, yoksa üreticinin üzerinde yeni bir baskı alanı oluşturacak şekilde mi kurulduğudur.
Bir şirket hem büyük alıcı konumunda olacak hem sahada üreticiyle doğrudan ilişki kuracak hem sürdürülebilirlik standardı belirleyecek hem izlenebilirlik zinciri oluşturacak hem de küresel ölçekte alternatif üretim ülkelerine yatırım yapacaksa, bu tablo yalnızca teknik destek programı olarak değerlendirilemez.
Bu yapı, fındık piyasasının sessiz biçimde yeniden düzenlendiğini de gösterir.
Üretici bu yeni düzene güçlü kooperatiflerle, kamu politikasıyla, kaliteye dayalı fiyat güvencesiyle ve örgütlü pazarlık mekanizmasıyla dahil edilmezse; standartlar üreticiyi koruyan değil, üreticiyi küresel alıcıya daha bağımlı hale getiren bir yapıya dönüşebilir.
TÜRKİYE KENDİ SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK MODELİNİ KURMAK ZORUNDA
Fındıkta sürdürülebilirlik başlığı, dış alıcıların ve küresel şirketlerin belirlediği uygulama takvimine bırakılamayacak kadar stratejik bir konudur.
Ferrero veya benzeri büyük alıcıların izlenebilirlik, iyi tarım, sosyal uygunluk ve tedarik güvenliği üzerinden kurduğu sistemler kendi ticari öncelikleri açısından anlaşılabilir olsa da Türkiye’nin fındık politikasının ana zemini bu şirketlerin sürdürülebilirlik programları olamaz.
Dış alıcı merkezli sürdürülebilirlik modeli uzun vadede üreticinin gelirini, kalite farkını, bölgesel maliyetini ve pazarlık gücünü garanti altına almaz.
Bu modelde standartlar çoğu zaman alıcının tedarik güvenliği, marka itibarı ve küresel pazardaki uyum zorunlulukları üzerinden şekillenirken; üreticinin verim düşüklüğü, yüksek işçilik maliyeti, eğimli arazi koşulları, zararlı baskısı, iklim riski ve gelir kaybı aynı ağırlıkta değerlendirilmez.
Türkiye’nin yapması gereken, dış alıcıların sürdürülebilirlik şartlarına uyum sağlayan pasif üretici ülkesi konumunda kalmak değil; kendi sürdürülebilirlik kurumlarını, kendi kalite standardını, kendi izlenebilirlik sistemini ve kendi üretici merkezli denetim modelini kurmaktır.
Bu yönde kamu kurumları, sürdürülebilirlik alanında çalışan ulusal kuruluşlar, üniversiteler, ziraat odaları, üretici örgütleri, kooperatifler, Fiskobirlik, yerel yönetimler ve ihracatçı birlikleri aynı hedef etrafında buluşmalıdır.
Giresun kalite fındığının menşe değeri, aroma üstünlüğü, yamaç üretimi, düşük dekar verimi, yüksek emek maliyeti ve sosyal üretim yapısı Türkiye’nin kendi sürdürülebilirlik standardının merkezine yerleştirilmelidir.
Sürdürülebilirlik yalnızca alıcının ürünü takip ettiği bir izlenebilirlik sistemi olarak kurulursa üretici için eksik kalır.
Bu sistem aynı zamanda üreticinin emeğini, maliyetini, gelir hakkını, kalite farkını ve bölgesel üretim zorluğunu da görünür kılmalıdır. Ürün izlenebilir olacaksa, üreticinin kaybı da izlenebilir olmalıdır. Kalite belgelenecekse, kaliteyi üreten emeğin fiyat karşılığı da güvence altına alınmalıdır.
Türkiye fındıkta dünya lideriyse, sürdürülebilirlikte de kendi sözünü söylemek zorundadır. Aksi halde üretici, kendi bahçesinde ürettiği stratejik ürünün geleceğini başkalarının belirlediği standartlara göre yönetmek zorunda kalır.
GİRESUN KALİTE FINDIK İÇİN MARKA VE MENŞE POLİTİKASI ŞART
Türkiye’nin kendi sürdürülebilirlik modelini kurması gerektiği noktada Giresun kalite fındığı ayrı bir yerde duruyor. Çünkü Giresun kalite fındığı yalnızca Türkiye fındık üretiminin bir parçası değil; aroması, işlenme kabiliyeti, geleneksel üretim kültürü, menşe değeri ve coğrafi niteliğiyle ayrı fiyatlanması gereken stratejik bir üründür.
Giresun kalite fındığı, küresel şirketlerin tedarik zincirine ham madde sağlayan sıradan bir ürün gibi ele alınamaz. Bu ürünün geleceği, ancak Giresun merkezli güçlü bir marka, kalite standardı, izlenebilirlik sistemi ve üretici gelirini koruyan fiyat politikasıyla güvence altına alınabilir.
Türkiye’nin ve özellikle Giresun’un burada yapması gereken, başka bir aktörün sürdürülebilirlik planına uyum sağlayan üretici konumuna razı olmak değil; kendi markasını, kendi kalite standardını, kendi izlenebilirlik sistemini ve kendi üretici odaklı sürdürülebilirlik modelini kurmaktır.
Giresun kalite fındığı için kurulacak modelde izlenebilirlik yalnızca alıcının ürünü takip etmesi için değil, üreticinin emeğinin, maliyetinin, kalite farkının ve gelir hakkının görünür hale gelmesi için kullanılmalıdır. Kalite standardı yalnızca sanayicinin ihtiyacına göre değil, Giresun kalite fındığının aroma, menşe, üretim zorluğu, verim düşüklüğü ve emek yoğunluğu dikkate alınarak belirlenmelidir.
Giresun kalite fındığı için asıl hedef, küresel markaların ham madde deposu olmak değil; kendi adıyla, kendi standardıyla, kendi üretici gücüyle ve kendi marka değeriyle dünya pazarında yer almaktır. Türkiye bunu başaramazsa, sürdürülebilirlik adı altında kurulan her yeni sistem üreticiyi güçlendirmek yerine, üreticiyi başkalarının belirlediği kurallara daha bağımlı hale getirir.
YAMAÇTA ELLE ÜRETİLEN FINDIKLA OVADA MAKİNELEŞEN ÜRETİM AYNI FİYATA SIĞMAZ
Giresun kalite fındığının ayrı değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyan en önemli farklardan biri üretim koşullarıdır.
Giresun’da fındık büyük ölçüde eğimli ve parçalı arazilerde, yamaç bahçelerinde, yoğun insan emeğine dayalı ve yüksek maliyetli bir üretim modeliyle yetiştiriliyor. Buna karşılık ova karakteri taşıyan bölgelerde arazi yapısı makineleşmeye daha uygun olduğu için budamadan bakıma, ilaçlamadan hasada kadar birçok aşamada maliyet ve iş gücü avantajı oluşabiliyor.
Bu fark doğrudan verime, maliyete ve üreticinin gelirine yansıyor.
Giresun’da yamaçlarda elle üretilen, daha zor koşullarda toplanan ve dekar başına daha düşük miktarlarda elde edilen fındık, aroma ve kalite değeriyle piyasada daha yüksek karşılık bulması gereken bir ürünken, mevcut fiyat düzeni çoğu zaman kaliteyi değil ortalamayı esas alıyor.
Ovada makineyle daha kolay işlenebilen, daha düşük işçilik maliyetiyle toplanabilen ve dekar başına daha yüksek verim alınabilen üretimle; Giresun’un yamaçlarında daha düşük verimle, daha yüksek emekle ve daha ağır maliyetle üretilen kaliteli fındığı aynı fiyat mantığı içinde değerlendirmek, üretim gerçeğini görmezden gelmek anlamına geliyor.
Fındıkta artık fiyatın yalnızca serbest piyasa dengesi, sezonluk arz miktarı veya ortalama randıman üzerinden değil; dekar başına verim, arazi yapısı, üretim maliyeti, makineleşme imkânı, işçilik yükü, aroma, kalite ve menşe değeri üzerinden de şekillenmesi gerekiyor.
Giresun kalite fındığı için ayrı referans fiyat, kalite primi ve bölgesel maliyet farkını dikkate alan destek modeli kurulmadığı sürece, sürdürülebilirlik söylemi üreticinin gerçek hayatında karşılığını bulmaz.
Kalite yalnızca övgü cümleleriyle korunamaz; kalite, üreticinin gelirine yansımadığı, fiyat sisteminde ayrı değer görmediği ve piyasa içinde korunmadığı sürece zayıflar.
ŞİLİ YATIRIMI TÜRKİYE İÇİN STRATEJİK UYARIDIR
Türkiye kendi markasını ve kendi sürdürülebilirlik modelini kurmakta gecikirken, küresel fındık piyasası da yerinde durmuyor.
Ferrero’nun Şili’de fındık tedarik zincirini büyütmesi, Türkiye açısından yalnızca başka bir ülkede yapılan tarımsal yatırım olarak okunamaz. Bu gelişme, küresel fındık piyasasında risk dağıtma, alternatif üretim merkezleri oluşturma ve Türkiye’ye bağımlılığı azaltma stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Şili; geniş arazileri, mekanizasyona uygun üretim yapısı, gelişen işleme altyapısı ve küresel şirketlerin yatırımlarıyla fındıkta giderek daha görünür bir aktöre dönüşüyor. Dünya fındık piyasasında artık yalnızca Karadeniz’in üretim gücü belirleyici değildir. Küresel şirketler, tedarik güvenliğini artırmak için farklı ülkelerde üretim alanları oluşturuyor, standartlarını bu yeni alanlara taşıyor ve gelecek planlarını tek bir ülkeye bağımlı kalmayacak şekilde kuruyor.
Bu tablo Türkiye açısından açık bir uyarıdır. Giresun kalite fındığını ve Türkiye’nin üretim üstünlüğünü yalnızca “bizim fındığımız kalitelidir” cümlesiyle korumak mümkün değildir. Kaliteyi markaya dönüştüren, üreticiyi güçlendiren, işleme sanayisini büyüten, kooperatifleri ayağa kaldıran ve ihracatta katma değeri artıran bir ulusal strateji kurulmadığı sürece, Türkiye hammadde tedarikçisi konumuna sıkışma riskiyle karşı karşıya kalır.
FİSKOBİRLİK VE KOOPERATİF GÜCÜ YENİDEN MERKEZE ALINMALI
Fındıkta yaşanan temel sorunlardan biri, üreticinin piyasada güçlü ve kalıcı bir kurumsal denge mekanizmasından yoksun bırakılmasıdır.
Bu sorun çözülmeden ne Giresun kalite fındığı korunabilir ne de Türkiye kendi sürdürülebilirlik modelini sahada etkili hale getirebilir.
FİSKOBİRLİK’in tarihsel rolü bu nedenle yeniden hatırlanmalıdır.
FİSKOBİRLİK yalnızca ürün alan bir kurum değil, üretici lehine piyasa dengesi kuran, fiyat oluşumunda etkili olan, stok yönetimi yapabilen, sanayi yatırımıyla katma değer üretebilen ve üreticinin örgütlü gücünü temsil eden bir yapıydı.
Bugün fındık üreticisinin en büyük eksiklerinden biri, piyasa karşısında örgütlü pazarlık gücünün zayıflamış olmasıdır. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin sezonluk alım politikaları önemlidir; ancak tek başına kalıcı bir fındık düzeni kurmaya yetmez.
Fındıkta üreticiyi koruyacak yapı; yalnızca açıklanan taban fiyatla değil, kaliteye dayalı sınıflandırmayla, lisanslı depoculuğun gerçek anlamda işletilmesiyle, üretici kooperatiflerinin finansmana erişimiyle, yerli sanayinin güçlendirilmesiyle ve Fiskobirlik’in yeniden etkin bir piyasa aktörü haline getirilmesiyle kurulabilir.
Üretici örgütlenmeden, kalite sınıflandırması fiyat sistemine girmeden ve kooperatifler güçlü hale gelmeden, fındıkta sürdürülebilirlik söylemi üretici lehine kalıcı bir yapıya dönüşemez.
DESTEK MODELİ ÜRETİLEN FINDIK, KALİTE VE EKONOMİYE KAZANDIRILAN ÜRÜN ÜZERİNDEN KURULMALI
Fındık üreticisinin karşı karşıya olduğu maliyet yapısı artık eski destek modelleriyle açıklanamayacak kadar ağırlaşırken, Türkiye’nin fındıkta üretimi teşvik etmeyen, kaliteyi ödüllendirmeyen ve yalnızca bahçe varlığı üzerinden işleyen destek anlayışını yeniden ele alması gerekiyor.
İşçilik maliyetleri artıyor, gübre, ilaç, bakım ve taşıma giderleri yükseliyor, bahçeler yaşlanıyor, verim düşüyor, kahverengi kokarca gibi zararlılar üretim riskini büyütüyor, iklim değişikliği don, aşırı yağış, kuraklık ve hastalık baskısını artırıyor.
Buna karşılık üretim yapıp yapmadığına, bahçeye bakım verip vermediğine, ürünü ekonomiye kazandırıp kazandırmadığına ve kaliteli fındık üretip üretmediğine yeterince bakmayan destek anlayışı, üreticiyi daha iyi üretime yönlendirmekte yetersiz kalıyor.
Dünya tarım politikalarına bakıldığında desteklerin artık yalnızca arazi varlığına bağlanmadığı, üretimi, çevresel uyumu, kaliteyi, verimliliği, risk yönetimini ve ölçülebilir sonuçları dikkate alan daha seçici modellere doğru evrildiği görülüyor.
Avrupa Birliği’nde destekler çevre, iklim, doğal kaynakların korunması, organik tarım, hassas tarım ve koşulluluk ilkeleriyle birlikte ele alınırken; ABD’de ürün sigortası, gelir koruma ve risk yönetimi mekanizmaları üreticinin gerçek üretim riskini azaltan ana araçlardan biri olarak kullanılıyor. Bu örnekler, tarımsal desteğin yalnızca “araziye ödeme” değil, üretimi yönlendiren ve kaliteyi artıran bir politika aracı olarak tasarlanması gerektiğini gösteriyor.
Türkiye’de fındık için de benzer bir dönüşüm artık zorunludur. Üretim yapmadan, bahçeye bakım vermeden, verim ve kalite sorumluluğu taşımadan yalnızca fındık arazisine sahip olunduğu için destek alınan model, üreticiyi daha kaliteli fındık üretmeye teşvik etmez. Böyle bir yapı, aktif üreticiyi de pasif bahçe sahibini de aynı destek mantığı içinde değerlendirerek emeği, kaliteyi ve ekonomiye kazandırılan ürünü yeterince ayırmaz.
Fındıkta yeni destek modeli, üretilen ve kayıtlı biçimde ekonomiye kazandırılan fındık miktarı üzerinden kurulmalıdır. Destek, yalnızca bahçenin tapusuna ya da dekarına değil; üreticinin bahçeye bakım yapmasına, ürününü kayıtlı sisteme sokmasına, kaliteyi yükseltmesine, zararlılarla mücadele etmesine, kurutma ve depolama şartlarını iyileştirmesine, verimi artırmasına ve Giresun kalite fındığı gibi menşe değeri yüksek ürünleri korumasına bağlanmalıdır.
Bu modelde destek, üreticiyi tembelliğe değil üretime yönlendirmelidir. Bahçesine bakmayan, ürününü kayıt altına almayan, kalite standardına uymayan ve fındığı ekonomiye kazandırmayan yapı ile bahçesinde emek veren, üretim yapan, kaliteli ürün çıkaran ve piyasaya kayıtlı ürün sunan üretici aynı şekilde desteklenmemelidir. Aksi halde destek politikası, üretimi büyüten ve kaliteyi koruyan bir araç olmaktan çıkar; verimsizliği, kayıt dışılığı ve düşük kaliteyi sürdürmeye yarayan pasif bir ödeme sistemine dönüşür.
Giresun kalite fındığı açısından bu dönüşüm daha da önemlidir. Eğimli arazide, düşük dekar verimiyle, yüksek işçilik maliyetiyle ve büyük ölçüde elle üretim yapan Giresunlu üretici; ova koşullarında daha kolay işlenen, makineleşmeye daha uygun ve daha yüksek verim alınabilen üretim alanlarıyla aynı destek mantığı içinde değerlendirilmemelidir. Destek sistemi, dekar başına verimi, arazi yapısını, üretim maliyetini, işçilik yükünü, kalite farkını, aroma değerini ve menşe üstünlüğünü birlikte dikkate almalıdır.
Fındıkta destek üretim miktarına bağlanırken, bu model yalnızca kilogramı artıran bir anlayışa da indirgenmemelidir. Aksi halde kalite yerine yalnızca hacim teşvik edilir. Bu nedenle destek sistemi iki ayaklı kurulmalıdır: Birinci ayakta kayıtlı olarak ekonomiye kazandırılan fındık kilogramı dikkate alınmalı, ikinci ayakta ise kalite primi, Giresun kalite farkı, randıman, kurutma standardı, zararlı kaynaklı kalite kaybının önlenmesi, izlenebilirlik ve sürdürülebilir üretim koşulları desteklenmelidir.
Böyle bir model hem üreticiyi üretime bağlar hem de kaliteli fındık üretimini ödüllendirir. Üretici daha iyi bakım yaptığında, bahçesini yenilediğinde, zararlılarla zamanında mücadele ettiğinde, ürününü doğru kuruttuğunda, kayıtlı sisteme soktuğunda ve kalite standardını yükselttiğinde daha fazla destek alacağını bilirse, destek politikası gerçek anlamda üretimi dönüştüren bir güce dönüşür.
Fındıkta yeni destek anlayışı, üreticinin üzerinde artan kayıt, denetim ve uyum yükümlülüklerini de karşılıksız bırakmamalıdır. Üreticiden izlenebilirlik isteniyorsa, bunun karşılığında fiyat avantajı sağlanmalıdır. Kalite standardı isteniyorsa, kalite primi verilmelidir. Sürdürülebilir üretim bekleniyorsa, teknik destek, finansman, sigorta desteği ve pazarlama güvencesi birlikte sunulmalıdır.
Türkiye’nin fındık politikası artık “bahçe var, destek var” kolaylığından çıkıp “üretim var, kalite var, kayıt var, ekonomiye katkı var, destek var” anlayışına geçmelidir. Fındıkta destek, üreticiyi bahçede tutan, kaliteli üretime yönlendiren, kayıtlı ekonomiyi güçlendiren, Giresun kalite fındığını ayrı değer olarak koruyan ve Türkiye’nin dünya fındık liderliğini sürdürülebilir hale getiren bir araç olarak yeniden tasarlanmalıdır.
ZİRAİ SİGORTA FINDIĞIN YENİ RİSKLERİNE GÖRE YENİDEN ŞEKİLLENMELİ
Fındıkta üreticiyi zorlayan tablo yalnızca fiyat ve maliyet baskısıyla sınırlı değildir.
İklim değişikliğiyle birlikte don, aşırı yağış, kuraklık, fırtına, dolu, hastalık ve zararlı riski daha sık, daha sert ve daha öngörülemez hale gelirken, kahverengi kokarca gibi üretimi doğrudan tehdit eden yeni zararlıların sahada yarattığı kayıp da mevcut sigorta ve destek modellerinin yeniden ele alınmasını zorunlu kılıyor.
Üretici bir yandan artan işçilik, gübre, ilaçlama, bakım ve taşıma maliyetleriyle mücadele ederken, diğer yandan ürününü daha bahçedeyken kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu risklerin üreticinin tek başına taşıyabileceği sınırları aşması, zirai sigortanın yalnızca poliçe düzenleyen bir sistem olarak değil, üreticinin bahçede kalmasını sağlayacak stratejik bir güvence mekanizması olarak yeniden kurgulanmasını gerektiriyor.
Giresun gibi eğimli arazilerde, parçalı bahçelerde ve yüksek işçilik maliyetiyle üretim yapılan bölgelerde risk aynı olmadığı gibi, zararın üretici üzerindeki etkisi de aynı değildir. Bu nedenle fındıkta zirai sigorta modeli; bölgesel üretim koşullarını, arazi yapısını, kalite farkını, iklim baskısını, zararlı yoğunluğunu ve üreticinin gelir kaybını birlikte değerlendiren daha adil bir yapıya kavuşturulmalıdır.
Bugünkü koşullarda yalnızca belirli afet başlıklarına sıkışan, üreticinin gerçek gelir kaybını tam olarak karşılamayan ve özellikle kalite kaybını yeterince hesaba katmayan sigorta yaklaşımı, fındık üreticisinin yaşadığı yeni gerçekliği karşılamada yetersiz kalır.
Fındıkta zarar yalnızca dalda dökülen ürünle ölçülemez; randıman düşüşü, kalite kaybı, lekelenme, zararlı kaynaklı iç bozulma, kurutma sorunu ve pazarda fiyat kırılmasına yol açan her etki üreticinin gelirini doğrudan azaltır.
Fındıkta zirai sigorta sistemi, ürün miktarını korumanın yanında kaliteyi ve üretici gelirini de güvence altına alacak biçimde yeniden düzenlenmelidir. Prim destekleri artırılmalı, küçük üreticinin sigortaya erişimi kolaylaştırılmalı, hasar tespit süreçleri hızlandırılmalı, eksper değerlendirmeleri bölgenin üretim gerçekliğine göre yapılmalı ve kahverengi kokarca gibi yeni risklerin üretici gelirinde yarattığı kayıp ayrı bir başlık olarak ele alınmalıdır.
Türkiye’nin fındık politikası; fiyatı, desteği, kooperatifçiliği, kalite primini ve zirai sigortayı birbirinden kopuk başlıklar olarak değil, üreticinin gelir güvencesini sağlayacak bütünlüklü bir sistem olarak ele almak zorundadır. Fındık üreticisini iklim krizinin, zararlı baskısının ve piyasa dalgalanmasının karşısında yalnız bırakan bir modelle ne Giresun kalite fındığı korunabilir ne de Türkiye’nin dünya fındık liderliği sürdürülebilir hale getirilebilir.
FINDIKTA SON HALKA: ÜRETİCİNİN BAHÇEDE KALMASI
Fındıkta sürdürülebilirlik, marka, kalite, sigorta, destek, kooperatifçilik ve fiyat politikası en sonunda aynı soruya bağlanıyor: Üretici bahçede kalabilecek mi?
Üretici emeğinin karşılığını alamazsa gençler köye kalmaz, dönmez. Gençler köye kalmazsa bahçeler yaşlanır. Bahçeler yaşlanırsa verim düşer. Verim düşerse kalite zayıflar. Kalite zayıflarsa Türkiye’nin küresel üstünlüğü zarar görür.
Bu zincir yalnızca ekonomik bir kayıp değildir. Aynı zamanda sosyal, kültürel ve stratejik bir kayıptır.
Giresun’da fındık, sadece tarımsal ürün değildir.
Ailenin geçimidir. Köyün ayakta kalmasıdır. Göçün yavaşlamasıdır. Yerel ekonominin dönmesidir. Esnafın nefes almasıdır. Bölgenin üretim kültürünün devam etmesidir.
Bu nedenle fındık politikası yalnızca sezonluk fiyat açıklamalarına sıkıştırılamaz. Fındık, Türkiye’nin tarımsal strateji dosyası olarak ele alınmalıdır.
TÜRKİYE FINDIKTA KENDİ SÖZÜNÜ SÖYLEMELİ
Ferrero’nun sürdürülebilirlik zirvesi, Türkiye’ye fındıkta yeni dönemin kapıda olmadığını, çoktan başladığını gösteriyor. Bu yeni dönemde izlenebilirlik var, dijital kayıt var, sosyal uygunluk var, iyi tarım standardı var, çocuk işçiliğiyle mücadele var, küresel tedarik güvenliği var, alternatif üretim ülkeleri var ve büyük alıcıların sahadaki etkisi her geçen gün daha görünür hale geliyor.
Türkiye bu tabloyu yalnızca dışarıdan izlerse, fındığın geleceğinde standartları başkaları belirler. Türkiye bu süreci üretici lehine yönetirse, dünya fındık piyasasındaki liderliğini daha güçlü bir zemine taşıyabilir.
Bunun yolu şirket karşıtlığıyla da şirketlerin belirlediği düzene teslim olmakla da kurulamaz.
Bunun yolu, üreticiyi merkeze alan kamusal akıl, güçlü kooperatifçilik, kaliteye dayalı fiyatlama, Giresun kalite fındığı için ayrı politika, etkin Fiskobirlik, yerli işleme sanayisi, katma değerli ihracat, zirai sigorta reformu ve üreticiye gelir güvencesi sağlayan ulusal fındık stratejisidir.
Fındıkta sürdürülebilirlik, üreticinin gelirini, emeğini ve pazarlık gücünü büyüttüğü ölçüde anlamlıdır. Üretici kaybederken tedarik zinciri güçleniyorsa, orada sürdürülebilirlikten değil, üreticiyi daha zayıf hale getiren yeni bir bağımlılık düzeninden söz edilir.
Türkiye’nin fındıkta geleceği, zirve salonlarında kurulan cümlelerden çok, üreticinin bahçesinde kalıp kalamayacağı, Giresun kalite fındığının hak ettiği değeri alıp alamayacağı, sürdürülebilirlik standardını kimin belirleyeceği ve kamunun bu stratejik ürünü nasıl koruyacağı sorularının yanıtında şekillenecektir.