Bir üniversitenin kendisini hangi başlıklarla görünür kıldığı, aslında neyi öncelediğini de açık eder.
Giresun Üniversitesi özelinde yaşanan son tartışmalar, bu açıdan dikkatle okunması gereken bir tablo sunuyor. Bir yanda imar planları, ada-parsel numaraları, arsa satışları ve mülkiyet polemikleri; diğer yanda ise uluslararası akademik sıralamalarda alt bantlarda yer almayı başarı olarak sunan bir kurumsal dil.
Bu iki alanın yan yana geliş biçimi, üniversitenin hangi meseleye ne kadar enerji harcadığını sorgulamayı zorunlu kılıyor.
Times Higher Education’ın Fizik Bilimleri alanındaki değerlendirmesinde Giresun Üniversitesi’nin dünya genelinde 801–1000 bandında yer alması, bazı çevrelerce olumlu bir gelişme olarak sunuldu. Fizik Bilimleri kategorisinin fizik, kimya, matematik, istatistik, astronomi, jeoloji, çevre, yer ve deniz bilimleri gibi temel disiplinleri kapsadığı düşünüldüğünde, bu sıralama üniversitenin belirli bir araştırma faaliyeti yürüttüğünü göstermektedir. Ancak burada kritik olan, bu sonucun nasıl okunduğudur. Dünyada ilk 1000’e girmek, özellikle genç üniversiteler için bir başlangıç eşiği olabilir; fakat bunu bir övünç vesilesi hâline getirmek, akademik çıtanın ne kadar aşağıda kurulduğunu da ele verir.
Şu soruyu sormak gerekir: 1000’inci olmakla övünen bir üniversiteden ne beklenir?
Beklenen, temel bilimlerde güçlü kadrolar kurmasıdır.
Beklenen, doktora programlarını niteliksel olarak güçlendirmesidir.
Beklenen, uluslararası yayın kalitesini artırmasıdır.
Beklenen, öğrencisini kent rantının değil bilimin merkezine koymasıdır.
Ancak Giresun Üniversitesi’nin kamuoyuna yansıyan gündemi, ne yazık ki bu başlıklar etrafında şekillenmemektedir.
Üniversitenin son yıllardaki refleksi, akademik performans tartışmalarından çok, arsa ve imar meseleleri üzerinden görünürlük kazanmıştır. Sahil yoluna cepheli bir alanın “gelişim alanı” olarak planlanması, ardından on yıl boyunca bu alanla ilgili tek bir idari adım atılmaması ve nihayetinde satış gerçekleşince hukuk yoluna başvurulması, bir üniversite için son derece sorunlu bir öncelik setine işaret etmektedir.
Eğitim kalitesi, araştırma kapasitesi ve bilimsel üretim alanında derinleşmesi gereken bir kurumun, enerjisini imar dosyalarına harcaması tesadüf değildir; bu, yönetsel zihniyetin doğal sonucudur.
Bir üniversite gerçekten bilimsel iddia taşıyorsa, kente açılan kapısını arsa rantı üzerinden değil, bilgi üretimi üzerinden inşa eder.
Kampüs girişleri imar planlarıyla değil, akademik itibarla anlam kazanır.Üniversiteyi güçlü kılan şey, hangi parselin kime ait olduğu değil, hangi bölümün hangi alanda ne ürettiğidir.
Giresun Üniversitesi örneğinde ise tablo tersine dönmüş görünmektedir:Akademik başarı alt bantlarda seyredilirken, yönetsel gündem üst bant rant alanlarına odaklanmaktadır.
Burada mesele bir üniversitenin 801-1000 bandında yer alması değildir. Mesele, bu sonucu nihai başarı gibi sunan zihniyettir. Dünya ölçeğinde rekabet eden üniversiteler için bu bant, bir hedef değil, aşılması gereken bir eşiği ifade eder. Oysa bu eşik, Giresun Üniversitesi’nde bir vitrin malzemesine dönüştürülmektedir. Bilimsel özgüveni yüksek kurumlar, sıralamaları konuşmak yerine üretimi konuşur; sıralamalar zaten kendiliğinden gelir.
Üniversitenin imar ve arsa tartışmalarında gösterdiği yüksek ses, eğitim kalitesi söz konusu olduğunda duyulmamaktadır. Öğrenci başına düşen öğretim üyesi sayısı, laboratuvar altyapısının durumu, uluslararası ortak projeler, mezunların istihdam başarısı gibi temel göstergeler kamuoyunda yeterince tartışılmamaktadır. Bunun yerine, “bu alan bizim gelişim alanımızdı” türünden gecikmiş iddialar gündemi işgal etmektedir. Bu durum, üniversitenin kendi asli görev alanından ne kadar uzaklaştığını göstermektedir.
Son kertede ortaya çıkan tablo şudur: Eğitim ve araştırma kapasitesi açısından dünya sıralamalarında alt bantlarda yer alan bir üniversite, enerjisini üst bant arsa değerlerine yöneltmektedir. Bilimsel rekabetin sertliği yerine, imar tartışmalarının kolay polemiği tercih edilmektedir. Oysa üniversitelerin asli meşruiyeti, tapu kayıtlarından değil, ürettikleri bilgiden doğar.
Giresun Üniversitesi’nin bugün karşı karşıya olduğu sorun, bir arsa kaybı sorunu değildir.
Bu, akademik öncelik kayması sorunudur.
Giriş kapılarını imar rantına değil, eğitime açmayan üniversiteler; ne sıralamalarda yükselir ne de toplumsal saygınlık kazanır.
Bilimle büyümek yerine arsayla büyümeye çalışan kurumlar, sonunda ne bilimi ne de arsayı yönetebilir hâle gelir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ömür Yüksel
BİR ÜNİVERSİTE BİLİMLE DEĞİL ARSAYLA MI BÜYÜR?
BİR ÜNİVERSİTE BİLİMLE DEĞİL ARSAYLA MI BÜYÜR?
Ömür Yüksel
B Sınıfı İş Güvenliği Uzmanı | Sosyal Bilimci
Yönetim ve Çalışma İlişkileri Uzmanı
Bir üniversitenin kendisini hangi başlıklarla görünür kıldığı, aslında neyi öncelediğini de açık eder.
Giresun Üniversitesi özelinde yaşanan son tartışmalar, bu açıdan dikkatle okunması gereken bir tablo sunuyor. Bir yanda imar planları, ada-parsel numaraları, arsa satışları ve mülkiyet polemikleri; diğer yanda ise uluslararası akademik sıralamalarda alt bantlarda yer almayı başarı olarak sunan bir kurumsal dil.
Bu iki alanın yan yana geliş biçimi, üniversitenin hangi meseleye ne kadar enerji harcadığını sorgulamayı zorunlu kılıyor.
Times Higher Education’ın Fizik Bilimleri alanındaki değerlendirmesinde Giresun Üniversitesi’nin dünya genelinde 801–1000 bandında yer alması, bazı çevrelerce olumlu bir gelişme olarak sunuldu. Fizik Bilimleri kategorisinin fizik, kimya, matematik, istatistik, astronomi, jeoloji, çevre, yer ve deniz bilimleri gibi temel disiplinleri kapsadığı düşünüldüğünde, bu sıralama üniversitenin belirli bir araştırma faaliyeti yürüttüğünü göstermektedir. Ancak burada kritik olan, bu sonucun nasıl okunduğudur. Dünyada ilk 1000’e girmek, özellikle genç üniversiteler için bir başlangıç eşiği olabilir; fakat bunu bir övünç vesilesi hâline getirmek, akademik çıtanın ne kadar aşağıda kurulduğunu da ele verir.
Şu soruyu sormak gerekir: 1000’inci olmakla övünen bir üniversiteden ne beklenir?
Beklenen, temel bilimlerde güçlü kadrolar kurmasıdır.
Beklenen, laboratuvar altyapısını geliştirmesidir.
Beklenen, doktora programlarını niteliksel olarak güçlendirmesidir.
Beklenen, uluslararası yayın kalitesini artırmasıdır.
Beklenen, öğrencisini kent rantının değil bilimin merkezine koymasıdır.
Ancak Giresun Üniversitesi’nin kamuoyuna yansıyan gündemi, ne yazık ki bu başlıklar etrafında şekillenmemektedir.
Üniversitenin son yıllardaki refleksi, akademik performans tartışmalarından çok, arsa ve imar meseleleri üzerinden görünürlük kazanmıştır. Sahil yoluna cepheli bir alanın “gelişim alanı” olarak planlanması, ardından on yıl boyunca bu alanla ilgili tek bir idari adım atılmaması ve nihayetinde satış gerçekleşince hukuk yoluna başvurulması, bir üniversite için son derece sorunlu bir öncelik setine işaret etmektedir.
Eğitim kalitesi, araştırma kapasitesi ve bilimsel üretim alanında derinleşmesi gereken bir kurumun, enerjisini imar dosyalarına harcaması tesadüf değildir; bu, yönetsel zihniyetin doğal sonucudur.
Bir üniversite gerçekten bilimsel iddia taşıyorsa, kente açılan kapısını arsa rantı üzerinden değil, bilgi üretimi üzerinden inşa eder.
Kampüs girişleri imar planlarıyla değil, akademik itibarla anlam kazanır.Üniversiteyi güçlü kılan şey, hangi parselin kime ait olduğu değil, hangi bölümün hangi alanda ne ürettiğidir.
Giresun Üniversitesi örneğinde ise tablo tersine dönmüş görünmektedir:Akademik başarı alt bantlarda seyredilirken, yönetsel gündem üst bant rant alanlarına odaklanmaktadır.
Burada mesele bir üniversitenin 801-1000 bandında yer alması değildir. Mesele, bu sonucu nihai başarı gibi sunan zihniyettir. Dünya ölçeğinde rekabet eden üniversiteler için bu bant, bir hedef değil, aşılması gereken bir eşiği ifade eder. Oysa bu eşik, Giresun Üniversitesi’nde bir vitrin malzemesine dönüştürülmektedir. Bilimsel özgüveni yüksek kurumlar, sıralamaları konuşmak yerine üretimi konuşur; sıralamalar zaten kendiliğinden gelir.
Üniversitenin imar ve arsa tartışmalarında gösterdiği yüksek ses, eğitim kalitesi söz konusu olduğunda duyulmamaktadır. Öğrenci başına düşen öğretim üyesi sayısı, laboratuvar altyapısının durumu, uluslararası ortak projeler, mezunların istihdam başarısı gibi temel göstergeler kamuoyunda yeterince tartışılmamaktadır. Bunun yerine, “bu alan bizim gelişim alanımızdı” türünden gecikmiş iddialar gündemi işgal etmektedir. Bu durum, üniversitenin kendi asli görev alanından ne kadar uzaklaştığını göstermektedir.
Son kertede ortaya çıkan tablo şudur: Eğitim ve araştırma kapasitesi açısından dünya sıralamalarında alt bantlarda yer alan bir üniversite, enerjisini üst bant arsa değerlerine yöneltmektedir. Bilimsel rekabetin sertliği yerine, imar tartışmalarının kolay polemiği tercih edilmektedir. Oysa üniversitelerin asli meşruiyeti, tapu kayıtlarından değil, ürettikleri bilgiden doğar.
Giresun Üniversitesi’nin bugün karşı karşıya olduğu sorun, bir arsa kaybı sorunu değildir.
Bu, akademik öncelik kayması sorunudur.
Giriş kapılarını imar rantına değil, eğitime açmayan üniversiteler; ne sıralamalarda yükselir ne de toplumsal saygınlık kazanır.
Bilimle büyümek yerine arsayla büyümeye çalışan kurumlar, sonunda ne bilimi ne de arsayı yönetebilir hâle gelir.