Hava Durumu

#Yaşam Tarzı

giresunsonhaber - Yaşam Tarzı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Yaşam Tarzı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Yüzdeki Şişkinlik Ödem mi, Yanlış Cilt Bakımı Rutini Sonucu mu? Haber

Yüzdeki Şişkinlik Ödem mi, Yanlış Cilt Bakımı Rutini Sonucu mu?

Sabah aynaya bakıldığında yüzde oluşan şişkinlik pek çok kişinin deneyimlediği yaygın bir durumdur. Son dönemde sosyal medyada depuffing, ice face, buz roller uygulamaları ve lenfatik yüz masajları gibi yöntemler hızla popülerleşirken, bu uygulamaların ne kadar etkili olduğu ise merak konusu olmaya devam ediyor. Batıgöz Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kübra Eren Bozdağ, yüzdeki şişkinliğin çoğu zaman zararsız ve geçici olabildiğini ancak her şişliğin aynı nedenle ortaya çıkmadığını vurgulayarak toplumda doğru bilinen yanlışlara dikkat çekiyor. “Yüz Şişkinliğinin En Sık Nedeni Geçici Ödemdir” Prof. Dr. Kübra Eren Bozdağ’a göre yüzde sabahları görülen şişkinliğin başlıca nedeni, dokular arasında biriken sıvıya bağlı gelişen ödemdir. Gece boyunca yatay pozisyonda kalmak, dolaşımın yavaşlaması ve bazı yaşam tarzı faktörleri bu durumu belirginleştirebilir. Şişkinliği artırabilen başlıca faktörler: Fazla tuz tüketimiYetersiz su içmeUykusuzluk ve düzensiz uykuAlkol tüketimiHormonal dalgalanmalarAlerjik yatkınlıkAdet öncesi dönem Depuffing Trendleri Ne Kadar Etkili? Sosyal medya platformlarında Depuffing (şişkinlik indirme) etiketiyle paylaşılan videolar milyarlarca izlenmeye ulaşıyor. Peki, yüzdeki şişkinliği indirmek gerçekten mümkün mü, yoksa cildimize geri dönülmez zararlar mı veriyoruz? 1. Lenfatik Drenaj ve Taş Masajları (Gua Sha & Roller) Vücudumuzun atık boşaltım sistemi olan lenfatik sistem, kan dolaşımı gibi bir pompaya sahip değildir. Sıvı hareketini sağlamak için kas hareketine veya dışarıdan bir baskıya ihtiyaç duyar. Gua Sha veya Yeşim Roller gibi araçlarla yapılan masajlar, doku aralarında hapsolmuş lenf sıvısını manuel olarak hareket ettirir. Doğru yapıldığında yüz hatlarının daha keskinleştiği, elmacık kemiklerinin belirginleştiği bir "anlık lifting" etkisi oluşturabilir.Buradaki en kritik nokta yön ve baskı şiddetidir. Masaj her zaman merkezden dışa ve kulak arkasından boyun köküne doğru yapılmalıdır. Yanlış yöne yapılan bir işlem, sıvıyı tahliye etmek yerine dokuda hapseder. Aynı zamanda, kirli taş kullanımı sivilceyi tetikleyebilir; taşların her kullanım sonrası dezenfekte edilmesi şarttır. 2. Soğuk Şok Terapisi Sabahları yüzü buzlu suya daldırmak veya soğuk metal kürelerle masaj yapmak, damarları anında daraltan bir yöntemdir. Soğuk, inflamasyonu yatıştırır, gözeneklerin geçici olarak sıkı görünmesini sağlar ve uykusuzluğun yarattığı ödemi kısa sürede dağıtabilir.Buzu doğrudan cilde temas ettirmek 'soğuk yanığına' neden olabilir. Ayrıca, kılcal damar çatlamasına yatkın cildi olanlarda veya Rozasea hastalarında soğuk şoku, durumu daha da kötüleştirebilir. İdeal olan, yüzü normal ısıda suyla yıkamak veya koruyucu bir bezle sarmalanmış soğuk kompresler kullanmaktır. 3. Topikal İçerikler: Kafein ve Antioksidanlar Kozmetik sektöründe şişkinlik savar olarak pazarlanan ürünlerin çoğu, kan dolaşımını manipüle etmeyi hedefler. Özellikle göz altı bölgesinde kafein içeren serumlar, şişlik görünümünü minimize edebilir. Kremler yardımcıdır ancak tek başına mucize yaratmaz. Ürünü sürerken parmağınızla yapacağınız hafif tampon hareketler, kremin etkisini atırabilir. “Her Yüz Dolgunluğu Ödem Kaynaklı Değildir” Yüzde görülen dolgunluk veya şiş görünüm çoğu zaman ödemle ilişkilendirilse de, her durumda sebep geçici sıvı birikimi olmayabilir. Prof. Dr. Kübra Eren Bozdağ, yüz konturundaki değişikliklerin farklı fizyolojik ve yapısal nedenlerden kaynaklanabileceğini belirterek, yanlış yorumlamaların gereksiz ürün kullanımına yol açabildiğini vurguluyor. Uzmanlara göre özellikle sosyal medyada ödem indirici başlığıyla sunulan çözümler, yüz dolgunluğunun her türünde etkiliymiş gibi gösterilebiliyor. Yüzdeki hacim artışı; genetik yüz yapısı, cilt altı yağ dokusunun dağılımı, kilo değişimleri veya bazı sistemik hastalıklarla ilişkili olabilir. Bu tür durumlarda soğuk uygulamalar veya masaj teknikleriyle belirgin ve kalıcı bir incelme beklemek gerçekçi değildir. Gerçek ödem genellikle gün içinde azalır, bastırıldığında hafif çukurlaşma görülebilir ve çoğu zaman geçicidir. Buna karşılık yapısal dolgunluklar daha kalıcıdır ve günlük değişim göstermez. Aynı zamanda tek taraflı, sert, ağrılı veya uzun süre devam eden yüz şişliklerinin basit ödem olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten uzmanlar; alerjik reaksiyonlar, tiroid hastalıkları, böbrek hastalıkları, sinüzit, diş kökenli enfeksiyonlar veya bazı ilaçların da yüzde şişlik benzeri görünüme yol açabileceğini ifade ediyor. “Yaşam Tarzı Düzenlemeleri Ödem Kontrolünde Önemlidir” Prof. Dr. Kübra Eren Bozdağ, yüzdeki geçici şişkinliklerin çoğunda kalıcı iyileşmenin hızlı uygulamalardan çok günlük alışkanlıkların düzenlenmesiyle de sağlandığını belirtiyor. Özellikle yaşam tarzı faktörleri, vücuttaki sıvı dengesini doğrudan etkileyerek sabah ödeminin belirginleşmesine neden olabilir. Ödem kontrolünü destekleyen temel alışkanlıklar: Gün içinde yeterli su tüketmek.Tuz ve aşırı işlenmiş gıda tüketimini sınırlamak.Düzenli ve kaliteli uyku uyumak.Baş hafif yüksekte olacak şekilde uyumak.Alkol tüketimini azaltmak.Düzenli fiziksel aktivite yapmak. Geçici yüz ödeminde en etkili yaklaşım, sürdürülebilir sağlıklı yaşam rutinlerinin benimsenmesidir. “Yüzdeki şişkinlik çoğunlukla geçici ödemle ilişkilidir ve basit alışkanlık değişiklikleriyle kontrol altına alınabilir. Ancak uzun süren, tek taraflı veya tekrarlayan şişliklerde altta yatan neden mutlaka araştırılmalıdır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Türkiye’de her 10 yetişkinden 7’si risk altında Haber

Türkiye’de her 10 yetişkinden 7’si risk altında

Obezitenin sağlığı bozacak düzeyde aşırı yağ dokusu birikimi ile karakterize kronik bir hastalık olduğunu belirten DoktorTakvimi uzmanlarından Diyetisyen Canberk Yaşar, tanıda en sık kullanılan ölçütlerin Beden Kitle İndeksi (BKİ), bel çevresi ve vücut yağ oranı olduğunu söyledi. İSTANBUL (İGFA) - Dünya Sağlık Örgütü (WHO), obeziteyi ‘sağlık riskini artıran anormal/aşırı yağ birikimi' olarak tanımlar.” OBEZİTE DÜNYADA VE TÜRKİYE'DE ARTIYOR Obezitenin Türkiye'de ve dünyada artış eğilimi devam ettiğini; konunun yalnızca ‘kilo' değil, sağlık sistemi ve toplum sağlığı açısından büyüyen bir risk olduğunu belirten DoktorTakvimi uzmanlarından Diyetisyen Canberk Yaşar, “World Obesity Atlas 2025 Türkiye verilerine göre 2025'te yetişkinlerin yüzde 36'sı obez. Aynı veriler, yüksek BKİ (BMI ≥25) ile yaşayan yetişkin oranının 2025'te yüzde 71 olacağını söylüyor. Yani Türkiye'de her 10 yetişkinden yaklaşık yedisi fazla kilolu/obez aralığında. 2030'a geldiğimizde yüksek BKİ ile yaşayan yetişkin sayısının 47,44 milyona ulaşılacağı öngörülüyor. Bu, yükün büyümeye devam edeceğini anlatıyor” diyor. GÜNLÜK ALIŞKANLIKLAR OBEZİTE RİSKİNİ DOĞRUDAN ETKİLİYOR Günlük yaşam alışkanlıklarının obezite gelişiminde belirleyici rol oynadığını söyleyen DoktorTakvimi uzmanlarından Diyetisyen Canberk Yaşar, “Obezite gelişimi, enerji alımı ve enerji harcaması dengesinin uzun süre alım yönünde bozulmasıyla hızlanır. Hareketsizlik ve düşük günlük adım sayısı toplam enerji harcamasını düşürür ve insülin direnci eğilimini artırır. Ekran süresinin artması hem sedanter süreyi artırır hem de atıştırma ve reklam tetiklenmesi ile enerji alımını yükseltebilir. Uyku düzensizliği, iştahı düzenleyici hormonları etkiler ve sağlıklı seçim yapmayı zorlaştırarak enerji alımının artmasına neden olabilir. Ultra işlenmiş gıdalar ve sıvı kaloriler ise doyma sinyalinin zayıf olması nedeniyle porsiyon kontrolünü zorlaştırır” şeklinde konuşuyor. KİMLER DAHA YÜKSEK RİSK ALTINDA? Obezite tedavisinde ilaçların belirli kriterlere göre gündeme geldiğini ifade eden Yaşar, “İlaç tedavisi yaşam tarzı müdahalesine rağmen hedefe ulaşılamadığında ve BKİ’nin 30’un üzerinde olduğu durumlarda değerlendirilir. Süreçte diyetisyen ve hekim birlikte çalışmalıdır” dedi. Yaşar, küçük ama etkili değişikliklerin önemine dikkat çekerek günlük adım hedefi belirlemenin, ana öğünlerde protein tüketmenin, tabağın yarısını sebze ile doldurmanın ve direnç egzersizlerini alışkanlık haline getirmenin obeziteyle mücadelede etkili olduğunu vurguladı. ÇOCUKLUK ÇAĞI OBEZİTESİ VE AİLELERİN ROLÜ Çocukluk çağı obezitesine de dikkat çeken Diyetisyen Canberk Yaşar, artışın temel nedenlerini ekran süresi, hareket azalması, yüksek kalorili gıdalar ve uyku düzensizliği olarak açıklıyor. Ailelerin evde şekerli içecekleri rutin olmaktan çıkarması, ara öğün standardı oluşturması, günlük hareket kuralı koyması ve ekran süresi için net sınırlar belirlemesi gerektiğini belirterek, “Çocuğu kilo ile değil performans, enerji ve uyku çıktıları üzerinden motive etmek daha etkili olur” şeklinde konuşuyor. OBEZİTE TEDAVİSİNDE İLAÇLARIN YERİ Obezite tedavisinde ilaçların belirli kriterlere göre gündeme geldiğini ifade eden Yaşar, “İlaç tedavisi yaşam tarzı müdahalesine rağmen hedefe ulaşılamadığında ve BKİ’nin 30’un üzerinde olduğu durumlarda değerlendirilir. Süreçte diyetisyen ve hekim birlikte çalışmalıdır” dedi. Yaşar, küçük ama etkili değişikliklerin önemine dikkat çekerek günlük adım hedefi belirlemenin, ana öğünlerde protein tüketmenin, tabağın yarısını sebze ile doldurmanın ve direnç egzersizlerini alışkanlık haline getirmenin obeziteyle mücadelede etkili olduğunu vurguladı.

GİRESUN’DA OBEZİTEYLE MÜCADELEDE YENİ ADIM Haber

GİRESUN’DA OBEZİTEYLE MÜCADELEDE YENİ ADIM

GİRESUN’DA OBEZİTEYLE MÜCADELEDE YENİ ADIM Obezite Polikliniği Hizmete Açıldı Giresun Üniversitesi Giresun Eğitim ve Araştırma Hastanesi, çağımızın en önemli sağlık sorunları arasında yer alan obeziteyle mücadele kapsamında önemli bir adım attı. Hastane bünyesindeki Aile Hekimliği Kliniği içerisinde Obezite Polikliniği hizmete açıldı. Uzmanlar, obezitenin yalnızca kilo artışıyla sınırlı bir sorun olmadığını; diyabet, hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları, eklem rahatsızlıkları, polikistik over sendromu, infertilite, uyku apnesi ve bazı kanser türleri başta olmak üzere birçok kronik hastalığın gelişiminde ciddi bir risk faktörü oluşturduğuna dikkat çekiyor. KAPSAMLI VE KİŞİYE ÖZEL TAKİP Yeni açılan Obezite Polikliniği’nde, alanında uzman hekimler ve diyetisyenlerden oluşan ekip tarafından bütüncül bir sağlık hizmeti sunuluyor. Poliklinikte; Genel sağlık değerlendirmesi ve kronik hastalıkların takibi, Kişiye özel beslenme ve egzersiz programlarının oluşturulması, Yaşam tarzı değişikliği danışmanlığı, Profesyonel tartı sistemiyle ayrıntılı vücut analizleri gerçekleştiriliyor. “OBEZİTEYLE MÜCADELEDE MULTİDİSİPLİNER YAKLAŞIM ŞART” Aile Hekimliği Uzmanı Neslişah Gürel Köksal, obezitenin etkin şekilde kontrol altına alınabilmesi için bireyin yaşam tarzının bütüncül olarak ele alınması gerektiğini vurgulayarak, Obezite Polikliniği’nin bu anlayışla hizmet vereceğini ifade etti. Yetkililer, polikliniğin hem koruyucu hekimlik hem de uzun vadeli sağlık takibi açısından önemli bir boşluğu dolduracağını belirtti.

İşte kışın hasta olmamak için 10 etkili önlem Haber

İşte kışın hasta olmamak için 10 etkili önlem

Türkiye'de kış aylarında acil servislere yapılan başvuruların yaklaşık %40'ı solunum yolu enfeksiyonlarına bağlı olarak gerçekleşiyor. Uzmanlar, bu hastalıklardan korunmanın basit önlemlerle mümkün olabileceğini belirtiyor. İSTANBUL (İGFA) - İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Alpay Medetalibeyoğlu, kış mevsiminde grip, soğuk algınlığı, RSV, COVID-19, zatürre ve bronşit gibi solunum yolu enfeksiyonlarının yayılma riskinin yaz dönemine kıyasla üç kat arttığını ifade etti. Bunun ana sebepleri arasında kapalı alanlarda uzun süre kalınması ve soğuk havanın bağışıklık sistemini zayıflatması yer alıyor. Doç. Dr. Medetalibeyoğlu, kişisel hijyen ve yaşam tarzı alışkanlıklarıyla enfeksiyonlardan korunmanın olası olduğuna dikkat çekerek, kış aylarında özen gösterilmesi gereken 10 temel kurala vurgu yaptı: Kalabalık ve kapalı ortamlardan uzak durun: Sinema, AVM ile toplu taşıma gibi yerlerde fazla vakit geçirmemeye dikkat edin; gerekirse maske kullanın. Haftada en az 3 kez yürüyüş yapın: Düzenli egzersiz, bağışıklığı güçlendirir ve solunum yolu enfeksiyonlarını %30 oranında azaltır. Odaları günde 3 kez havalandırın: 10–15 dakikalık kısa süreli havalandırmalar, virüslerin yayılmasını önemli ölçüde engeller. Aşılarınızı tamamlayın: Grip, COVID-19 hatırlatma ve risk grubundaki kişiler için pnömokok aşıları korunmada önemli rol oynar. Eve geldiğinizde ellerinizi yıkayın: Çoğu virüs el yoluyla bulaşır; su ve sabunla en az 20 saniye yıkamak riski %40–50 oranında azaltır. Boyun ve burun bölgesini koruyun: Termal içlik ve atkı, mukozayı koruyarak enfeksiyon riskini düşürür. Günde 7–8 saat kesintisiz uyuyun: Sağlıklı uyku, bağışıklık hücrelerinin etkinliğini artırarak viral enfeksiyonlara karşı korur. Bağışıklığı güçlendiren beslenme planı uygulayın: Sebze, meyve, balık, yoğurt ve probiyotik gıdalar; C vitamini, D vitamini, çinko ve omega-3 alımını destekler. Odaları nemlendirin: Kuru hava, virüslerin tutunmasını kolaylaştırır; nemlendirici cihaz veya oda içinde bardak su bulundurmak yararlıdır. Yüz yüze görüşmelerde en az 70 cm mesafe bırakın: Maske kullanımı, ortak eşyaların paylaşılmaması ve hasta kişilerin ayrı odalarda kalması bulaşmayı önler. Doç. Dr. Medetalibeyoğlu, “Bu basit önlemler, kış mevsiminde solunum yolu enfeksiyonlarının görülme oranını önemli ölçüde azaltabilir. Kişisel hijyen, düzenli uyku, dengeli beslenme ve doğru havalandırma ile bağışıklık güçlü kalmalıdır” diye belirtti.

Uzun Yaşam Genetik mi, Seçim mi? Haber

Uzun Yaşam Genetik mi, Seçim mi?

Kimileri 100 yaşına dek sağlıklı bir yaşam sürebilirken, bazıları genç yaşlarda ciddi sağlık problemleriyle karşılaşabiliyor. Peki, uzun yaşamın sırrı nerede gizli? Genetik mi, yoksa yaşam tarzı mı daha etkili? "İnsan ömrünün yaklaşık %25-40'ı genetikle belirlenirken, geri kalan ise yaşam tarzı, çevresel faktörler ve tesadüflerle şekilleniyor" diyen Acıbadem Life Longevity’den İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, genetiğin yaşlanma üzerindeki etkilerini ve epigenetikle birlikte sağlıklı yaşam alışkanlıklarının bu süreci nasıl değiştirdiğini anlattı. Genetik, Piyanonun Tuşlarıysa; Epigenetik, O Tuşlara Basan Piyanisttir Kimler uzun yaşar? Uzun yaşam, aileden miras alınan bir özellik mi yoksa daha fazlası mı? Bilimsel çalışmaların son yıllarda en fazla yoğunlaştığı konuların başında uzun ve sağlıklı yaşam geliyor. Yapılan araştırmalara göre, insan ömrünün yaklaşık yüzde 25 ila 40’ının genetik faktörlere bağlı olduğu belirlenmiş durumda. Peki kalan yüzde 60’lık kısımda etkili olan nedir? Acıbadem Bodrum Hastanesi’nde bulunan Acıbadem Life Longevity’de görev yapan İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, bu yüzde 60’lık kısmın çevresel faktörlerle, yaşam tarzı seçimleriyle ve rastlantıların etkisiyle şekillendiğini söylüyor ve "İyi bir genetik altyapıya sahipseniz bu büyük bir avantajdır; fakat bu şansı en iyi şekilde değerlendirmek için epigenetik etkileri anlamak gereklidir. Genetik, piyanonun tuşları gibidir ve o tuşlara hangi sıra ve nasıl basılacağını belirleyen epigenetik mekanizmalardır. Besinler, toksinler, gazlar, radyasyon, egzersiz, uyku, stres ve enfeksiyonlar gibi çevresel faktörler bütününü işaret eden ekspozom, bu "piyanist"in notalarını oluşturur. DNA üzerindeki belirli bölgelerde gerçekleşen metilasyon veya histon modifikasyonu gibi epigenetik düzenlemeler, genlerin aktif mi pasif mi olacağını belirler." dedi. UZUN YAŞAM “OLAĞANÜSTÜ GENLER”E BAĞLI! YA SİZDE YOKSA? Guinness rekorlarına göre dünyanın en uzun süre yaşayan insanı olarak bilinen ve 122 yaşında hayatını kaybeden Jeanne Louise Calment örneğinden bahseden Acıbadem Life Longevity İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, “Bu kişi 117 yaşına kadar sigara içiyordu. Alkol ve çikolataya da bir hayli düşkündü. Bazı bireyler olağanüstü genetik profile sahip olabilir” diye konuştu. Uzun ömürlü aileler üzerinde yapılan incelemelerde yaşlanmaya karşı koruyucu genetik profillerin, sağlıklı metabolizma ve düşük hastalık riskiyle öne çıktığını belirten Uzm.Dr. Halil Ertürk, “Bu özellikler, uzun ve sağlıklı yaşamın aile içerisinde genetik olarak aktarılabildiğini gösteriyor. Uzun ömürlü ailelerin üyeleri, daha düşük kan şekeri, insülin ve trigliserid seviyeleriyle daha sağlıklı bir metabolik profile sahip. Bu özellikler, yaşlanmaya bağlı hastalıkların gecikmesini ve daha uzun sağlıklı yaşam süresini destekliyor. Bu ailelerde Alzheimer, diyabet, kalp yetmezliği gibi yaşa bağlı hastalıkların daha az görüldüğü belirtiliyor. Ayrıca, kanser gibi hastalıklara karşıda daha dirençli oldukları ve hastalık sonrası daha dayanıklı oldukları gözlemleniyor. Bu ailelerde, sağlıklı yaşam süresini uzatan, bir kısmı büyük oranda doğrulanmış, bir kısmı kısmen doğrulanmış bazı genler öne çıkıyor” dedi. İŞTE UZUN YAŞAM GENLERİ APOE2: Bu varyant, Alzheimer ve kalp hastalığı riskini azaltıyor. FOXO3a: Hücrelerin strese karşı dayanıklılığını artıran ve DNA onarımını destekleyen bir "hücre bekçisi" olarak işlev görür. CETP ve APOC3: Bu genlerin belirli varyantları, iyi kolesterol (HDL) seviyelerini artırıp trigliseritleri düşürerek kardiyovasküler sağlığı korur. IGF-1R ve d3GHR: Büyüme sinyallerini düzenleyen bu genlerin düşük aktiviteli varyantları, metabolizmanın yavaşlamasına ve yaşam süresine katkıda bulunur. Sirt6: Yaşlanma karşıtı bir "Sirtuin" geni olan Sirt6, DNA hasarlarını onararak genomun sağlıklı kalmasını sağlar. NE ZAMAN YAŞLANACAĞINIZI SAĞLIK YÖNETİMİNİZ BELİRLİYOR! Genetik yatkınlığın kronolojik yaştan farklı olan biyolojik yaşı doğrudan etkilediğini belirten Uzm. Dr. Halil Ertürk, “Özellikle DNA onarımı ve genom stabilitesi ile ilişkili genler, yaşlanma hızımızda kritik rol oynar. Yaşlandıkça, genetik etkiler çevresel faktörlerle daha fazla etkileşime girer. Özellikle uyku kalitesi ve beslenme gibi faktörler, genetik riskin yüksek olduğu kişilerde bile yaşlanma hızını yavaşlatabilir. Genetik yatkınlık yaşlanma sürecini şekillendiriyor olsa da, sağlıklı yaşam tarzı seçimleri genetik riskleri yönetmenin, uzun ve sağlıklı bir yaşam sürmenin en etkili yoludur” dedi. 8 HAFTADA 4,6 YIL GENÇLEŞMEK MÜMKÜN MÜ? Yaşam tarzına odaklanan yalnızca 8 haftalık bir müdahale programı kapsamında, DNA metilasyon saati kullanılarak ölçülen biyolojik yaşın ortalama 4,6 yıl geriye çekilebildiğinin gösterildiğini belirten Uzm. Dr. Halil Ertürk, “Bu da genetik kodumuzu değiştiremesek bile, genlerin nasıl işlev göreceğini etkileyen epigenetik düzenlemeleri yönetebileceğimizi ortaya koyuyor. Sağlıklı beslenme, egzersiz, kaliteli uyku, stres yönetimi gibi alışkanlıklar, genetik riskiniz ne olursa olsun yaşam süresini uzatabilir ve yaşam kalitesini artırabilir” diye konuştu. Genetik müdahalelerin gelecekte yaşlanma sürecini yavaşlatmak hatta tersine çevirmek için önemli bir araç haline gelebileceğine dikkat çeken Acıbadem Life İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, “Bu fikir artık bilim kurgu olmaktan çıktı. Bugün laboratuvar ortamında deneysel olarak uygulanabilen genetik tedaviler, yaşlanmanın kök sebeplerini hedef alarak biyolojik yaşı geri çekme potansiyeline sahip” dedi. YAŞLANMAYI GECİKTİRMEYİ HEDEFLEYEN GENLER Telomeraz: Hücre bölünmesiyle kısalan telomerleri (kromozom uçları) uzatarak hücresel yaşlanmayı yavaşlatır. Özellikle kök hücre ve bağışıklık sistemi hücrelerindeki yaşlanmanın tersine çevrilmesi tüm vücutta gençleşme etkisini oluşturur. Follistatin: Kas büyümesini engelleyen Myostatin proteinini bloke ederek yaşa bağlı kas kaybını (sarkopeni) önler. Klotho: Özellikle beyin sağlığını korur ve Alzheimer ile ilişkili Amiloid-β plaklarını azaltmaya yardımcı olabilir. PGC-1a: Hücrelerimizin enerji merkezi olan mitokondrilerin fonksiyonunu iyileştirerek yaşlanmaya bağlı enerji kaybını hedefler.

  İdrar Kaçırmayı Azaltan 6 Önemli Kural Haber

  İdrar Kaçırmayı Azaltan 6 Önemli Kural

Çoğu insanın hayat kalitesini ciddi şekilde etkileyen ancak dile getirilmeye çekinilen bir sağlık meselesi olarak idrar kaçırma, toplumda önemli bir konu olarak göz ardı edilemiyor. Bu durum genellikle 50 yaş sonrasında ortaya çıkıyor olarak bilinse de, aslında her yaştan bireyi etkileyebilir. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, dünya genelinde yaygın olan idrar kaçırma probleminin, Türkiye'de yaşlanan nüfus sebebiyle arttığını ifade ederek, “Toplum temelli çalışmalarda, kadınların yüzde 9-43'ü, erkeklerin ise yüzde 7-27'sinin idrar kaçırma sorunu yaşadığı tespit edilmiştir. Bu sorun giderek bireylerin aile, sosyal ve iş yaşamlarına olumsuz etkilerde bulunabilecek seviyelerde olabiliyor. Bu yüzden, erken teşhis ve tedaviye başlamak, basit yöntemlerle hastalığı kontrol altına almak ve yaşam kalitesini artırmak bakımından büyük önem taşıyor. İdrar kaçırmanın türüne ve şiddetine göre uygulanan tedavilere günümüzde genellikle olumlu yanıt alınmakta, bazı vakalarda ise hastanın yaşam kalitesinde belirgin bir iyileşme sağlanmaktadır” şeklinde konuşuyor. Farklı türleri bulunuyor İdrar kaçırma, kişiye kontrolsüz bir şekilde veya uygun şartlar olmadığı takdirde istemsiz olarak idrarın gelmesi olarak tanımlanıyor. İdrar kaçırma, yaşam standardını oldukça düşürebilecek nitelikte çeşitlere sahip. Ani idrar ihtiyacıyla oluşan sıkışma tipi idrar kaçırmanın yanı sıra, karın içi basıncın arttığı, öksürme, hapşırma ve ağır cisim kaldırma gibi durumlarda görülen stres tipi idrar kaçırma en yaygın türler arasında yer alıyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, "Bazı hastalarda bu iki türün birleşik şekilde görülebildiğini belirtirken, geçici koşullara dayalı idrar kaçırma, nörolojik rahatsızlıklara bağlı idrar kaçırma, fistüller veya taşma sebebiyle ortaya çıkan idrar kaçırma tipleri de bulunmaktadır" diyor. Birçok faktör etkili olabilir! İdrar kaçırmaya yol açan birçok neden bulunmaktadır. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, başlıca nedenler arasında "Doğumlar, büyük bebek ağırlığı, menopoz, aşırı kilo, geçirilmiş ameliyatlar, idrar yolu enfeksiyonları, kullanılan ilaçlar, depresyon, zihinsel fonksiyon bozuklukları, nörolojik hastalıklar, kabızlık, sigara içimi ve genetik yatkınlık" gibi etkenleri sıralıyor. Tedavi ile kontrol sağlanabilir İdrar kaçırma tedavisinde amaç, hastanın yeniden idrar kontrolüne kavuşmasını sağlamak ve buna paralel olarak yaşam kalitesini yükseltip ek sorunlardan kurtulmaktır. Tedavi, idrar kaçırmanın türüne, hastanın yaşına, eşlik eden hastalıklarına, genel sağlık durumuna ve altta yatan bir sebep bulunup bulunmadığına göre değişiklik gösterebilir. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, idrar kaçırmanın medikal yollarla çözülebileceğini belirterek, “Son yıllarda gelişmiş tedavi yöntemleri ve yaşam tarzı düzenlemeleri sayesinde hastaların çoğunda kontrol tam anlamıyla sağlanabilmektedir” diyor. İdrar kaçırmayı önlemeye yönelik 6 önemli kural! İdrar kaçırmanın başarılı bir şekilde tedavi edilebilmesi için öncelikle altta yatan sebebin tespit edilmesi çok önemlidir. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, idrar kaçırma altında eğer idrar yolu enfeksiyonu, mesane tümörleri, prostat rahatsızlıkları, üreter ya da mesane taşı gibi bir tanı varsa bu durumun öncelikle tedavi edilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Prof. Dr. Burak Özkan, ayrıca yaşam tarzınızda yapılacak değişikliklerin de son derece önemli olduğuna işaret ederek dikkat edilmesi gereken 6 kuralı şu şekilde sıralıyor: "Kilo kaybı, idrar kontrolünü güçlendiren pelvik taban egzersizlerinin yapılması, düzenli egzersiz programlarının uygulanması, kahve ve çay tüketiminin tetikleyici faktörlerden biri olduğu için sınırlandırılması ve sigara bırakılması, tüketilen sıvı miktarının dikkatli şekilde ayarlanması ve kabızlık probleminin çözülmesi adına beslenme alışkanlıklarında değişiklik yapılması". Prof. Dr. Burak Özkan, yaşam tarzı düzenlemelerinin yanı sıra idrar kaçırmanın tipine ve şiddetine uygun olarak ilaç tedavisi, girişimsel yöntemler veya cerrahi müdahaleler de uygulanabileceğini belirtiyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.