Hava Durumu

#Psikoterapi

giresunsonhaber - Psikoterapi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Psikoterapi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

İntihar Riskini Gösteren İşaretlere Dikkat! Haber

İntihar Riskini Gösteren İşaretlere Dikkat!

10 Eylül İntiharı Önleme Günü, ruhsal sıkıntılar hakkında açık yüreklilikle konuşabilmenin ve intihar riskinin erkenden fark edilmesinin kritik önemini bir kez daha hatırlatıyor. Kişinin rutin alışkanlıklarında gözlemlenen ani ve belirgin değişimlerin ciddiye alınması gerektiğine değinen Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Özellikle belirgin bir içe kapanma, derin umutsuzluk, vedalaşma eğilimleri ve şahsi eşyaları başkalarına verme gibi durumlar bir arada görülüyorsa, bunu ‘geçici bir süreç’ diyerek görmezden gelmemek gerekir. İntiharı doğrudan sorgulamanın, kişinin aklına intihar fikrini getireceği yönündeki yaygın kanı yanlıştır. Aksine, yargılamadan yöneltilen açık bir soru, kişinin hissettiği acıyı paylaşmasına ve destek alabilmesine kapı açabilir.” dedi. Kriz anında bireyin yalnız bırakılmaması ve güvenliğinin ön planda tutulması gerektiğine işaret eden Tunçel, krizin yatışmış olmasının riskin tamamen bittiği anlamına gelmediğini vurguladı. Tunçel, destek aramanın bir zayıflık göstergesi olmadığını, aksine iyileşme sürecinde atılan en değerli adımlardan biri olduğunu belirtti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, 10 Eylül İntiharı Önleme Günü kapsamında; intihar riskinin öncü işaretleri, kişinin sınırlarına saygı duyulurken güvenliğinin nasıl sağlanacağı ve kriz sonrası profesyonel takibin önemi hakkında değerlendirmelerde bulundu. Ani ve belirgin davranış değişiklikleri göz ardı edilmemeli! Psikolojik krizlerin her bireyde farklı şekillerde tezahür ettiğini belirten Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Bu sebeple, kişinin alışılmış davranış kalıplarında meydana gelen belirgin ve özellikle ani değişimlere karşı dikkatli olmak gerekir.” dedi. Derin çaresizlik ve umutsuzluk ifadelerinin, ‘artık dayanamıyorum’ veya ‘hiçbir şeyin anlamı kalmadı’ gibi cümlelerin, sosyal çevreden uzaklaşma, günlük işlerini yürütmekte zorlanma, uyku ve iştah düzenindeki bozulmalar, yoğun suçluluk hissi veya madde kullanımındaki artışın kritik uyarılar olabileceğini ifade eden Tunçel, “Bunun yanı sıra ölüm ya da intihar üzerine konuşmak, bu konuda araştırmalar yapmak, değerli eşyalarını dağıtmak, vasiyet benzeri hazırlıklar yapmak veya yakınlarıyla vedalaşır gibi davranmak daha somut risk göstergeleridir. Burada asıl nokta, bu belirtilerin tek başına her zaman intihar riski anlamına gelmediği; ancak birkaçının eş zamanlı görülmesi veya hızla belirginleşmesi durumunda kişinin ciddiye alınarak profesyonel bir değerlendirmeye yönlendirilmesi olduğudur.” şeklinde konuştu. İntihar düşüncesini doğrudan sormak, fikri tetiklemez! Daha evvel intihar düşüncesinden bahsetmemiş birinin davranışlarındaki ani değişimlerin çok dikkatle takip edilmesi gerektiğine değinen Tunçel, “Bir kişinin geçmişte intihardan söz etmemiş olması, risk altında olmadığı anlamına gelmez. Bazı insanlar yaşadıkları derin ızdırabı çevrelerine yansıtmayabilir veya yardım istemekte güçlük çekebilir.” dedi. Özellikle ani içe kapanma, yoğun karamsarlık, vedalaşma ve eşyaları dağıtma gibi durumların bir arada gözlemlenmesi halinde, bunun ‘geçici bir dönem’ denilerek geçiştirilmemesi gerektiği vurgulayan Tunçel, “Böyle anlarda varsayımlarla hareket etmek yerine, sakin ve doğrudan bir iletişim kurmak önemlidir. Örneğin, ‘Son zamanlarda çok zorlandığını hissediyorum. Kendine zarar vermeyi ya da hayatına son vermeyi düşündüğün oluyor mu?’ şeklinde sorulabilir. İntiharı doğrudan sormanın kişiye bu fikri aşılayacağı inancı yanlıştır. Tam tersine, yargısız ve açık bir soru, kişinin sıkıntılarını dile getirmesine ve yardım almasına imkan tanır.” ifadelerini kullandı. Kriz anında kişi yalnız bırakılmamalı ve güvenlik öncelikli olmalı! Kriz anında kişinin yanında olanların nasıl davranması gerektiğine ilişkin bilgilendirmelerde bulunan Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, şunları kaydetti: “Öncelikle soğukkanlı kalmalı ve kişiyi yalnız bırakmamaya özen göstermeliyiz. Onu yargılamadan dinlemeli, acısını küçümsememeli; ‘Neden böyle yapıyorsun?’ veya ‘Bu düşünceler yanlış’ demek yerine, ‘Yaşadıklarının senin için ne kadar ağır olduğunu anlıyorum’ gibi destekleyici cümleler kurmalıyız. Kişiye intihar veya kendine zarar verme düşüncesi olup olmadığı açıkça sorulabilir. Eğer yakın ve ciddi bir risk söz konusuysa, güvenliği sağlamak temel öncelik olmalıdır. Kişinin yalnız kalmaması, zarar verebileceği araçlara erişiminin kısıtlanması ve vakit kaybetmeden profesyonel acil yardım çağrılması kritiktir. Bu süreçte yakın olan kişinin tüm yükü tek başına sırtlanmaması gerekir. Acil durumlarda yerel sağlık hizmetlerine başvurulmalı ve 112 Acil Çağrı Merkezi ile iletişime geçilmelidir. En çok kaçınılması gereken tutumlar ise kişiyi utandırmak, suçlamak, tehdit etmek veya yaşadığı sorunu hafife almaktır. ‘Aileni bir düşün’ veya ‘Bu kadar imkanın varken nasıl böyle düşünürsün?’ gibi ifadeler kişiyi daha derin bir yalnızlığa itebilir.” Sınırlarına saygı duymak, kişiyi tamamen yalnız bırakmak değildir! Psikolojik zorluk yaşayan birinin yardım almayı reddetmesi durumunda, temel prensibin kişinin özerkliğine saygı duyarken güvenliğini korumak olduğunu belirten Tuğçe Tunçel, “Kişi destek istemediğinde, baskıcı, suçlayıcı veya tartışmacı bir tavır sergilemek genellikle ters teper.” dedi. Bunun yerine ‘Seni zorlamak istemiyorum ancak her zaman yanında olduğumu bil’ şeklindeki bir yaklaşımın daha sağlıklı olacağını belirten Tunçel, “Fakat intihar riski belirginse, bu durum sadece ‘kişisel bir karar’ olarak görülmemelidir. Özellikle kişi net bir niyetten, planından bahsediyor veya risk yüksek görünüyorsa güvenlik önceliğe geçer. Bu noktada kişinin istememesi, yakınlarının profesyonel yardım arama hakkını engellememelidir. Dolayısıyla sınırlarına saygı göstermek, onu kendi haline bırakmak demek değildir. Bazen en büyük destek, ‘Şu an istemesen de bu süreci birlikte göğüsleyeceğiz’ diyebilmektir.” açıklamasını yaptı. Krizin hafiflemesi, riskin bittiği anlamına gelmez! Krizin yatışmasının riskin tamamen ortadan kalktığı şeklinde yorumlanmaması gerektiğini vurgulayan Tunçel, “Kişi anlık olarak sakinleşmiş olabilir ancak krizi tetikleyen depresyon, travma, kayıp, ilişki problemleri veya madde kullanımı gibi temel sorunlar devam ediyor olabilir. Bu nedenle kriz sonrası profesyonel takip ve değerlendirme hayati önem taşır.” dedi. Sadece anlık güvenliğin değil, krizin kök nedenlerinin anlaşılmasının ve uzun vadeli bir destek planının oluşturulması gerektiğini ifade eden Tunçel, “Psikoterapi, psikiyatrik değerlendirme ve sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi tedavinin temel taşlarıdır. Yakınların da bu süreçte nasıl rol alacakları konusunda bilgilendirilmesi gerekir. Kriz sonrası ‘iyileşti’ diyerek takibi bırakmak yerine, düzenli olarak hatırını sormak ve profesyonel sürece sadık kalmasına yardımcı olmak gerekir.” diye konuştu. Yardım istemek bir zayıflık değildir! 10 Eylül İntiharı Önleme Günü sebebiyle, destek istemekte zorlanan veya kendini çaresiz hissedenlere seslenen Tuğçe Tunçel, sözlerini şöyle noktaladı: “Şu an hissettiğiniz acı ne kadar derin olursa olsun, bu yükü tek başınıza taşımak zorunda değilsiniz. Yardım aramak bir zayıflık değil, aksine zor bir dönemden çıkış için atılan en cesur ve önemli adımlardan biridir. Kendinizi çıkmazda hissettiğinizde tüm hayatınızı veya geleceğinizi bir anda düzeltmeniz gerekmiyor. Bazen atılacak ilk ve en büyük adım, güvendiğiniz birine ‘İyi değilim ve desteğe ihtiyacım var’ diyebilmektir. 10 Eylül bizlere sadece intiharı önlemeyi değil, ruhsal sağlığımız üzerine daha açık konuşabilmeyi de hatırlatıyor. İntihar düşüncesi asla bir ‘dikkat çekme çabası’ olarak görülmemeli; kişinin yaşadığı ağır psikolojik acının bir dışavurumu olarak kabul edilmelidir. Doğru zamanda kurulan bir iletişim ve doğru yönlendirme, iyileşme yolculuğunun başlangıcı olabilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Unutkanlık her zaman hastalık değildir... İşte hafızayı korumak için 5 öneri Haber

Unutkanlık her zaman hastalık değildir... İşte hafızayı korumak için 5 öneri

Anahtarın nerede olduğunu unutmak, bir odaya girdiğinde oraya geliş amacını hatırlayamamak ya da yeni tanışılan birinin ismini anımsayamamak genellikle bir hastalık belirtisi değildir. Uzman görüşlerine göre beyin, önemsiz bilgileri eleyerek kritik anıları muhafaza etmektedir. Ancak unutkanlık hali gündelik yaşamı ciddi şekilde etkilemeye başladığında veya artış gösterdiğinde uzman yardımı alınması önerilmektedir. İSTANBUL (İGFA) - Günlük hayatın akışında hemen herkesin deneyimlediği unutkanlık anları, sıklıkla endişe yaratsa da her unutma durumu bir hastalık işareti değildir. Prof. Dr. Murat Kurt, beynin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi adına “unutma” mekanizmasına gereksinim duyduğunu belirterek, hafızanın kusursuz bir kayıt sistemi olmadığını ifade etti. Prof. Dr. Kurt’a göre beyin, her gün maruz kaldığı milyonlarca uyaranın tamamını detaylıca saklamak yerine, değerli gördüğü bilgileri pekiştirmekte ve gereksiz ayrıntıları ayıklamaktadır. Bu sebeple unutmak, çoğunlukla hafızanın bir yetersizliği değil, sağlıklı işleyişinin temel bir parçasıdır. DUYGUSAL ANILAR DAHA GÜÇLÜ YER EDİYOR Sıkça tekrarlanan düşünceler, kaygılar ve duygusal yoğunluğu yüksek deneyimler beyinde daha kalıcı hale gelebilmektedir. Bilhassa travmatik olaylar ve zihni sürekli meşgul eden olumsuz düşünceler, küçük bir ipucuyla kolayca hatırlanabilmektedir. Prof. Dr. Kurt, bir bilginin kalıcılığı için sadece tekrarın yeterli olmadığını, dikkat ve anlamlandırma süreçlerinin de kritik olduğunu vurguluyor. Dijital platformlarda hızla tüketilen içeriklerin ise genellikle yüzeysel kaldığını belirten Kurt, sürekli ekran kaydırmanın hafızayı geliştirmekten ziyade bilişsel yükü artırabileceği uyarısında bulunuyor. ODAYA GİRİNCE NEDEN NE YAPACAĞIMIZI UNUTUYORUZ? Bir odaya girildiğinde oraya neden gelindiğinin unutulması durumu da bilimsel olarak açıklanabilmektedir. “Kapı eşiği etkisi” olarak tanımlanan bu durum, mekan değiştiğinde beynin mevcut bağlamı güncellemesiyle ilişkilendirilmektedir. Yoğun çalışma temposu, dikkatin dağılması ve aynı anda birden fazla işle ilgilenmek bu tarz kısa süreli unutkanlıkları tetikleyebilmektedir. Prof. Dr. Kurt, meselenin genellikle hafıza kaybından ziyade dikkat eksikliği ile ilgili olduğunu, birkaç saniye durup yeniden odaklanıldığında bilginin genellikle geri geldiğini ifade ediyor. NE ZAMAN DOKTORA BAŞVURULMALI? Ara sıra isimleri unutmak, anahtarların yerini karıştırmak veya bir randevuyu hatırlamakta geç kalmak tek başına bir hastalık kanıtı olmayabilir. Fakat unutkanlığın günlük rutinleri belirgin şekilde aksatması veya zamanla kötüye gitmesi önem arz etmektedir. Aynı soruların defalarca sorulması, bilinen yerlerde yön kaybı yaşanması ya da finansal yönetim gibi günlük işlerde zorluk çekilmesi, tıbbi bir değerlendirme gerektiren belirtiler arasında yer almaktadır. Uykusuzluk, depresyon, kronik stres, yoğun iş temposu, kullanılan bazı ilaçlar ve dikkat dağınıklığının da hafıza üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini belirten Prof. Dr. Kurt, bu gibi durumlarda uzman görüşü almanın kritik olduğunu vurguluyor. KÖTÜ ANILARIN ETKİSİ AZALTILABİLİR Travmatik veya olumsuz anıların tamamen silinmesinin mümkün olmadığını belirten Kurt, ancak bu anıların yarattığı duygusal yükün hafifletilebileceğini ifade ediyor. Psikoterapi, sağlıklı baş etme stratejileri ve profesyonel destekle kişinin bu anılarla olan ilişkisinin dönüştürülebileceği belirtiliyor. HAFIZAYI KORUMAK İÇİN 5 TEMEL ÖNERİ Prof. Dr. Kurt, hafızayı desteklemek adına “mucizevi” tek bir yöntem olmadığını vurgulayarak şu alışkanlıklara dikkat çekiyor: Kaliteli ve düzenli bir uyku düzeni sağlamak. Haftada en az 150 dakika orta şiddette fiziksel aktivite yapmak. Yeni yetkinlikler kazanmak ve zihni aktif tutmak. Güçlü sosyal bağları korumak ve sürdürmek. Dengeli, Akdeniz tipi beslenme düzenini benimsemek ve stresi yönetmek. Özellikle odaklanma gerektiren işlerde dikkati dağıtan alışkanlıklardan kaçınılması gerektiğini hatırlatan Prof. Dr. Kurt, hafıza için yapılabilecek en değerli yatırımın sağlıklı yaşam alışkanlıkları olduğunu ifade ediyor.

Çocuğunuz Oyun Oynarken Öfkeleniyorsa Dikkat! Haber

Çocuğunuz Oyun Oynarken Öfkeleniyorsa Dikkat!

Dijital oyunların çocukların yaşamında giderek daha fazla yer kapladığını belirten uzmanlar, oyun bağımlılığının ebeveynler için önemli bir endişe kaynağı hâline geldiğini söylüyor. Oyun bağımlılığının yalnızca ekran süresinin artmasıyla sınırlı olmadığına dikkat çeken Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Çocuğun duygusal, sosyal ve akademik yaşamını etkileyen ciddi bir sorun olarak ele alınması gerekir.” dedi. Oyun oynarken öfke kontrolünde zorlanma, uyku düzeninin bozulması ve sorumlulukların ihmal edilmesi gibi belirtilerin önemli uyarı işaretleri arasında yer aldığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, ebeveynlerin bu süreçte rehberlik edici ve denetleyici bir rol üstlenmesinin, koruyucu bir yaklaşım sunduğunu vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, çocuklarda oyun bağımlılığının belirtileri, ailelerin dikkat etmesi gerekenleri, korunma yolları ve tedavi süreci hakkında bilgi verdi. Oyun bağımlılığı, çocuğun yaşamını çok yönlü etkileyen ciddi bir sorun! Dijital teknolojilerin günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası hâline gelmesiyle birlikte, çocuklar ve gençlerin oyunlarla çok daha erken yaşlarda ve yoğun biçimde karşılaştığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Bu durum, ebeveynlerde ‘Çocuğum oyun bağımlısı mı?’ sorusunu da beraberinde getiriyor.” dedi. Dr. Öğr. Üyesi Çetin, oyun bağımlılığının, yalnızca oyun oynama süresinin artmasıyla sınırlı olmayan; çocuğun duygusal, sosyal ve akademik yaşamını etkileyen ciddi bir sorun olarak ele alınması gerektiği uyarısında bulundu. Bu belirtiler oyun bağımlılığına işaret ediyor! Oyun bağımlılığına işaret edebilecek pek çok önemli belirteç bulunduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Çocuğun ekran karşısında geçirdiği sürenin giderek artması; bu sürenin cep telefonu, tablet, bilgisayar ya da oyun konsolu aracılığıyla gerçekleşmesi fark etmeksizin dikkatle değerlendirilmeli.” dedi. Özellikle çocuğun, planladığından ya da ebeveynleri tarafından uygun görülen süreden daha fazla oyun oynamaya başlamasının önemli bir uyarı işareti olduğuna vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Çetin sözlerini şöyle sürdürdü: “Bunun yanı sıra, oyun oynadığı zamanlarda öfke kontrolünde zorlanması, oyunu bırakması istendiğinde yoğun tepkiler vermesi ve gündelik yaşam düzeninin oyun nedeniyle bozulması da dikkat edilmesi gereken belirtiler arasındadır. Uyku düzeninin bozulması, sosyal ilişkilerden uzaklaşma ve sorumluluklarını ihmal etme gibi durumlar, oyunla kurulan ilişkinin sağlıklı sınırların dışına çıktığını gösterebilir.” Ebeveynler rehberlik edici ve denetleyici bir rol üstlenmeli! Elektronik cihazların yaygınlaşmasının yanında, çocukların bu araçlarla temasının belirli bir kontrol ve sınır çerçevesinde olmasının büyük önem taşıdığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Çocuğun cep telefonu ve diğer dijital cihazları kullanımı, yaşamının merkezine yerleşmemeli; kullanım süreleri ve zamanları ebeveynler tarafından belirlenmeli.” dedi. Bilgisayar ya da oyun konsolu ile vakit geçirmek isteyen çocukların, ebeveynlerin uygun gördüğü saat ve sürelerde oyun oynamasına izin verilmesi gerektiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Kuralların net, tutarlı ve takip edilebilir olması koruyucu bir yaklaşım sunar. Ebeveynlerin rehberlik edici ve denetleyici rolü, çocuğun sağlıklı bir dijital denge kurmasına yardımcı olur.” açıklamasını yaptı. Tedavide psikoterapi süreci önemli! Oyun bağımlılığı tedavisinde ilk adımın, bireyin kendisi ve yakınlarıyla yapılan ayrıntılı değerlendirme süreci olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Bu süreçte, oyun davranışının günlük yaşamın ne kadarını kapladığı, hangi alanlarda işlev kaybına yol açtığı ve kişinin nerede durmakta zorlandığı ayrıntılı biçimde ele alınır.” dedi. Gerekli görüldüğünde beyin tetkikleri ve psikolojik değerlendirme testleri uygulandığına işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle tamamladı: “Tedavi sürecinde, bazı durumlarda oyun oynama isteğini azaltmaya yönelik ilaç tedavileri ya da eşlik eden ruhsal sorunlara yönelik farmakolojik destekler kullanılabilir. Ancak oyun bağımlılığında tek başına ilaç tedavisi yeterli değildir. Mutlaka psikoterapi sürecinin tedaviye eşlik etmesi gerekir. Psikoterapi sürecinde, oyunu kontrol edebilme becerilerinin geliştirilmesi ve bağımlılığı besleyen faktörlerin ele alınması hedeflenir. Uygun görülen vakalarda, beyin uyarım tedavileri de tedavi seçenekleri arasında yer alabilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Okullarda Akran Zorbalığı Alarmı Haber

Okullarda Akran Zorbalığı Alarmı

Aynı yaş grubundaki çocuklar veya ergenler arasında, okulda, sokakta, kurslarda ya da çevrim içi ortamda, kasıtlı, sürekli ve güç dengesizliğine dayalı davranışlar olan akran zorbalığı hakkında konuşan Nev Sağlık Grubu Klinik Psikoloji Bölümü’nden Psk. Helin Ezgi Deniz, ebeveynlere uyarılarda bulundu. Psk. Helin Ezgi Deniz, akran zorbalığının sadece çocuklar arasındaki bir anlaşmazlık değil, yetişkinlerin tutumlarıyla şekillenen bir ortam sorunu olduğunu belirtti. Deniz, “Yetişkinler aynı dili konuştuğunda çocuklar hızlıca toparlanır” şeklinde konuştu. “Akran zorbalığının üç boyutu var” Deniz, “Aynı yaş grubundaki çocuklar veya ergenler arasında okulda, sokakta, kursta ya da çevrim içi alanlarda anlamlı ve devamlı şekilde yapılan güç dengesizliği içeren davranışlar” olarak akran zorbalığını tanımladı ve “Burada amaç, devamlılık ve güç farkı önemlidir. Bu sebeple iki arkadaş arasında yaşanan bir tartışma veya tek seferlik sert söz akran zorbalığı değildir” dedi. Deniz, akran zorbalığının alay edilme, dışlanma, tehdit, eşya kapma veya çevrim içi itibarın zedelenmesi gibi kalıcı örüntülerle ilerlediğini ekledi. “Zorbalık gerçek hayattan digital alana taşındı” Günümüzde zorbalığın çeşitli şekillerde ortaya çıktığını dile getiren Deniz, "Fiziksel zorbalık en belirgin olanıdır; itme, tekmeleme, çelme takma, zorla eşya alma gibi. Sözel zorbalık ise daha gizlidir; isim takma, küçük düşürme, küfür gibi” dedi. Sosyal/ilişkisel zorbalığın ise çocuğun sistemli şekilde dışlanması üzerine kurulduğunu belirten Deniz, “Cinsiyetçilik, görünüş, etnik köken veya engellilik gibi özelliklere yönelen önyargı temelli zorbalık da vardır; bu, hem bireye hem de gruba yöneliktir” diye belirtti. Siber zorbalığın ayrı bir konu başlığı oluşturduğunu vurgulayan Deniz, “WhatsApp gruplarında taşlama, TikTok’ta montaj videolar, hikaye üzerinden ima, izinsiz fotoğraf paylaşımı… Dijital zorbalığın en tehlikeli yanı sürekli olması ve kalıcı izler bırakmasıdır” şeklinde konuştu. “Belirtileri tekil değil, bütün olarak değerlendirin” Deniz, ailelere “Çocuğun rutinindeki aniden değişikliklere dikkat edin” diye seslenerek şu örnekleri verdi: “Okula gitmek istememe, sabah mide veya baş ağrısıyla uyanma, notlarda düşüş, eşyaların sık sık kaybolması, arkadaş çevresinin hızla değişmesi, uyku düzeninin bozulması ve sinirlilik… Bunlar alarm işareti olabilir. Siber zorbalıkta telefon çaldığında tedirginlik ve sosyal medya hesaplarını silip tekrar açma gibi durumlar sık yaşanır.” Bazı çocukların yaşadıklarını gizlediğini dile getiren Deniz, “Bu nedenle belirtileri tek tek değil bir bütün olarak ele almak gerekmektedir.” “Bu kötü çocuk meselesi değil, ortam meselesidir” Zorbalığın nedenlerine değinen Deniz, “Sadece bir çocuk suçlamak yanıltıcı olur. Zorbalık bir birey değil, ortam meselesidir” ifadelerini kullandı. Psk. Helin Ezgi Deniz, kontrol eksikliği olan alanların, yetişkin tutarsızlıklarının, ‘gülüp geçme’ kültürünün ve popülerlik unsurlarının zorbalığı beslediğini belirtti ve "Zorbalığı yapan çocuk her zaman özgüvensiz değil; az ama empati yeteneği sınırlı gençler olabilir" dedi. Hedef alınan çocukların genellikle zayıf oldukları için değil, farklı, yeni, içine kapanık veya yalnız oldukları için seçildiğine dikkat çeken Deniz, “Sınıfın yüzde 70-80’i tanık olur ancak çoğu sessiz kalır. Tanıkların ses çıkarması zorbalığın hızla etkisini yitirmesine yol açar” dedi. “Önlemler için kilit noktada: okul, aile ve çocuk uyumlu çalışmalı” Önleme stratejilerinde kesin bir formül olmadığını belirten Psk. Helin Ezgi Deniz, “Ancak etkili bir çerçeve bellidir: Okul, aile ve çocuk uyum içinde olmalıdır” dedi. Deniz, "Zorbalığa toleranssızlık ilkesi, şeffaf süreçler, riskli bölgelerde yetişkinlerin görünürlüğü, öğretmenlerin zorbalığı tanıyabilmesi için eğitimi, empatiyi geliştiren sınıf etkinlikleri ve sosyal-duygusal beceri programları şarttır” dedi. Deniz, siber zorbalık için de “Gizlilik ayarlarını bilmek, ekran süresini düzenlemek ve okulun belirli bir siber zorbalık prosedürüne sahip olması gereklidir” dedi. “Müdahalede öncelik güvenliktir” Deniz, zorbalık durumunda ilk adımın güvenliği sağlamak olduğunu belirterek, “Olayı durdurun, tarafları ayırın ve ‘burada kimseye zarar verilmesine müsaade etmeyiz’ mesajını verin” dedi. Çocuğun duygularını ifade etmesine imkan tanınması gerektiğini söyleyen Deniz, “Duygularını ifade edebilen çocuk davranışlarını değiştirmeye başlar” dedi. Zorbaya yaklaşımda “utanç yerine sorumluluk benimsetmek” gerektiğini ifade eden Deniz, “Yaptırımlar caydırmak değil, dönüştürmek için olmalıdır” dedi. “Ebeveynlere iki ayrı yol haritası” Psk. Helin Ezgi Deniz, ebeveynler için iki senaryoyu anlatarak şunları söyledi: Çocuk hedef alındığında, “Dinleyin, suçlamayın, ‘abartıyorsun’ demeyin, kanıtları saklayın, plan yapın ve okul ile iş birliği yapın. Çocuğa kısa ve uygulanabilir hazır cümleler öğretin. Siber zorbalıkta telefonu tamamen elinden almak izole eder; onun yerine kısıtlama ve raporlama yollarını öğretin. Çocuk zorbalık yaptığında, “Önce bilgi toplayın, davranışı açıkça tanımlayın, sınır koyun. Davranışın nedenine odaklanın; güç isteği mi, ait olma isteği mi, öfke mi? Utandırmak değil, tamir ve sorumluluk hedeflenmelidir.” “Tanıklar sessiz kalmamalı” Deniz, tanıklığın önemini vurgulayarak, “Güvenli üç müdahale vardır: Hedefteki kişiyi yalnız bırakmamak, bir yetişkinden destek istemek ve durumu güvenli biçimde bildirmek” dedi. Deniz, siber zorbalık için şu öneriyi paylaştı: “Kayıt al, erişimi kısıtla, bildir ve güvende kal.” “Etkileri uzun vadeli olabilir ancak bu değiştirilebilir bir durumdur” Akran zorbalığının etkilerinin uzun yıllara yayılabileceğini aktaran Deniz, “Ancak bu bir kader değildir. Bir çocuğun hayatında yalnızca bir güvenilir yetişkinin varlığı bile güçlü bir koruyucudur. Okul–aile iş birliği, net kurallar, güvenli raporlama mekanizmaları ve gerekirse psikoterapi yardımı iyileşmeyi mümkün kılar” ifadelerini kullandı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.