Hava Durumu

#Su Yönetimi

giresunsonhaber - Su Yönetimi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Su Yönetimi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

DÜNYA TARIM GÜNÜ’NDE FINDIĞA KÜRESEL MESAJ: BİLGİ, TEKNOLOJİ VE DOĞRU YÖNETİM Haber

DÜNYA TARIM GÜNÜ’NDE FINDIĞA KÜRESEL MESAJ: BİLGİ, TEKNOLOJİ VE DOĞRU YÖNETİM

DÜNYA TARIM GÜNÜ’NDE FINDIĞA KÜRESEL MESAJ: BİLGİ, TEKNOLOJİ VE DOĞRU YÖNETİM ÖNE ÇIKIYOR Her yıl 9 Eylül’de anılan Dünya Tarım Günü, bu yıl da gıda güvenliği, iklim değişikliği, su kaynakları, verimlilik ve teknolojik dönüşüm tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Şili merkezli tarımsal bilgi platformu PlanetNuts’un mesajında özellikle fındık, ceviz, badem ve kestane üretiminde bilgiye dayalı yönetim, üreticinin doğru zamanda doğru karar vermesi ve bahçelerin değişen koşullara hazırlanması gerektiği vurgulandı. Fındıkta dünyanın en önemli üreticisi Türkiye açısından ise bu yaklaşım, verimlilikten zararlılarla mücadeleye kadar birçok başlıkta doğrudan önem taşıyor. TARIMDA ARTIK SADECE ÜRETMEK YETMİYOR PlanetNuts, Dünya Tarım Günü dolayısıyla yayımladığı mesajda tarımı “dünyayı besleyen ve bilgi, deneyim ve yenilikle birlikte gelişen bir faaliyet” olarak tanımladı. Platform, üreticilerin ve tarım profesyonellerinin daha verimli, etkin ve günümüz tarımının risklerine karşı daha hazırlıklı bahçeler oluşturabilmeleri için güncel teknik bilgiye erişimin önemine dikkat çekti. Mesajda özellikle üç unsur öne çıktı: ürünü ve bitkiyi doğru tanımak, ihtiyaçları ortaya çıkmadan öngörebilmek ve bölgesel koşullara uygun yönetim stratejileri uygulamak. Bu yaklaşım, modern tarımda verim artışının yalnızca gübre veya ilaç kullanımına değil; iklim, toprak, sulama, hastalık-zararlı takibi ve doğru zamanlamanın birlikte yönetilmesine bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Dünya Tarım Günü, 9 Eylül tarihinde birçok ülkede üreticilerin emeğini ve tarımın gıda güvenliği açısından önemini hatırlatmak amacıyla anılıyor. FAO’nun Paraguay’daki çalışmalarında da gün, tarımla hayatını sürdüren üreticilerin emeğini görünür kılan bir tarih olarak tanımlanıyor. 2026 yılında Şili’de Amerikan Tarım İşbirliği Enstitüsü IICA da günü; iklim değişikliği, suya erişim, toprakların korunması, yeni teknolojiler ve tarımsal rekabet gücü başlıklarıyla değerlendirdi. FINDIKTA ŞİLİ’NİN HIZLI YÜKSELİŞİ DİKKAT ÇEKİYOR PlanetNuts’un Dünya Tarım Günü mesajının Türkiye ve özellikle Karadeniz için dikkat çekici taraflarından biri, platformun çalışma alanları arasında fındığın da bulunması. 2022 yılında kurulan PlanetNuts; badem, ceviz, kestane ve Avrupa fındığı üzerine teknik içerik üreten çok disiplinli bir tarım platformu olarak faaliyet gösteriyor. Şili’de Avrupa fındığı son yılların en hızlı büyüyen meyve türlerinden biri haline geldi. Şili Tarım Politikaları ve Araştırma Ofisi ODEPA’nın verilerine göre fındık bahçelerinin alanı 2020’de 24 bin 430 hektarken 2025’te 49 bin 264 hektara ulaştı. Beş yıllık dönemde yaklaşık 24 bin 800 hektarlık artış yaşandı ve yıllık ortalama büyüme oranı yüzde 15’in üzerine çıktı. Sektör kaynaklarında ise 2026 itibarıyla yeni dikimlerle birlikte fındık alanlarının yaklaşık 70 bin hektara ulaştığı belirtiliyor. PlanetNuts Direktörü José Pablo Correa, Şili’de fındık sektörünün son beş yılda belirgin biçimde hızlandığını; ülkenin iklim, toprak, teknik bilgi ve mekanizasyon avantajları sayesinde dünya üretiminde giderek daha güçlü bir konuma geldiğini ifade ediyor. ŞİLİ ARTIK TÜRKİYE’NİN ARDINDAN EN ÖNEMLİ ÜRETİCİLERDEN Uluslararası Kuruyemiş ve Kuru Meyve Konseyi INC’nin 2025/26 sezonuna ilişkin verileri, küresel üretimdeki değişimi daha net gösteriyor. Raporda Türkiye’nin fındık üretimi yaklaşık 246 bin ton kabuklu eşdeğeri düzeyinde verilirken, Şili’nin üretimi 53 bin tonun üzerine çıkıyor. Aynı tabloda ABD yaklaşık 48 bin ton, Çin 35 bin ton ve İtalya 28 bin ton seviyesinde yer alıyor. Şili’de düzenlenen 2026 PlanetNuts Day Avellanos etkinliğinde de ülkenin artık dünya fındık sektöründeki en önemli üretim merkezlerinden biri haline geldiği vurgulandı. Ferrero’nun Şili iştiraki AgriChile’nin yöneticileri, özellikle La Araucanía ve güney bölgelerinde yeni üretim alanlarının büyüme potansiyeline dikkat çekti. Ancak hızlı büyümenin beraberinde yeni sorunlar getirdiği de görülüyor. Sektör uzmanları Şili’de üretim alanlarının işleme ve sanayi kapasitesinden daha hızlı büyüdüğünü, bu nedenle kurutma, kırma, depolama ve işleme altyapısının da eş zamanlı geliştirilmesi gerektiğini belirtiyor. TÜRKİYE İÇİN EN KRİTİK BAŞLIKLAR: VERİMLİLİK VE ZARARLILAR Türkiye küresel fındık üretimindeki lider konumunu sürdürüyor ancak sektör açısından yalnızca toplam üretim miktarı değil, birim alandan alınan verim ve ürün kalitesi giderek daha belirleyici hale geliyor. Uluslararası sektör değerlendirmelerinde iklim değişikliği, kuraklık ve bitki hastalıklarının yanında kahverengi kokarca, fındık kurdu ve farklı zararlı türlerinin fındık üretimindeki en önemli riskler arasında yer aldığı belirtiliyor. INC’nin Türkiye-AB Fındık İşbirliği toplantısına ilişkin raporunda da kahverengi kokarca başta olmak üzere zararlıların üretim üzerinde giderek daha fazla baskı oluşturduğu kaydediliyor. Bu nedenle PlanetNuts’un “her karar önemlidir” yaklaşımı Türkiye’de de doğrudan karşılık buluyor. Bahçenin fenolojik gelişiminin izlenmesi, yağış ve don risklerinin takibi, bitki besleme programlarının toprak ve yaprak analizlerine göre oluşturulması, zararlıların erken dönemde tespit edilmesi ve hasat sonrası bakımın ihmal edilmemesi üretimin sürdürülebilirliği açısından önem kazanıyor. GİRESUN AÇISINDAN MESAJ DAHA DA ÖNEMLİ Giresun’da fındık yalnızca bir tarım ürünü değil, kırsal ekonominin ana gelir kaynaklarından biri. Bu nedenle küresel sektörde hızla büyüyen Şili gibi yeni üretici ülkelerin teknoloji, sulama, mekanizasyon ve bahçe yönetimine yaptığı yatırımlar Karadeniz için de yakından izlenmesi gereken bir gelişme olarak öne çıkıyor. Türkiye’nin sahip olduğu yetiştiricilik kültürü ve Giresun kalite fındığının marka değeri önemli avantajlar olsa da önümüzdeki dönemde rekabetin yalnızca üretim miktarı üzerinden yürümeyeceği görülüyor. Dekara verim, randıman, ürün standardı, izlenebilirlik, zararlı ve hastalıklarla mücadele, işleme teknolojisi ve ihracatta sürdürülebilir kalite daha fazla belirleyici olacak. PlanetNuts’un Dünya Tarım Günü mesajı da bu noktada ortak bir gerçeğe işaret ediyor: geleceğin tarımında üreticinin deneyimi kadar bilgiye erişim, erken uyarı, bilimsel veri ve doğru yönetim belirleyici olacak. DÜNYA TARIM GÜNÜ’NÜN ANA MESAJI: ÜRETİCİYİ GELECEĞE HAZIRLAMAK Tarım sektörü bugün yalnızca artan nüfusu besleme sorumluluğuyla değil; su kaynaklarının azalması, toprak kaybı, iklim değişikliği, yeni hastalık ve zararlılar ile artan üretim maliyetleriyle de karşı karşıya. IICA’nın 2026 Dünya Tarım Günü değerlendirmesinde su yönetimi, iklim değişikliği, teknoloji, gençlerin tarımda tutulması ve uluslararası rekabet önümüzdeki dönemin temel sorunları arasında sıralandı. Bu tablo içinde fındık sektörü de daha bilimsel, ölçülebilir ve veriye dayalı üretim modeline yöneliyor. Şili’nin hızla büyüyen fındık üretimi Türkiye için doğrudan bir tehdit olarak değil, küresel pazarda rekabetin yönünün değiştiğini gösteren önemli bir işaret olarak değerlendirilebilir. Türkiye ve Giresun’un üstünlüğünü koruyabilmesinin yolu ise geleneksel üretim bilgisini modern tarım teknolojileriyle birleştirmekten geçiyor. KAYNAK: PlanetNuts, FAO, IICA, ODEPA, International Nut and Dried Fruit Council (INC), AgriChile/Ferrero Hazelnut Company.

Türk Böbrek Vakfı’ndan Bir İlk Haber

Türk Böbrek Vakfı’ndan Bir İlk

Türkiye genelinde yaklaşık 72 bin hasta, yaşamlarını diyaliz tedavisi desteğiyle sürdürüyor. Bu tedavi kapsamında, her bir diyaliz seansı için ortalama 200 litre su tüketiliyor. Yıllık bazda yaklaşık 10 milyon seans gerçekleştirildiği göz önüne alındığında, toplam su kullanımı 2 milyar litreye ulaşmış durumda. Su kaynaklarının kritik öneme sahip olduğu günümüzde bu tablo, sağlık hizmetlerinde sürdürülebilir su yönetimini zorunlu kılıyor. Türk Böbrek Vakfı (TBV), hizmet kalitesinden ödün vermeden bu soruna çözüm getiren “Diyalizde Sürdürülebilir Su Yönetimi Modeli”ni hayata geçirerek, Türkiye'de bu sistemi uygulayan ilk diyaliz merkezi olma başarısını gösterdi. Türk Böbrek Vakfı tarafından Ahmet Ermiş Diyaliz Merkezi’nde devreye alınan “Diyalizde Sürdürülebilir Su Yönetimi Modeli” ile hemodiyaliz işlemi öncesi ters ozmoz sisteminden drenaja aktarılan sular yeniden değerlendirilmeye başlandı. Uygulamanın hayata geçtiği ilk ay içerisinde 46 bin litre (46 metreküp) su tasarrufu elde edildi. Böbrek sağlığını korumak, hastalıklarla ilgili toplumsal bilinci artırmak ve kronik böbrek hastalarının yaşam standartlarını yükseltmek için çalışan Türk Böbrek Vakfı (TBV), diyalizdeki yüksek su sarfiyatını azaltmak amacıyla somut bir adım attı. Vakıf, tedavi süreçlerini çevre dostu ve kaynak koruyucu bir modele dönüştürme projesini başlattı. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 31. Taraflar Konferansı’nın (COP31) bu yıl Türkiye’de düzenlenecek olması, projenin önemini daha da artırdı. Ağustos ortası itibarıyla TBV Ahmet Ermiş Diyaliz Merkezi’nde uygulanmaya başlanan Diyalizde Sürdürülebilir Su Yönetimi Modeli sayesinde, hemodiyaliz tedavisindeki Ters Ozmoz (R.O.) su arıtma sisteminde drenaja giden sular, kurulan geri kazanım altyapısıyla tekrar kullanıma sunuldu. Bu çalışma, Türkiye’deki diyaliz merkezlerinde arıtma atık sularının sistematik olarak yeniden değerlendirildiği ilk uygulama olma özelliğini taşıyor. Klinik tedavi alanına girmeyen, hastalarla hiçbir teması olmayan ve yalnızca arıtma aşamasında mineral/iletkenlik dengesi nedeniyle ayrıştırılarak kanalizasyona verilen bu sular, artık temizlik ve çamaşırhane işlerinde kullanılıyor. İlk Ayın Sonuçları ve Elde Edilen Kazanımlar Temmuz 2026'da start alan proje ile ilk ayda 46 bin litre şebeke suyunun israf edilmesi engellendi. Şebeke suyu tüketimindeki ve atık su miktarındaki bu düşüş, çevresel faydanın yanı sıra kurumsal giderlerin azaltılmasına da katkı sağladı. Sağlık Bakanlığı laboratuvar testleri sonucunda hijyen standartlarına uygunluğu onaylanan sular, merkez genelinde güvenle kullanılmaya başlandı. "Suyu İsraf Etme, Hem Böbreğini Hem Doğayı Koru" Ahmet Ermiş Diyaliz Merkezi’nden alınan olumlu verilerin ardından, projenin Türk Böbrek Vakfı’nın diğer tüm merkezlerinde de yaygınlaştırılması planlanıyor. Diyaliz tedavisinin su kaynaklarına olan yüksek bağımlılığına dikkat çeken Türk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk, çalışmanın önemiyle ilgili şu açıklamalarda bulundu: "Vakıf olarak uzun yıllardır 'Suyu israf etme, hem böbreğini hem doğayı koru' diyerek suyun hem insan vücudu hem de gezegenimiz için ne kadar hayati olduğunu vurguluyoruz. Hemodiyaliz süreci doğası gereği saf su gerektirse de arıtma sırasında dışarı atılan suyun israf olmaması adına Ahmet Ermiş Diyaliz Merkezimizde kurduğumuz geri kazanım sistemiyle ilk ayda 46 bin litre tasarruf sağladık. Sağlık hizmeti sunarken doğal kaynaklara ve çevreye yük olmamak temel sorumluluğumuzdur. Hedefimiz, bu uygulamayı diğer merkezlerimize de taşıyarak böbrek sağlığı alanında sürdürülebilir ve örnek bir model oluşturmaktır... Bu yıl COP31’in ülkemizde yapılacak olması, iklim krizi ve çevresel sürdürülebilirliği gündemimizin merkezine taşıyor. Türk Böbrek Vakfı olarak, sağlık hizmetlerinin çevre üzerindeki etkilerini minimize etme yönündeki çalışmalarımızla bu sürece destek vermeyi ve su başta olmak üzere doğal kaynakların verimli kullanımı konusunda sektöre öncülük etmeyi amaçlıyoruz.” Her Yıl Diyalizde 400-500 Milyon Litre Su Tasarruf Edilebilir Diyaliz sürecinde kullanılan suyun tamamının geri kazanılması mümkün olmasa da, uygun nitelikteki suyun yaklaşık yüzde 18-20’sinin geri kazanılabileceği hesaplandığında, Türkiye genelinde yıllık yaklaşık 400-500 milyon litre suyun yeniden kullanılma potansiyeli olduğu görülüyor. Diğer bir ifadeyle, bu sistemler yaygınlaştırıldığında her yıl yüz milyonlarca litre suyun boşa gitmesi engellenebilir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İKLİM KRİZİ TARIMI ZORLUYOR: ÜRETİMDE YENİ KIRILMA NOKTASI Haber

İKLİM KRİZİ TARIMI ZORLUYOR: ÜRETİMDE YENİ KIRILMA NOKTASI

İKLİM KRİZİ TARIMI ZORLUYOR: ÜRETİMDE YENİ KIRILMA NOKTASI İklim değişikliği, su kaynakları üzerindeki baskı ve artan gıda talebi, tarım ve gıda sektöründe sürdürülebilirliği artık tercih değil zorunluluk haline getirdi. Artan sıcaklıklar, kuraklık, ani sağanaklar, dolu ve don olayları üretimi doğrudan etkilerken, sektör iklim dirençli tarım modeline geçiş için kritik bir eşiğe geldi. İSTANBUL — Tarım ve gıda sektöründe iklim değişikliği, su stresi, kaynak verimliliği ve gıda israfı başlıkları üretim planlamasının merkezine yerleşti. Değişen iklim koşulları, yalnızca maliyetleri artırmakla kalmıyor; doğrudan üretimin devamlılığını, ürün kalitesini ve rekolteyi tehdit ediyor. Metsims Sürdürülebilirlik Müdürü Orhan Atacan, tarımda en büyük riskin artık yalnızca girdi maliyetleri olmadığını belirterek, iklim değişikliğinin üretimin kendisini hedef alan temel bir tehdit haline geldiğini vurguladı. İKLİM RİSKİ ÜRETİMİN MERKEZİNDE Artan sıcaklıklar, uzun süren kuraklıklar, ani sağanaklar, dolu ve don olayları ile değişen mevsim düzeni tarımsal üretimde ciddi baskı oluşturuyor. Bu tablo, birçok bölgede verim ve kalite kayıplarına yol açarken, ürün desenlerinin de yeniden şekillenmesine neden oluyor. Uzmanlara göre rekolte kayıpları artık olağanüstü bir durum değil, tarımsal üretimde önceden hesaplanması gereken temel risk kalemlerinden biri haline geldi. İklim değişikliğinin etkileri yalnızca bitkisel üretimle sınırlı kalmıyor. Hayvancılıkta sıcaklık stresi, su yetersizliği ve yem kaynaklarındaki azalma hem maliyetleri artırıyor hem de verimliliği düşürüyor. Tozlaşmada kritik rol üstlenen arılar başta olmak üzere birçok canlı türünün popülasyonundaki azalma ise ekosistem dengesini zayıflatıyor. SU YÖNETİMİ KRİTİK EŞİKTE Tarımda suyun verimli kullanımı, üretimin geleceği açısından en stratejik başlıklardan biri haline geldi. Damla sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması, su tüketiminin düzenli izlenmesi ve alternatif su kaynaklarının değerlendirilmesi giderek daha fazla önem kazanıyor. Suya erişimin zorlaştığı yeni dönemde yalnızca toplam üretim miktarı değil, birim su tüketimi başına elde edilen üretim de temel performans göstergesi olarak öne çıkıyor. Buna karşın tarımda vahşi sulama uygulamaları, kaçak kuyuların yeterince kontrol altına alınamaması ve sanayide plansız su tüketimi, kaynak yönetimindeki en önemli sorunlar arasında yer almayı sürdürüyor. TÜKETİCİ ARTIK ÜRETİM SÜRECİNİ SORGUYOR Gıda sektöründe değişen yalnızca üretim koşulları değil, tüketici beklentileri de oldu. Tüketiciler artık yalnızca ürünün fiyatına değil; nasıl üretildiğine, hangi kaynakların kullanıldığına ve çevresel etkilerine de dikkat ediyor. Dijital teknolojiler sayesinde tarladan sofraya uzanan üretim zincirinin izlenebilir hale gelmesi, hem tüketici güvenini artırıyor hem de ihracat pazarlarında üreticilere önemli bir rekabet avantajı sağlıyor. GIDA İSRAFI SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİN EN KRİTİK BAŞLIKLARINDAN Sürdürülebilir tarım ve gıda politikalarının önemli başlıklarından biri de gıda israfının azaltılması olarak öne çıkıyor. T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de her yıl kişi başına yaklaşık 93 kilogram gıda çöpe atılıyor. Küresel ölçekte ise tüketime hazır gıdanın yaklaşık yüzde 17’si perakende, hane ve restoran aşamalarında israf ediliyor. Bu tablo, üretimden tüketime kadar tüm zincirde kaynakların daha verimli kullanılmasını zorunlu kılıyor. “İKLİM DİRENÇLİ TARIM ARTIK ZORUNLULUK” Metsims Sürdürülebilirlik Müdürü Orhan Atacan, sürdürülebilir tarım için kaynak verimliliğinin artırılmasının kritik önem taşıdığını belirterek şu değerlendirmede bulundu: “İsrafı önleyerek tüketimi düşürmeli, tarımda su başta olmak üzere kaynak tüketiminde verimliliği mutlaka sağlamalı ve iklim değişikliğine dirençli tarımı odağımıza almalıyız. Küresel ısınma ve iklim krizi tüm dünyanın ortak sorunu ancak tarım ve gıda sektöründeki etkileri sürdürülebilir bir gelecek için kritik öneme sahip.” Uzmanlara göre önümüzdeki dönemde tarımda başarı, yalnızca daha fazla üretmekle değil; daha az kaynakla, daha dirençli, izlenebilir ve sürdürülebilir üretim yapabilmekle ölçülecek.

GİRESUN’DA SU GÜVENLİĞİ MASADA: Haber

GİRESUN’DA SU GÜVENLİĞİ MASADA:

GİRESUN’DA SU GÜVENLİĞİ MASADA: KAYNAKLAR, ARITMA TESİSLERİ VE ŞEBEKE KAYIPLARI ELE ALINDI Giresun’da İl Su Kurulu Toplantısı, Valilik Toplantı Salonu’nda Vali Yardımcısı Mehmet Fatih Yakınoğlu başkanlığında gerçekleştirildi. Toplantıda içme ve kullanma suyu güvenliği, su kaynaklarının korunması, içme suyu arıtma tesislerinin mevcut durumu, şebeke kayıplarının azaltılması ve tarımsal sulamada su verimliliğini artıracak uygulamalar değerlendirildi. Giresun açısından toplantının ana başlığı, suyun yalnızca bugünün değil, gelecek yılların en stratejik konusu haline gelmesi oldu. İL SU KURULU VALİLİKTE TOPLANDI Giresun’da İl Su Kurulu Toplantısı, Valilik Toplantı Salonu’nda yapıldı. Toplantıya Vali Yardımcısı Mehmet Fatih Yakınoğlu başkanlık etti. Toplantıda içme ve kullanma suyu güvenliğinin sağlanması, su kaynaklarının korunması ve il genelinde su yönetimine yönelik yürütülen çalışmalar ele alındı. Kurulda ayrıca içme suyu arıtma tesislerinin mevcut durumu, şebeke kayıplarının azaltılmasına yönelik çalışmalar ve tarımsal sulamada su verimliliğini artıracak uygulamalar üzerinde duruldu. GİRESUN İÇİN SU YÖNETİMİ STRATEJİK BAŞLIK HALİNE GELDİ Giresun, yüksek yağış alan bir Karadeniz ili olarak bilinse de su yönetimi artık yalnızca “kaynak varlığı” üzerinden değerlendirilemiyor. İklim değişikliği, mevsimsel yağış rejimindeki dalgalanmalar, yaz aylarında artan tüketim, kırsal alanlardaki altyapı ihtiyaçları, içme suyu kaynaklarının korunması ve tarımsal sulamada verimlilik, Giresun için su yönetimini daha kritik hale getiriyor. Bu nedenle İl Su Kurulu toplantısında ele alınan başlıklar, sadece teknik altyapı gündemi değil; halk sağlığı, tarımsal üretim, çevre güvenliği ve yerel kalkınma açısından da önem taşıyor. İÇME SUYU GÜVENLİĞİ ÖNCELİKLİ GÜNDEM OLDU Toplantının öncelikli başlıklarından biri içme ve kullanma suyu güvenliği oldu. İçme suyunda güvenliğin sağlanması; kaynaktan depoya, depodan arıtma tesisine, arıtma tesisinden şehir şebekesine kadar bütün zincirin kontrol edilmesini gerektiriyor. Bu kapsamda su kaynaklarının korunması, arıtma tesislerinin kapasitesi, depolama alanlarının durumu, şebeke hatlarının kayıp-kaçak oranı ve düzenli izleme çalışmaları Giresun açısından öne çıkan başlıklar arasında yer aldı. İçme suyunda güvenlik yalnızca suyun musluğa ulaşmasıyla sınırlı değil. Suyun sağlıklı, sürdürülebilir, kesintisiz ve kalite standartlarına uygun şekilde vatandaşlara ulaştırılması gerekiyor. ARITMA TESİSLERİNİN MEVCUT DURUMU DEĞERLENDİRİLDİ Toplantıda içme suyu arıtma tesislerinin mevcut durumu da değerlendirildi. Giresun’da içme suyu altyapısının uzun vadeli planlamasında arıtma tesisleri kritik rol oynuyor. Özellikle kent merkezi, ilçe merkezleri ve nüfus hareketliliği artan bölgelerde arıtma kapasitesinin yeterliliği, su kalitesi açısından temel gündem başlığı haline geliyor. Giresun’un uzun vadeli içme suyu ihtiyacı için gündemde olan İkisu İçme Suyu Projesi ve Giresun İçme Suyu Arıtma Tesisi Projesi bu açıdan önem taşıyor. Giresun Belediyesi’nin daha önce duyurduğu bilgilere göre DSİ tarafından yürütülen proje; Giresun, Bulancak, Keşap, Dereli ve Duroğlu’nun uzun yıllara yayılan içme suyu ihtiyacını karşılamayı hedefliyor. (Giresun Belediyesi) Yerel basına yansıyan bilgilere göre Giresun’a gelecek içme suyu için Kavaklar Mahallesi’nde arıtma tesisi kurulması planlanıyor ve proje aşamasındaki imalat noktaları DSİ heyeti tarafından yerinde incelendi. İKİSU PROJESİ GİRESUN’UN UZUN VADELİ SU PLANI AÇISINDAN ÖNEMLİ Giresun’un içme suyu gündeminde İkisu İçme Suyu Projesi ayrı bir başlık oluşturuyor. Proje, yalnızca Giresun merkez için değil; Dereli, Keşap, Bulancak ve çevre yerleşimlerin uzun vadeli içme suyu ihtiyacını karşılamaya yönelik bölgesel bir altyapı yatırımı olarak değerlendiriliyor. Giresun’da nüfus hareketliliği, yaz aylarında artan su tüketimi, yeni yerleşim alanları, sanayi ve hizmet alanlarındaki büyüme, içme suyu yatırımlarını daha planlı hale getirmeyi zorunlu kılıyor. Bu nedenle İl Su Kurulu toplantısında arıtma tesisleri ve kaynak güvenliği başlığının ele alınması, İkisu ve bağlantılı içme suyu yatırımlarının şehir açısından taşıdığı önemi yeniden gündeme getirdi. ŞEBEKE KAYIPLARI AZALTILMADAN SU YÖNETİMİ TAMAMLANAMAZ Toplantıda değerlendirilen bir diğer kritik konu şebeke kayıpları oldu. İçme suyu kaynakları ne kadar güçlü olursa olsun, suyun şebekeye verildikten sonra kayıp-kaçak nedeniyle boşa gitmesi hem ekonomik hem çevresel açıdan ciddi sorun oluşturuyor. Eskiyen hatlar, arızalar, kaçak kullanımlar, ölçüm eksiklikleri ve basınç yönetimi sorunları, şehirlerde su kayıplarının temel nedenleri arasında yer alıyor. Giresun gibi eğimli topoğrafyaya sahip kentlerde şebeke basıncı, hat yenileme, depo yönetimi ve mahalle bazlı izleme çalışmaları daha da önem kazanıyor. Şebeke kayıplarının azaltılması; yeni su kaynağı bulmak kadar değerli bir tasarruf alanı oluşturuyor. Çünkü kayıp oranı düşürüldüğünde aynı kaynakla daha fazla nüfusa ve daha güvenli hizmet sunulabiliyor. TARIMSAL SULAMADA VERİMLİLİK GÜNDEMDE İl Su Kurulu toplantısında tarımsal sulamada su verimliliğini artıracak uygulamalar da ele alındı. Giresun’da tarımsal üretimin ana omurgasını fındık oluşturuyor. Bunun yanında sebzecilik, meyvecilik, örtü altı üretim ve iç kesimlerde farklı ürün desenleri de su yönetimiyle doğrudan bağlantılı. İklim değişikliğiyle birlikte yaz aylarında kuraklık riski, düzensiz yağışlar ve toprak nemindeki azalma tarımsal üretimi etkiliyor. Bu nedenle sulamada verimlilik, yalnızca sulama yapılan alanlar için değil, ürün kalitesi ve verim istikrarı açısından da önem taşıyor. Tarımsal sulamada vahşi sulama yerine basınçlı sulama sistemleri, damla sulama, yağmurlama, sulama zamanlaması, toprak nemi takibi ve ürün bazlı su ihtiyacı planlaması öne çıkıyor. SU KAYNAKLARININ KORUNMASI KURUMSAL KOORDİNASYON İSTİYOR Toplantıda su kaynaklarının sürdürülebilir şekilde yönetilmesi ve kurumlar arası koordinasyonun güçlendirilmesine yönelik istişarelerde bulunuldu. Su yönetimi tek kurumun sorumluluğunda yürütülebilecek bir alan değil. Belediyeler, İl Özel İdaresi, DSİ, İl Tarım ve Orman Müdürlüğü, çevre birimleri, sağlık birimleri, kaymakamlıklar ve yerel yönetimler aynı veri ve planlama anlayışıyla hareket etmek zorunda. Kaynak koruma alanları, dere yatakları, içme suyu havzaları, arıtma tesisleri, depolar, şebeke hatları ve tarımsal sulama sistemleri bir bütün olarak ele alınmadığında su yönetimi parçalı kalıyor. İl Su Kurulu toplantısı, bu parçalı yapının ortak koordinasyonla yönetilmesi açısından önem taşıyor. SU KURULLARI YERELDEN ULUSALA UZANAN YAPIYLA ÇALIŞIYOR Türkiye’de su yönetiminde Ulusal Su Kurulu, Havza Su Kurulları ve İl Su Kurulları birbirini tamamlayan bir yapı olarak çalışıyor. Tarım ve Orman Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’nün açıklamasına göre illerde belirlenen ihtiyaçlar ve alınan kararlar Havza Su Kurullarına taşınıyor, buradan çıkan sonuçlar da Ulusal Su Kuruluna aktarılıyor. (Tarım ve Orman Bakanlığı) Su Kurullarının görev ve çalışma esaslarını düzenleyen yönetmelik, Ulusal Su Kurulu, Havza Su Kurulları ve İl Su Kurullarının kuruluşu ile görev ve çalışma usullerini belirlemek amacıyla hazırlandı. (Mevzuat) Bu yapı, Giresun’da tespit edilen su sorunlarının yalnızca yerel gündemde kalmamasını, havza ve ülke ölçeğinde su politikalarına aktarılmasını sağlıyor. GİRESUN’UN SU GÜNDEMİ KAYNAKTAN MUSLUĞA PLANLANMALI Giresun açısından su yönetiminde önümüzdeki dönemin temel başlıkları kaynaktan musluğa güvenli su, arıtma kapasitesi, şebeke kayıplarının azaltılması, kırsal içme suyu altyapısı, tarımsal sulama verimliliği ve iklim değişikliğine uyum olarak öne çıkıyor. Bu başlıkların her biri, şehrin hem bugünkü yaşam kalitesini hem de gelecek yıllardaki büyüme kapasitesini doğrudan ilgilendiriyor. İl Su Kurulu toplantısı, Giresun’da suyun yalnızca teknik altyapı meselesi değil; halk sağlığı, tarımsal üretim, çevre koruma ve sürdürülebilir kalkınma başlığı olarak ele alınması gerektiğini ortaya koydu. KURAKLIK RİSKİNE KARŞI ERKEN PLANLAMA ŞART Giresun yağışlı bir coğrafyada yer alsa da iklim değişikliği, tüm illerde olduğu gibi su yönetimini daha dikkatli planlamayı zorunlu hale getiriyor. Yağışın yıl içindeki dağılımı, ani sağanaklar, taşkın riski, yaz aylarında su tüketiminin artması, tarımsal üretimde su ihtiyacı ve içme suyu kaynaklarının korunması aynı anda yönetilmesi gereken başlıklar arasında bulunuyor. Bu nedenle su yönetimi yalnızca kriz dönemlerinde değil, normal dönemlerde de düzenli veri, izleme, yatırım ve koordinasyon gerektiriyor. GİRESUN İÇİN SUDA YENİ DÖNEMİN ANAHTARI: KORUMA, VERİMLİLİK VE KOORDİNASYON İl Su Kurulu Toplantısı, Giresun’un su yönetiminde üç temel başlığın öne çıktığını gösterdi. Birincisi, içme suyu kaynaklarının korunması ve güvenli arıtma sistemiyle vatandaşa ulaştırılmasıdır. İkincisi, şebeke kayıplarının azaltılarak mevcut kaynakların daha verimli kullanılmasıdır. Üçüncüsü ise tarımsal sulamada suyun ölçülü, planlı ve verimli kullanılmasını sağlayacak uygulamaların yaygınlaştırılmasıdır. Giresun’un gelecekte su sorunu yaşamaması için yeni kaynak arayışı kadar mevcut kaynakların korunması, kayıpların azaltılması ve bütün kurumların aynı planlama diliyle hareket etmesi gerekiyor.

DAL-ÇIK TARTIŞMASI BÜYÜYOR: Haber

DAL-ÇIK TARTIŞMASI BÜYÜYOR:

DAL-ÇIK TARTIŞMASI BÜYÜYOR: GİRESUN TRAFİĞİ Mİ RAHATLAYACAK, KENT DENİZDEN Mİ KOPACAK? Giresun Mimarlar Odası ile Giresun Ticaret ve Sanayi Odası, Giresun Limanı Farklı Seviyeli Kavşağı Projesi üzerinden kentte büyüyen ulaşım, şehircilik ve kamu kaynağı tartışmasını yeniden gündeme taşıdı. Ortak bildiride, yeniden ihale edildiği belirtilen Dal-Çık Projesi’nin zemin, altyapı, trafik, kent silueti ve yatırım önceliği bakımından kamuoyuna açık biçimde anlatılması istendi. ORTAK BİLDİRİDE DAL-ÇIK İÇİN ŞEFFAFLIK ÇAĞRISI Giresun Mimarlar Odası Başkanı Merve Türk ve yönetim kurulu üyeleri, Giresun Ticaret ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Çakırmelikoğlu’nu ziyaret etti. Görüşmede Giresun Güney Çevre Yolu ile Giresun Şehiriçi Geçişi Dal-Çık Projesi ele alındı. Toplantının ardından iki kurum ortak bildiri yayımladı. Ortak bildiride şu ifadeler yer aldı: “Yeniden ihale edildiği duyurulan Giresun Limanı Farklı Seviyeli Kavşağı (Dal-Çık) Projesi hakkında kamuoyunda ciddi soru işaretleri ve kaygılar bulunmaktadır. Projenin uygulama aşamasında altyapı ve zemin koşulları nedeniyle mevcut tasarımının değişerek köprülü kavşağa dönüşüp dönüşmeyeceği, yol kotlarının ne ölçüde yükseleceği ve çalışmaların kent siluetine etkilerinin ne olacağı konularında açıklık sağlanmalıdır. Günlük yaklaşık 40 bin aracın kullandığı güzergâhta yapım sürecinde trafik akışının nasıl yönetileceği, 400 iş günü olarak belirtilen sürenin gerçekçi olup olmadığı ve olası gecikmelerin kent yaşamına etkileri kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Yaklaşık 1,35 milyar TL tutarındaki yatırımın Giresun’un trafik sorununa ne ölçüde kalıcı çözüm üreteceği en önemli sorudur. Kentin geçici düzenlemeler yerine uzun vadeli ve bütüncül ulaşım çözümlerine ihtiyacı vardır. Bu kapsamda, söz konusu ödeneğin Giresun Çevre Yolu Aksu–Batlama Hattı’na aktarılması değerlendirilmelidir. Giresun halkının merak ettiği konularda ilgili kurumların şeffaf ve detaylı bilgilendirme yapması beklenmektedir.” Bu açıklama, Giresun’da uzun süredir devam eden ulaşım tartışmasını yalnızca bir kavşak düzenlemesinin dışına taşıdı. Dal-Çık Projesi artık şehir içi trafik kadar, kentin denizle ilişkisi, zemin güvenliği, yağmur suyu yönetimi, yatırım önceliği ve Güney Çevre Yolu’nun geleceği üzerinden de tartışılıyor. KAVŞAK PROJESİ NEDEN TARTIŞILIYOR? Giresun Limanı Farklı Seviyeli Kavşağı, sahil yolu üzerindeki trafik yoğunluğunu azaltmak, şehir merkezi ve liman bağlantısını düzenlemek amacıyla gündeme alınan bir ulaşım yatırımı olarak öne çıkıyor. Kamu tarafı, mevcut kavşakta araç kuyruklarının ve trafik sıkışıklığının arttığını, bu nedenle farklı seviyeli kavşak düzenlemesinin şehir içi geçişi rahatlatacağını savunuyor. Ancak Mimarlar Odası ve GTSO’nun ortak çıkışı, projenin yalnızca araç trafiği üzerinden değerlendirilmesini eksik buluyor. İki kurum, kavşağın kent dokusu, kıyı kullanımı, yaya erişimi, zemin yapısı ve uzun vadeli ulaşım planıyla birlikte ele alınmasını istiyor. Bu noktada tartışmanın ana ekseni değişiyor. Mesele sadece “kavşak yapılsın mı, yapılmasın mı?” sorusuna sıkışmıyor. Giresun’un sınırlı sahil bandında yeni bir betonarme ulaşım yapısının kente ne kazandıracağı ve ne kaybettireceği daha geniş bir şehircilik meselesi haline geliyor. MİMARLAR ODASI NEDEN DAL-ÇIK PROJESİNE MESAFELİ? Mimarlar Odası’nın projeye yönelik itirazlarında birkaç temel başlık öne çıkıyor. İlk başlık, Giresun’un denizle ilişkisinin daha da zayıflaması. Sahil yolu nedeniyle kent ile kıyı arasındaki bağ zaten büyük ölçüde kesilmiş durumda. Farklı seviyeli yeni bir kavşak yapısının, özellikle yol kotlarının yükselmesi halinde, şehir merkezi ile deniz arasında yeni bir görsel ve fiziksel bariyer oluşturabileceği değerlendiriliyor. İkinci başlık, zemin ve altyapı koşulları. Projenin uygulama aşamasında mevcut tasarımının değişip değişmeyeceği, dal-çık olarak planlanan yapının zemin veya altyapı sorunları nedeniyle köprülü kavşağa dönüşüp dönüşmeyeceği açıklık bekleyen konular arasında yer alıyor. Yol kotlarının yükselmesi durumunda kent siluetinin, sahil algısının ve çevredeki yapı düzeninin nasıl etkileneceği de kamuoyunun yanıt aradığı başlıklardan biri. Üçüncü başlık, yapım sürecindeki trafik yönetimi. Günlük yaklaşık 40 bin aracın kullandığı bir hatta 400 iş günü sürecek inşaatın nasıl yürütüleceği, alternatif güzergâhların nasıl belirleneceği, ağır vasıta trafiğinin nereden verileceği ve gecikme halinde kent merkezinde nasıl bir tablo oluşacağı netleşmiş değil. Dördüncü başlık ise yatırım önceliği. Mimarlar Odası ve GTSO, yaklaşık 1,35 milyar TL’lik kaynağın noktasal bir kavşak yerine Giresun Çevre Yolu Aksu–Batlama Hattı için değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. GTSO’NUN ÇİZGİSİ: KALICI ÇÖZÜM GÜNEY ÇEVRE YOLU Giresun Ticaret ve Sanayi Odası’nın bu dosyadaki temel yaklaşımı, kentin trafik sorununun kalıcı biçimde çözülmesi için Güney Çevre Yolu’nun öncelikli yatırım haline getirilmesi gerektiği yönünde. GTSO, daha önce de Giresun’un sahil yoluna sıkışan ulaşım düzeninin şehir içi trafiği, transit geçişi, liman bağlantısını ve kent merkezine girişleri aynı hat üzerinde topladığını vurgulamıştı. Bu tablo, özellikle yaz aylarında artan araç yoğunluğu ve ağır vasıta trafiğiyle daha da belirginleşiyor. Odanın yaklaşımına göre dal-çık projesi, mevcut sıkışıklığın bir bölümünü azaltabilir; ancak transit yük şehir dışına alınmadığı sürece Giresun’un ana trafik problemi çözülemez. Bu nedenle Güney Çevre Yolu’nun, özellikle Aksu–Batlama hattından başlayacak şekilde etaplandırılması ve yatırım programına alınması isteniyor. BU PROJEYİ NEDEN YAPIYOR? Kamu otoritesinin dal-çık projesindeki gerekçesi, mevcut trafik yoğunluğuna hızlı ve uygulanabilir bir çözüm üretmek. Giresun Limanı, sahil yolu, şehir merkezi girişleri ve transit geçiş aynı noktada birleştiği için Liman Kavşağı uzun süredir trafik baskısı altında bulunuyor. Devlet açısından bakıldığında farklı seviyeli kavşak, sinyalizasyon kaynaklı beklemeleri azaltacak, araç akışını hızlandıracak, liman bağlantısını daha düzenli hale getirecek ve şehir içi geçişte rahatlama sağlayacak bir mühendislik çözümü olarak görülüyor. Bu yaklaşım, kısa ve orta vadeli trafik ihtiyacına cevap veriyor. Ancak kamuoyundaki soru, projenin yalnızca bugünkü sıkışıklığı mı azaltacağı, yoksa Giresun’un uzun vadeli ulaşım sorununu da çözüp çözemeyeceği üzerinde yoğunlaşıyor. BİLİMSEL TARTIŞMA NASIL YAPILMALI? Dal-çık projesi üzerinden yürüyen tartışmanın sağlıklı zemine oturması için kurum açıklamaları tek başına yeterli değil. Projenin bilimsel olarak tartışılabilmesi için teknik raporların, trafik analizlerinin ve alternatif çözüm karşılaştırmalarının kamuoyuna açık biçimde paylaşılması gerekiyor. Bu kapsamda öncelikle trafik etütleri ortaya konulmalı. Günlük araç sayısı, pik saat yoğunluğu, yaz-kış farkı, ağır vasıta oranı, liman kaynaklı trafik yükü ve projenin tamamlanmasından sonra araç akışının hangi noktalara yöneleceği net biçimde açıklanmalı. İkinci olarak mikro trafik simülasyonu yapılmalı. Dal-çık kavşağı Liman bölgesini rahatlatırken, trafiğin bir sonraki kavşakta, şehir merkezi girişlerinde veya sahil hattının başka bir noktasında yeni bir sıkışmaya neden olup olmayacağı gösterilmeli. Üçüncü olarak zemin ve su yönetimi raporları paylaşılmalı. Yeraltı suyu, dolgu alanı, oturma riski, yağmur suyu tahliyesi, dere bağlantıları ve taşkın kapasitesi yalnızca inşaat mühendisliği açısından değil, kent güvenliği bakımından da değerlendirilmelidir. Dördüncü olarak alternatifler karşılaştırılmalı. Dal-çık, köprülü kavşak, hemzemin düzenleme, trafik sinyalizasyonu iyileştirmesi, sahil yolu bağlantı revizyonu ve Güney Çevre Yolu’nun Aksu–Batlama etabı maliyet, süre, trafik etkisi, çevresel sonuç ve kent estetiği bakımından aynı tabloda değerlendirilmelidir. Bilimsel olan, projeyi peşinen reddetmek ya da peşinen savunmak değil; verileri, riskleri, maliyetleri ve alternatifleri kamuoyunun denetimine açmaktır. MİMARLARIN KENTLEŞME SORUMLULUĞU DA MASADA Dal-çık projesine kent estetiği, sahil bütünlüğü ve şehircilik ilkeleri üzerinden itiraz eden Mimarlar Odası’nın bugünkü tavrı mesleki bir pozisyon olarak görülebilir. Ancak Giresun’un bugünkü yapılaşma tablosu da bu tartışmanın dışında bırakılamaz. Giresun, tarihsel dokusu, kıyı kenti kimliği ve eski yerleşim hafızasıyla farklı bir mimari karaktere sahipken, yıllar içinde betonarme apartmanlaşma, yüksek yoğunluklu yapı düzeni, cephe estetiğinden uzak bina blokları, daralan sokaklar ve zayıflayan kamusal alanlarla başka bir çehreye büründü. Bu dönüşümün sorumluluğu yalnızca mimarlara yüklenemez. Belediyeler, imar planları, siyasi kararlar, arsa sahipleri, müteahhitler, ruhsat süreçleri, denetim mekanizmaları ve rant baskısı bu tablonun ortak parçalarıdır. Ancak proje üreten, kent estetiği konusunda söz söyleyen, yapılaşma kalitesinde mesleki sorumluluk taşıyan mimarlık çevrelerinin de Giresun’un geçmişten kopan yapılaşma sürecindeki payını ve etkisiz kaldığı dönemleri tartışması gerekir. Bugün dal-çık projesine “kent denizden koparılmasın” diyerek karşı çıkan bir meslek örgütünün, geçmiş yıllarda Giresun’un mahalle dokusu, sokak ölçeği, tarihi yapıları ve mimari kimliği korunurken ne kadar etkili olduğunu da kamuoyu sorgulama hakkına sahiptir. Bu sorgulama, dal-çık itirazını geçersiz kılmaz; ancak şehircilik tartışmasını daha tutarlı, daha kapsamlı ve daha samimi bir zemine taşır. GİRESUN’UN İHTİYACI AÇIK BİR ULAŞIM VE KENTLEŞME KARARI Giresun’da dal-çık tartışması artık bir kavşak projesinin sınırlarını aştı. Bu dosya, kentin ulaşım geleceği, sahil bandı kullanımı, kamu kaynağının önceliği, Güney Çevre Yolu beklentisi ve geçmişten bugüne biriken şehircilik sorunlarıyla birlikte ele alınmak zorunda. Kamu otoritesi mevcut trafik sıkışıklığını azaltmak için dal-çık projesini savunuyor. Mimarlar Odası ve GTSO ise bu yatırımın kalıcı çözüm üretip üretmeyeceğinin, kent siluetine nasıl etki edeceğinin ve aynı kaynağın Güney Çevre Yolu’na yönlendirilmesinin daha doğru olup olmayacağının açıklanmasını istiyor. Giresun halkının beklediği cevap, kurumlar arası polemik değil; teknik verilerle, açık raporlarla ve uygulanabilir takvimle ortaya konulmuş net bir ulaşım kararıdır. Dal-çık yapılacaksa, projenin zemin, su, trafik, siluet ve şantiye yönetimi açısından nasıl güvence altına alındığı açıklanmalıdır. Kaynak Güney Çevre Yolu’na aktarılacaksa, bunun etapları, maliyeti ve takvimi kamuoyuna duyurulmalıdır. Giresun’un önünde duran tercih, yalnızca bugünkü kavşağın değil, kentin gelecek 50 yılını belirleyecek ulaşım ve şehircilik tercihidir.

SU PLANI ÇIKTI, GİRESUN’DA MADEN ALARMI BÜYÜDÜ Haber

SU PLANI ÇIKTI, GİRESUN’DA MADEN ALARMI BÜYÜDÜ

SU PLANI ÇIKTI, GİRESUN’DA MADEN ALARMI BÜYÜDÜ RESMÎ GAZETE’DE SU PLANI, GİRESUN’DA YAŞAM ALANI TARTIŞMASI 14 Mart 2026 tarihli ve 33196 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 11063 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile “Ulusal Su Planı (2026-2035)” yürürlüğe girdi. Kâğıt üzerinde su yönetimini düzenleyen karar, Giresun’da ise çok daha sert bir karşılık buldu. Çünkü kentte su başlığı artık tek başına su başlığı değil; maden ruhsatları, orman kaybı, tarımsal üretim, kırsal yaşam ve anayasal çevre hakkı aynı dosyada birleşmiş durumda. Kararın metni doğrudan Giresun’a özgü yeni bir maden ruhsatı ilan etmiyor. Yayımlanan düzenleme, ulusal ölçekte su kaynaklarının korunması, verimli kullanılması, su kalitesinin iyileştirilmesi, kuraklık yönetimi, atık su altyapısının güçlendirilmesi ve tahsis planlaması gibi başlıkları içeren bir çerçeve metin niteliği taşıyor. Buna rağmen Giresun’da kararın yankısı teknik metnin sınırlarını aştı. Bunun nedeni, ilin uzun süredir maden ruhsat baskısı, su havzaları üzerindeki risk, orman alanlarının parçalanması ve üretim alanlarının daralması tartışmalarıyla yaşamaya devam etmesi. Kentte büyüyen tepkinin zemini yeni değil. Giresun Son Haber’in 11 Şubat 2026 tarihli “Aksu Vadisi için alarm” başlıklı haberinde, Dereli Doğa ve Yaşam Derneği Sözcüsü İbrahim Türk, Aksu Vadisi’ndeki madencilik faaliyetlerinin su kaynaklarını etkilediğini, tarım ve hayvancılık açısından tehlike oluşturduğunu belirterek denetim ve su analizi çağrısı yapmıştı. Şubat ayında yerel basına yansıyan bu uyarı, 14 Mart’taki Resmî Gazete kararının ardından bu kez daha geniş bir tartışmanın içine taşındı. Giresun’daki asıl gerilim, su planı metninin sahadaki ruhsat gerçeğiyle çakıştığı noktada ortaya çıkıyor. Son iki yılda yerel ve ulusal basına yansıyan MAPEG dayanaklı haberlerde, Giresun yüzölçümünün yaklaşık yüzde 85’inin maden ruhsat alanları kapsamında bulunduğu, bu alanların arama, işletme ve ihale safhasındaki ruhsatlarla il geneline yayıldığı aktarıldı. Aynı haberlerde 16 ilçenin önemli bölümünde IV. Grup maden ruhsatlarının yoğunlaştığı, bazı ilçelerde ruhsatlılık oranının yüzde 90’ın üzerine çıktığı vurgulandı. Bu tablo, Giresun’da su yönetimi kararının neden yalnızca bürokratik bir düzenleme olarak okunmadığını açık biçimde gösteriyor. Sorun tam da burada düğümleniyor: Bir ilde su havzaları ile maden sahaları aynı coğrafyada üst üste biniyorsa, “su yönetimi” başlığı soyut bir plan olmaktan çıkıyor. Giresun’da su, yalnızca musluktan akan su anlamına gelmiyor; fındık bahçesinin verimi, hayvancılığın devamı, arıcılığın geleceği, meranın sürekliliği, dere yatağının sağlığı ve kırsal yaşamın ayakta kalması anlamına geliyor. Bu nedenle kentte çevre itirazı ile üretim kaygısı birbirinden ayrılmıyor; suya dönük her risk, aynı anda ekonomi, sosyal yapı ve göç baskısı tartışmasına dönüşüyor. Giresun’daki itirazın bir başka sert başlığı orman ve üst havza müdahaleleri. Çünkü maden faaliyeti yalnızca kazı yapılan noktadan ibaret görülmüyor; sahaya ulaşım için açılan yollar, geçici şantiye alanları, lojistik hatlar ve yardımcı tesisler de aynı zincirin parçası olarak değerlendiriliyor. Eğimin yüksek olduğu, yağış rejiminin güçlü olduğu ve yüzey suyu sistemlerinin hassaslaştığı Giresun coğrafyasında bu müdahalelerin su bulanıklığı, sediment taşınımı, toprak kaybı ve havza bütünlüğünde bozulma yaratabileceği yönündeki kaygı büyüyor. Yerel basına yansıyan Aksu Vadisi haberlerinde de suyun balçığa döndüğü, üreticinin su ve toprak kalitesi konusunda alarm verdiği görülüyor. Bu dosyanın hukuki dayanağı da net. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 56. maddesi, herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu açıkça düzenliyor; çevreyi geliştirmeyi, çevre sağlığını korumayı ve çevre kirlenmesini önlemeyi devletin ve vatandaşların ödevi olarak tanımlıyor. Giresun’da yükselen tepki bu nedenle yalnızca siyasal bir karşı çıkış değil; suyu, toprağı, ormanı ve yaşam alanlarını etkilediği düşünülen uygulamalara karşı anayasal hak zemininde yükselen bir itiraz olarak şekilleniyor. Bilimsel ve teknik açıdan bakıldığında da itirazın omurgası boş değil. Su havzaları üzerindeki yoğun baskı, özellikle madencilik, yol açma ve yüzey bozunumu içeren faaliyetlerde bulanıklık artışı, askıda katı madde yükü, yüzey akış rejiminde değişim ve kaynak beslenmesinde bozulma riski yaratabiliyor. Giresun gibi kırsal üretimin su kalitesine doğrudan bağlı olduğu bir coğrafyada bu risk yalnızca ekolojik bir mesele olarak kalmıyor; verim düşüşü, kalite kaybı, kırsal gelir daralması ve uzun vadede yerleşim alanlarının zayıflaması anlamına da geliyor. Bu yüzden kentteki itiraz, sadece “doğa savunusu” değil; aynı zamanda üretim, geçim ve yerinde yaşam savunusu olarak okunuyor. Dosyanın sertleştiği yer de tam olarak burası. Giresun’da “neden itiraz edilmeli” sorusunun yanıtı çevresel duyarlılık cümleleriyle sınırlı değil. İtiraz edilmeyen her baskının önce suyu zayıflatacağı, ardından üretimi gerileteceği, sonra kırsal yaşamı çözeceği düşüncesi öne çıkıyor. Suyun kalitesi bozulursa fındık etkilenir; mera baskılanırsa hayvancılık daralır; orman parçalanırsa toprak tutunma gücü azalır; dere sistemi bozulursa yalnızca doğa değil, köyün geleceği de yara alır. Giresun’daki bugünkü alarm, bu zincirleme etki korkusundan besleniyor. Bir başka önemli nokta da şu: 11063 sayılı kararın kendisi, doğrudan “Giresun’un yüzde 85’i maden sahası ilan edildi” diyen bir metin değil. Ancak Giresun’da zaten yıllardır biriken ruhsat, su, orman ve üretim baskısı nedeniyle bu karar, teknik metnin ötesinde yeni bir eşik olarak algılandı. Kentte tartışılan şey yalnızca kararın satırları değil; o satırların, mevcut ruhsat haritası ve saha uygulamalarıyla birleştiğinde neye dönüşeceği sorusu. Bu yüzden karar Resmî Gazete’de yayımlandığı gün, Giresun’da mesele bir su planı değil, bir yaşam alanı dosyası olarak okundu. DERNEĞİN İTİRAZI Dereli Doğa ve Yaşam Derneği Sözcüsü İbrahim Türk adına yapılan açıklamada itiraz başlıkları şöyle sıralandı: İstisnasız tüm ilçelerde maden faaliyeti: “Giresun’un %85’i maden sahası ilan edilmiştir. Bu yıkım sadece birkaç köyle sınırlı değildir; bugün Giresun’un tüm ilçelerinde ya bir maden işletmesi ya da bir arama ruhsatı bulunmaktadır. Bu, ilimizin her karış toprağının maden şirketlerinin insafına bırakılması demektir!” Su kaynaklarında kuşatma: “Dereli hattındaki Eğrianbar, Meşeliyatak, Yeşiltepe, Yıldız, Sütlüce ve Bahçeli bölgelerinde olduğu gibi, diğer ilçelerimizde de su kaynaklarının tamamı maden sahalarının içinde kalmıştır.” Üretim ve kırsal ekonomi vurgusu: “Devletimize asıl büyük ve sürekli katkıyı sağlayan geçici maden projeleri değil; fındık tarımı, hayvancılık ve arıcılıktır. Köylünün alın teri, maden şirketinin kârından çok daha büyüktür. Suyumuzu feda etmek, milli ekonomiyi yok etmektir!” Su kullanım önceliği itirazı: “Yeni kararname ile su ‘stratejik kaynak’ sayılarak kullanım önceliği Giresunlu üreticiden alınıp maden projelerine devredilmektedir.” Orman ve doğa kıyımı iddiası: “Tüm ilçelerimizde maden yolları açmak uğruna, halkımızın özenle yetiştirdiği ormanlar fiilen kesilmektedir.” Açıklamanın Aksu Vadisi bölümünde şu ifadelere yer verildi: “Halkımız ekranlardaki savaşı izlerken, yayla yolu güzergahlarımızda orman kesimleri ve maden sondajları fiilen başlatılmıştır. Bu çalışmalar başta Aksu Çayı olmak üzere tüm su havzalarımızı %100 oranında zehirleme potansiyeli taşımaktadır. Televizyonlarda 'modern yönetim' altyazılarıyla sunulan bu plan; Giresun halkı için susuzluk ve yok edilen doğa demektir!” Kültürel miras ve çevre hakkına ilişkin bölümde ise şu vurgu yapıldı: “Tüm ilçelerimizdeki tarihi yapılarımız ve ormanlarımız maden baskısı altında yok edilmektedir. Anayasa’nın 56. maddesi uyarınca 'sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkımızı' savunuyoruz. Giresun’un %85’ini maden sahasına hapseden, suyumuzu ve bin yıllık mirasımızı savaş gündeminin arkasına sığınılarak feda eden bu anlayışa karşı tüm ilçelerimizle birlikte hukuki takibimizi sürdürceğiz!”

Türkiye sulak alanlar için kritik eşikte Haber

Türkiye sulak alanlar için kritik eşikte

Ramsar Sözleşmesi’nin 2026 teması “Sulak Alanlar ve Geleneksel Bilgi”, Türkiye’de hızla küçülen göllerin yalnızca ekosistemleri değil, binlerce yıllık insan-doğa ilişkisini de tehdit ettiğini gözler önüne seriyor. Uzmanlar, çözümün beton projelerde değil, bilimle yerel bilginin buluştuğu yeni bir su yönetimi anlayışında olduğunu vurguluyor. İSTANBUL (İGFA) - Dünya Sulak Alanlar Günü kapsamında açıklanan Ramsar Sözleşmesi’nin 2026 yılı teması, Türkiye’nin suyla kurduğu ilişkinin geldiği noktayı yeniden tartışmaya açtı. Burdur, Beyşehir ve Seyfe gibi tarih boyunca çevresindeki yerleşimlere hayat veren göllerin hızla küçülmesi, bu temayı geçmişe dönük bir hatırlatmadan çok, bugüne ve geleceğe yönelik güçlü bir uyarıya dönüştürüyor. Türkiye’deki sulak alanlar yalnızca kuşların, balıkların ve bitkilerin yaşam alanları değil; aynı zamanda üretim biçimlerini, yerel bilgiyi ve kültürel hafızayı şekillendiren temel unsurlar arasında yer alıyor. Ancak yaşanan kayıplar, ekosistemlerle birlikte bu çok katmanlı mirası da zayıflatıyor. Bu tablo yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Akdeniz Sulak Alanlar Gözlemevi’nin yayımladığı “Akdeniz Sulak Alanları Durum Raporu 3”, Akdeniz Havzası’ndaki tarihsel sulak alanların yarısından fazlasının büyük ölçüde kaybolduğunu ortaya koyuyor. Bilim insanları, bu kaybın rastlantısal değil, uzun süredir uygulanan su ve arazi politikalarının sonucu olduğuna dikkat çekiyor. Uzmanlara göre sorunun merkezinde, suyun ekosistemin canlı bir parçası olarak değil, kontrol edilmesi gereken bir kaynak olarak ele alınması yer alıyor. Barajlar ve yoğun tarımsal sulama, nehirlerin doğal akışını bozarken gölleri ve deltaları besleyen su döngülerini de zayıflatıyor. Kısa vadeli üretim artışı hedefleri ise uzun vadede su ve gıda güvenliğini riske atıyor. Çözüm için işaret edilen yol ise bilimsel verilerle yerel toplulukların yüzyıllara dayanan bilgisini bir araya getiren bütüncül bir yaklaşım. Balıkçıların, çiftçilerin ve göçerlerin doğaya dair gözlemleri, çoğu zaman ekolojik değişimleri erken fark edebilecek önemli ipuçları sunuyor. Proje Evi Kooperatifi, bu dönüşüm ihtiyacını şu sözlerle özetliyor: “Göller sadece su birikintileri değil; bu toprakların hafızasının kilit taşları. Kuruyan her göl, bir ekosistemle birlikte bir yaşam biçimini de ortadan kaldırıyor. Çözüm, daha fazla beton değil; bilimi, o gölün kıyısında yaşayan insanların deneyimiyle buluşturan yeni bir su yönetimi anlayışıdır.”

Türkiye, Su Forumu'na ev sahipliğine hazırlanıyor Haber

Türkiye, Su Forumu'na ev sahipliğine hazırlanıyor

Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, Türkiye'nin, Dışişleri Bakanlığı'nın desteğiyle, Bakanlık bünyesindeki Türkiye Su Enstitüsü (SUEN) ve Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ) tarafından düzenlenen Uluslararası Su Forumu'na beşinci kez ev sahipliği yapacağını açıkladı. ANKARA (İGFA) - Küresel iklim değişikliği perspektifinde su yönetimi için sürdürülebilir politikaların geliştirilmesi amacıyla yeni stratejiler, 5-6 Mayıs 2026'da gerçekleştirilecek 5. İstanbul Uluslararası Su Forumu'nda, yerli ve yabancı uzmanlar tarafından tartışılacak. Toplantının, küresel iklim değişikliğine odaklanarak su yönetimi konusunda sürdürülebilir politikaların geliştirilmesi açısından büyük önem taşıdığına dikkat çeken Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, orman yangınları, kuraklık, sel ve taşkın gibi olaylarla sadece ülkemizde değil dünya genelinde derinden hissedilen küresel iklim değişikliğinin, alınacak önlemler konusunda uluslararası düzeyde bütüncül bir kararlılık gerektirdiğini vurguladı. Bu bağlamda Türkiye'nin su alanındaki güçlü vizyonu çerçevesinde, 5-6 Mayıs 2026'da 'Su Dirençliliğini Güçlendirmek: İnovasyondan Eyleme' ana temasıyla 5. İstanbul Uluslararası Su Forumu'nun düzenleneceğini belirten Bakan Yumaklı, bu toplantıda yerel ve yabancı uzmanlar, yetkililer ve akademisyenler, küresel ve bölgesel su gündemine katkıda bulunmak ve iş birliğini geliştirmek amacıyla görüşlerini sunma fırsatı bulacaklarını ifade etti.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.