Hava Durumu

GİRESUN’DA ÇEVRE GÜVENLİĞİ

Yazının Giriş Tarihi: 11.04.2026 13:45
Yazının Güncellenme Tarihi: 11.04.2026 14:37

GİRESUN’DA ÇEVRE GÜVENLİĞİ:

HUKUKİ ÇERÇEVE, İLÇESEL RİSKLER VE MADEN SAHALARINDA ASGARİ GÜVENCELER

Ömür Yüksel
B Sınıfı İş Güvenliği Uzmanı, Siyaset Bilimci,


Sosyolog Yönetim ve Çalışma İlişkileri Uzmanı

Çevre meselesi, yalnız estetik bir doğa koruma başlığı değildir.

Çevre meselesi; suyun, toprağın, havanın, tarımsal üretimin, yerleşim güvenliğinin ve halk sağlığının birlikte korunmasını gerektiren bir kamu düzeni ve yaşam hakkı meselesidir.

Anayasa’nın 56. maddesi herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu açıkça düzenler. Aynı hüküm, çevreyi geliştirme, çevre sağlığını koruma ve çevre kirlenmesini önleme ödevini devlete ve vatandaşlara birlikte yükler.

2872 sayılı Çevre Kanunu da aynı doğrultuda, çevrenin korunmasını ve doğal kaynakların uygun şekilde kullanılmasını hukuki ve teknik esaslara bağlar.

Kanunun 8. maddesi çevreye zarar verecek biçimde atık bırakılmasını yasaklar; kirlenme ihtimali bulunan durumlarda önleme yükümlülüğü, kirlenme meydana geldiğinde ise durdurma, giderme veya azaltma yükümlülüğü getirir.

Kanunun 10. maddesi, çevre sorunlarına yol açabilecek faaliyetler bakımından Çevresel Etki Değerlendirmesi sürecini zorunlu tutar.

12. madde ise denetim ve belge üretme yükümlülüğünü düzenler.

Bu nedenle çevre güvenliği, yalnız iyi niyetli beyanlarla değil; veri, izleme, denetim ve hukuki sorumluluk mekanizmalarıyla sağlanabilir.

Giresun bakımından çevre dosyası tek başlıklı değildir.

Sel ve heyelan riski, dere yatakları üzerindeki baskı, atık su ve altyapı eksikleri, kıyı suyu kalitesi, katı atık yönetimi, hava kalitesi baskısı ve madencilik faaliyetlerinden doğabilecek çevresel etkiler aynı il sınırları içinde üst üste binmektedir.

Bu nedenle Giresun’da çevreyi korumak, parçalı müdahalelerle değil; havza temelli, veri temelli ve idari olarak denetlenebilir bir çevre güvenliği yaklaşımıyla mümkündür. Çevre Kanunu’nun bütüncül koruma anlayışı ile Anayasa Mahkemesinin çevre hakkını devletin pozitif yükümlülükleri kapsamında yorumlayan içtihadı da bu yaklaşımı destekler.

İlçeler bazında bakıldığında, Dereli, Doğankent, Espiye, Tirebolu, Güce, Görele, Yağlıdere ve Çanakçı hattında çevresel riskin ana ekseni dere rejimi, taşkın güvenliği, heyelan, şev kararlılığı ve yanlış arazi kullanımıdır.

Bu alanlarda çevre koruması ile afet güvenliği birbirinden ayrı düşünülemez.

Dere koridorlarının daraltılması, taşkın alanlarındaki yapılaşma baskısı, yol dolguları ve eğimli arazilere kontrolsüz müdahaleler çevre sorununu doğrudan can ve mal güvenliği sorununa dönüştürür.

Bu nedenle bu ilçelerde çevre politikası, yalnız afet sonrası müdahaleye değil; önleyici planlamaya, riskli alanlarda yapılaşmanın sınırlandırılmasına ve havza esaslı mühendislik denetimine dayanmalıdır.

Merkez ilçe ve kıyı hattında ise atık su altyapısı, arıtma kapasitesi, yağmur suyu ile kanalizasyonun ayrılması, kıyı suyu kalitesi ve hava kirliliği daha belirgin başlıklardır.

Bu alanlarda hukuki ölçüt basittir: arıtılmamış veya yetersiz arıtılmış deşarjın önlenmesi, standartlara aykırı kirliliğin engellenmesi, düzenli ölçüm yapılması ve verinin kamu denetimine açık hale getirilmesi gerekir.

Çevre Kanunu’nun kirletme yasağı ve denetim hükümleri, belediye hizmeti eksikliği ile çevresel sorumluluk arasındaki bağı açık biçimde ortaya koyar.

Görele-Çavuşlu hattında katı atık yönetimi; kapasite, sızıntı suyu, gaz oluşumu, koku baskısı ve yakın yerleşim alanlarına etkileri bakımından yalnız yerel değil, il ölçeğinde çevresel bir dosyadır. Burada hukuken esas olan, depolama ve bertaraf faaliyetlerinin çevreye zarar vermeyecek teknik ve idari tedbirlerle yürütülmesi, düzenli ölçüm yapılması ve denetim yükümlülüğünün görünür kılınmasıdır.

Çevre güvenliği, atığın yalnız bir noktada toplanmasıyla değil; sızıntı, gaz, koku, taşıma ve bertaraf zincirinin tamamının denetlenmesiyle sağlanır.

Madencilik faaliyetleri bakımından mesele, yatırımın varlığı ya da ruhsatın tek başına mevcut olması değildir.

Asıl mesele, faaliyetin hangi çevresel veriyle değerlendirildiği, hangi denetim sistemiyle sürdürüldüğü, hangi risk azaltma planlarıyla sınırlandığı ve hangi rehabilitasyon yükümlülükleriyle güvence altına alındığıdır.

ÇED süreci ve ilgili izinler, bir projenin hukuk düzeni içinde incelendiğini gösterir; ancak bu durum somut proje dosyasındaki veri yeterliliği, kümülatif etki analizi, aşağı havza etkileri, çevresel izleme planı ve denetim kapasitesi yönünden ayrıca değerlendirme yapılmasına engel değildir. Nitekim yürürlükteki ÇED düzeni, proje tanıtım ve başvuru dosyalarında kümülatif etki değerlendirmesi ile çevresel ve sosyal planlamayı daha görünür hale getirmiştir.

BU NEDENLE GİRESUN’DAKİ MADEN SAHALARINDA ASGARİ OLARAK ŞU GÜVENCELER ARANMALIDIR:

Çalışma başlamadan önce mevsimsel değişimi içeren başlangıç verisi üretilmesi;
su, toprak, hava, toz, gürültü ve ekosistem etkilerinin yalnız ruhsat alanı içinde değil, aşağı havza ve yakın yerleşimler bakımından da değerlendirilmesi;
Sülfürlü kayaç, asit maden drenajı ve ağır metal riski bulunan alanlarda düzenli jeokimyasal izleme yapılması;
pasa ve atık depolama alanlarında şev kararlılığı,
Sızıntı kontrolü,
Yüksek yağış ve afet riski dikkate alınarak bağımsız teknik denetim yürütülmesi;
Nakliye ve patlatma süreçlerinde toz, titreşim ve gürültü yönetiminin ölçülebilir kurallara bağlanması;
Üst toprağın korunması ve ​​​
kapanış sonrası rehabilitasyonun baştan bağlayıcı hale getirilmesi.

Bu talepler siyasal bir slogan değil, çevre mevzuatının önleme, denetim ve sorumluluk mantığının sahadaki karşılığıdır.

Çevre Kanunu’nun önleme ve sorumluluk hükümleri ile güncel rehabilitasyon uygulaması bu yaklaşımı desteklemektedir.

MAPEG’in 2026 duyuruları, rehabilitasyon bedeli uygulamasının güncel sistemin parçası olduğunu da gösterir.

Anayasa Mahkemesi kararları da çevre hakkını dar yorumlamamaktadır. Mahkeme, çevrenin korunması için yalnız mevzuat çıkarılmasının değil, kamu otoritelerinin denetimi, fiili koruyucu tedbirler ve yaptırımların da gerekli olduğunu vurgular.

Bireysel başvuru kararlarında ise sağlıklı çevrede yaşama hakkının özel hayat, aile hayatı ve konut hakkı üzerindeki etkisi dikkate alınarak değerlendirme yapılması gerektiğini belirtir.

Bu içtihat çizgisi, çevresel etkinin yalnız doğa üzerinde değil, doğrudan insan yaşamı üzerinde de hukuki sonuç doğurduğunu göstermektedir.

Giresun için hukuken savunulabilir yol haritası açıktır.

  • Riskli dere ve yamaç alanlarında yeni yapılaşma ve müdahaleler bilimsel ölçütlere bağlanmalı;
  • merkez ve kıyı hattında atık su-arıtma-deniz suyu kalitesi zinciri kesintisiz izlenmeli;
  • katı atık tesisleri kapasite ve sızıntı riski bakımından şeffaf denetime açılmalı;
  • maden sahalarında ise “önce veri, sonra değerlendirme; önce güvenlik, sonra faaliyet” yaklaşımı idari işlemlerin ayrılmaz parçası haline getirilmelidir.

İzin verilmiş olması, çevresel etkinin yargısal ve idari denetimden bağışık olduğu anlamına gelmez.

Hukuka uygunluk denetiminin ölçütü, kamu yararı ile çevre hakkı arasındaki dengenin somut veriyle ve etkili önlemlerle kurulup kurulmadığıdır.

Giresun’da çevreyi korumak; yalnız ağacı, dereyi ya da kıyıyı korumak değildir.

Giresun’da çevreyi korumak, içme suyunu, tarımsal üretimi, yerleşim güvenliğini, kıyı yaşamını ve gelecek kuşakların hakkını birlikte korumaktır.

Bu nedenle çevresel risk taşıyan her faaliyet, özellikle de maden sahaları, somut dosya bazında sıkı veri, açık denetim, etkili izleme ve bağlayıcı rehabilitasyon yükümlülükleriyle değerlendirilmelidir.

Hukuken korunması gereken şey yalnız doğa değildir; doğrudan yaşamın kendisidir.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.