Hava Durumu

#Kanser

giresunsonhaber - Kanser haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kanser haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Sigarada OECD ortalamasını ikiye katladık Haber

Sigarada OECD ortalamasını ikiye katladık

Türkiye’de 15 yaş ve üzeri nüfusta her gün tütün kullananların oranı yüzde 28,3’e ulaşarak OECD ortalamasını yaklaşık ikiye katladı. ANKARA (İGFA) - İLKE Vakfı Sosyal Veri Projesi kapsamında Türkiye Sağlık Araştırması, Sağlık İstatistikleri Yıllığı ve Dünya Sağlık Örgütü raporlarından derlenen veriler, tütünle mücadelenin bireysel farkındalık çabası olmanın ötesine geçerek önleyici kamu sağlığı stratejilerinin odağına yerleştirilmesinin kritik önemini ortaya koyuyor. Üretimden Çok Tüketim Karnesiyle Öne Çıkan Tablo 2022 yılı verileri, Türkiye’nin günlük tütün kullanımında OECD ülkeleri arasında ilk sıraya yerleştiğini gösteriyor. Dünya genelinde birçok ülke tütünden ekonomik katma değer üretmeye devam ederken, Türkiye’de 15 yaş ve üzeri nüfusta her gün tütün kullananların oranı yüzde 28,3’e ulaşarak OECD ortalamasını yaklaşık ikiye katlıyor. Bir zamanlar Şark tipi tütün üretiminde güçlü bir konuma sahip olan Türkiye, bugün üretimden çok yüksek tüketim oranlarıyla gündeme geliyor. Tütün Endüstrisi Devleri İçmiyor, Türkiye İçiyor Dünya tütün piyasasına yön veren ülkeler, üretimin ve finansın merkezi olsalar da tüketim karnesinde Türkiye’nin gerisinde kalıyor. Sigara üretiminin büyük ölçüde çok uluslu şirketler tarafından yapıldığı Türkiye’de, tütün tüketimi yaygın bir alışkanlık haline geliyor. Teknolojik dönüşümün öncüsü Japonya veya Avrupa’nın üretim üssü konumundaki Polonya gibi ülkelerde dahi toplumlar, "Türk gibi" içmiyor. Türkiye’de kişi başına düşen günlük ortalama 17,8 adetlik tüketim miktarı, ülkemizi en yoğun içici kitlesine sahip ülke konumuna taşıyor. Politika Başarısı ile Tüketim Oranı Çelişiyor Türkiye; dumansız hava sahası ve sağlık uyarıları konusunda olumlu politika çıktıları üretmesine rağmen, vergilendirme politikaları ve tütün mamullerinin erişilebilir fiyatları tüketim oranlarının yüksek seyretmesine zemin hazırlıyor. Küresel standart kabul edilen bir paket sigaranın Türkiye’de 2,18 dolara satılması, Türkiye'yi sigaranın en ucuz olduğu 93. ülke yaparken bu durum bağımlılığı ekonomik olarak sürdürülebilir kılıyor. Türkiye, tütün tüketim düzeyi bakımından denetleyici kapasitenin zayıf kaldığı ülkelerle benzer bir görünüm sergiliyor. Kanser İstatistiklerinde Tütünün Yeri Tütün kullanımının halk sağlığı üzerindeki etkisi, özellikle akciğer kanseri ve ölüm istatistiklerinde kendini gösteriyor. Türkiye’de tütünle ilişkili kanserlerin görülme sıklığı dünya ortalamasının üzerinde seyrederken; 2024 yılı projeksiyonları her 7 ölümden birinin solunum sistemi hastalıklarıyla ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu tablo, tütünle mücadelede daha kararlı ve denetim gücü yüksek kamusal stratejilerin hayata geçirilmesini zorunlu kılıyor.

KANSERDEN KORUNMADA “TEK SAĞLIK” GERÇEĞİ: VETERİNER HEKİMLİK KRİTİK ROLDE Haber

KANSERDEN KORUNMADA “TEK SAĞLIK” GERÇEĞİ: VETERİNER HEKİMLİK KRİTİK ROLDE

KANSERDEN KORUNMADA “TEK SAĞLIK” GERÇEĞİ: VETERİNER HEKİMLİK KRİTİK ROLDE Dünya Kanser Günü kapsamında yapılan açıklamada, kanserin yalnızca bireysel bir hastalık olmadığı; çevre, gıda zinciri ve enfeksiyonlarla bağlantılı önlenebilir bir halk sağlığı sorunu olduğu vurgulandı. Veteriner hekimliğin bu mücadelede kilit konumda olduğu belirtildi. 4 Şubat Dünya Kanser Günü ve Kanser Haftası dolayısıyla yapılan değerlendirmelerde, kanserin yalnızca bireysel yaşam tarzlarıyla açıklanamayacak kadar karmaşık ve çok boyutlu bir halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çekildi. Uzmanlara göre kanser; çevresel etkenler, enfeksiyöz riskler ve üretim süreçleriyle doğrudan bağlantılı, önemli ölçüde önlenebilir bir hastalık yükü oluşturuyor. Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı tarafından ortaya konan bilimsel veriler; kanser vakalarının kayda değer bir bölümünün hava kirliliği, gıda zincirindeki fiziksel, biyolojik ve kimyasal riskler ile zoonotik ve gıda kaynaklı enfeksiyonlar gibi kontrol edilebilir faktörlerle ilişkili olduğunu gösteriyor. Buna karşın kanserle mücadele politikalarının birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de ağırlıklı olarak tedavi odaklı yürütüldüğü, önleme ve risk azaltma boyutunun geri planda kaldığı ifade ediliyor. İNSAN SAĞLIĞI TEK BAŞINA ELE ALINAMAZ Veteriner Halk Sağlığı Derneği (VHSD) Yönetim Kurulu Başkanı Vet. Hekim Azmi Yüksel, kanserden korunmanın insan sağlığını hayvan, bitki ve çevre sağlığından bağımsız ele alan yaklaşımlarla mümkün olamayacağını belirterek, çözümün “Tek Sağlık” yaklaşımında yattığını söyledi. Tek Sağlık yaklaşımı; insan, hayvan ve çevre sağlığının birbirine bağlı olduğunu kabul eden bilimsel bir çerçeve olarak tanımlanıyor. Bu modele göre güvenli gıda üretimi, zoonotik enfeksiyonların önlenmesi, çevresel kirleticilerin izlenmesi ve kimyasal maruziyetlerin kontrolü, kanser riskini doğrudan etkileyen başlıca alanlar arasında yer alıyor. Bu alanların tamamı ise veteriner hekimliğin uzmanlık ve sorumluluk alanına giriyor. GIDA ZİNCİRİNDEN ÇEVRESEL KİRLİLİĞE UZANAN SORUMLULUK Yüksel, veteriner hekimlerin üretimden tüketime kadar gıda zincirinin tüm aşamalarında görev aldığını belirterek, zoonotik patojenlerin kontrolü, veteriner ilaç ve pestisit kalıntılarının denetimi, mikotoksinlerin ve çevresel kirleticilerin izlenmesinde kritik rol üstlendiklerini vurguladı. Bu görevlerin yalnızca hayvan sağlığını değil, toplumun uzun vadeli kanser riskini de doğrudan belirlediğini ifade etti. Bu alanlarda yaşanan yapısal zafiyetlerin yıllar içinde biriken ve çoğu zaman fark edilmeden büyüyen halk sağlığı sorunlarına yol açtığını belirten Yüksel, kanser riskinin büyük ölçüde üretim ve çevre politikalarıyla da ilişkili olduğuna dikkat çekti. KURUMSAL PARÇALANMIŞLIK RİSK YÖNETİMİNİ ZAYIFLATIYOR Açıklamada, Türkiye’de veteriner halk sağlığını ve Tek Sağlık yaklaşımını esas alan bağımsız, güçlü ve yetkili bir veteriner otoritesinin bulunmamasının önemli bir yapısal eksiklik olduğuna işaret edildi. Gıda güvenliği, çevre sağlığı ve zoonotik hastalıklarla mücadelede kurumsal parçalanmışlık, eşgüdüm eksikliği ve yetki karmaşasının bilimsel gerekliliklerle bağdaşmadığı belirtildi. 2025 yılında gerçekleştirilen Tarım ve Orman Şûrası Sonuç Bildirgesi’nde yer alan “Ulusal Tek Sağlık Koordinasyon Kurulu”nun oluşturulması yönündeki kararın bu ihtiyacın resmî düzeyde de kabul edildiğini gösterdiği ifade edilirken, söz konusu yapının henüz hayata geçirilmemiş olmasının önemli bir gecikme olduğu kaydedildi. “KANSER KADER DEĞİLDİR” VHSD Başkanı Yüksel, kanserin kader olmadığını vurgulayarak, Tek Sağlık yaklaşımını ve veteriner hekimliği dışlayan politikaların kanseri toplum için kaçınılmaz bir yüke dönüştürdüğünü belirtti. Kanserden korunmanın; insan, hayvan ve çevre sağlığını birlikte ele alan, veteriner hekimliği bu sürecin ayrılmaz bir parçası olarak gören bilim temelli ve kamucu politikalarla mümkün olabileceğini ifade etti. Dünya Kanser Günü ve Kanser Haftası’nın, bu bütüncül yaklaşımı hatırlatmak ve karar vericileri sorumluluk almaya davet etmek açısından önemli bir fırsat olduğu belirtilirken, Tek Sağlık yaklaşımının kurumsal olarak hayata geçirilmesi ve bağımsız bir veteriner otoritesinin oluşturulmasının ertelenemez bir gereklilik olduğu vurgulandı.

Her Hastaya Aynı İlaç Devri Bitti Haber

Her Hastaya Aynı İlaç Devri Bitti

Kanser tedavisinde devrim niteliğinde yeni bir çağın ortasındayız. Artık bilim insanları, kanserle savaşta yalnızca dışarıdan alınan ilaçlarla yetinmeyip, bağışıklık sisteminin doğal savunma mekanizmalarını da harekete geçiriyor. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 20 milyon yeni kanser vakası tespit edilirken, 10 milyon civarında insan kanser nedeniyle yaşamını yitiriyor. Türkiye'de ise senelik 240 binden fazla yeni vaka görülmekte. Ancak bu olumsuz tablo yanında umut verici gelişmeler de yaşanıyor. Özellikle bağışıklık sisteminin en etkili hücrelerinden olan NK (Doğal Öldürücü) hücrelerine dayalı hücresel immünoterapiler, yerleşik kanser tedavi yöntemlerini değiştirmekte. Acıbadem Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nden Dr. Tolga Sütlü, yaptığı çalışmalarla "kanseri kendi hücrelerimizle yok etme" fikrini bilimsel zemine oturtmayı amaçlıyor. NK hücreleri, bağışıklık sisteminin doğuştan gelen ve hızlı yanıt veren bileşenleri olarak biliniyor. Bu hücrelerin kanserle savaşta kritik rol üstlendiklerini belirten Dr. Tolga Sütlü, "NK hücreleri, vücutta anormal ya da kanserli hücreleri eğitime gerek kalmadan tanıyabilen ‘katil hücrelerdir’. Bu yetenekleri sayesinde, kanserin erken aşamada yayılmasını ve nüks etmesini engelleme konusunda ciddi bir potansiyele sahipler" diyor. KANSER TEDAVİSİNDE “TEK TİP İLAÇ” DÖNEMİ SONA ERDİ Geleneksel kemoterapi ve radyoterapi yöntemlerinin yerine immünoterapiler daha fazla geçiyor. İmmünoterapi, bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini tanıma ve yok etme kapasitesini artırmayı amaçlayan tedavileri tanımlıyor. Direkt kanser hücrelerini hedefleyen ilaçlar yerine, vücudun savunma mekanizmaları tekrar etkin hale getiriliyor. Bağışıklık sisteminin özel hedefleme yeteneği sayesinde, sağlıklı hücreler zarar görmeden kanser hücreleri etkisiz hale getirilebiliyor. Günümüzde, immünoterapiler genellikle bağışıklık sistemini aktive eden antikor veya sitokinlerin kullanımına dayansa da, en etkileyici ilerlemeler bağışıklık hücrelerinin tedavinin merkezine oturduğu hücresel immünoterapide görülüyor. Bu yaklaşım kanser tedavisini kişiye özel hale getirirken, Dr. Tolga Sütlü, “Artık sadece bağışıklık sistemini uyarmıyoruz, onu doğrudan hedefe yönlendiriyoruz. Hastanın kendi NK veya T hücrelerini alarak, genetik olarak kanseri hedefleyecek biçimde yeniden programlayıp geri veriyoruz. Bu hücreler, doğrudan kanser hücrelerini hedefleyip yok ediyor. Bu yöntem, her hasta için özel olarak tasarlanabiliyor.” diyor. NK hücre temelli tedaviler, hastanın kendi bağışıklık hücreleriyle başlıyor. Bu hücreler, GMP laboratuvarlarında çoğaltılıp kanser hücrelerini daha etkin tanıyacak şekilde yeniden programlanıyor. Bu yönüyle hücresel immünoterapiler, ‘herkese aynı ilaç’ döneminin sona erdiğinin açık bir göstergesi olarak kabul ediliyor. NK HÜCRELERİ KANSERE KARŞI YILLAR BOYUNCA MÜCADELE VERİYOR Antikor bazlı tedaviler zaman içerisinde vücutta etkisini yitirirken, hücresel tedaviler uzun vadeli etkiler sunabiliyor. “Antikorlar birkaç haftada etkilerini kaybeder ve tekrar uygulanmaları gerekir. Ancak bağışıklık sistemi hücreleri, vücutta uzun süre kalabilir ve kanserli hücreleri aktif olarak aramaya devam eder. Bu hücreler, kansere karşı yaşam boyu savaşmak üzere programlanıyor. Bugün, 10-20 yıl önce hücresel immünoterapi almış ve hastalıkları kontrol altında olan hastalar bulunmakta” diyen Dr. Tolga Sütlü, bu tedavilerin uzun süreli koruma potansiyeline dikkat çekiyor. Peki, NK hücre temelli immünoterapiler özellikle hangi kanser türlerinde etkili? Dr. Tolga Sütlü, bu tedavinin özellikle lösemi, lenfoma ve multiple miyelom gibi kan türü kanserlerde yüksek başarı gösterdiğini belirtiyor; “Ancak sadece bunlarla sınırlı kalmıyor. Meme, akciğer ve kolon kanseri gibi solid tümörlerde de NK hücreleriyle yüzlerce klinik çalışma yürütülüyor. Önümüzdeki yıllarda bu alanda da onaylı tedavilere şahit olacağız.” diyerek solid tümörler için de umut veriyor. YAPAY ZEKA İLE NK HÜCRELERİ DAHA ETKİN CAR-T hücreleri ve NK hücreleriyle immünoterapi yapan sınırlı sayıda merkez arasında Türkiye'de Acıbadem Üniversitesi'nin başı çektiğini vurgulayan Dr. Tolga Sütlü, melonom, lösemi ve lenfoma dahil birçok kanser türünde NK hücreleri üzerine yenilikçi çalışmalarda yer aldığını belirtiyor. Gelişmiş DNA analizleri ve yapay zeka destekli veri işleme teknikleri ile NK hücrelerini hangi hastada daha etkili olacaklarını daha iyi kestirebildiklerini söyleyen Dr. Tolga Sütlü, “Yapay zeka, bireysel hücresel tedavi geliştirme sürecini hızlandırıyor. Artık her kanser hastasına aynı şekilde yaklaşmıyoruz” diyerek, onkolojinin kişiselleştirilmiş hücresel tedaviler üzerine evrileceğini belirtiyor. Dr. Tolga Sütlü'ye göre NK hücreleriyle sürdürülen çalışmalar, kanseri vücudun kendi doğal gücüyle durdurmanın mümkün olabileceğini gösteriyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

GİRESUN’DA OBEZİTEYLE MÜCADELEDE YENİ ADIM Haber

GİRESUN’DA OBEZİTEYLE MÜCADELEDE YENİ ADIM

GİRESUN’DA OBEZİTEYLE MÜCADELEDE YENİ ADIM Obezite Polikliniği Hizmete Açıldı Giresun Üniversitesi Giresun Eğitim ve Araştırma Hastanesi, çağımızın en önemli sağlık sorunları arasında yer alan obeziteyle mücadele kapsamında önemli bir adım attı. Hastane bünyesindeki Aile Hekimliği Kliniği içerisinde Obezite Polikliniği hizmete açıldı. Uzmanlar, obezitenin yalnızca kilo artışıyla sınırlı bir sorun olmadığını; diyabet, hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları, eklem rahatsızlıkları, polikistik over sendromu, infertilite, uyku apnesi ve bazı kanser türleri başta olmak üzere birçok kronik hastalığın gelişiminde ciddi bir risk faktörü oluşturduğuna dikkat çekiyor. KAPSAMLI VE KİŞİYE ÖZEL TAKİP Yeni açılan Obezite Polikliniği’nde, alanında uzman hekimler ve diyetisyenlerden oluşan ekip tarafından bütüncül bir sağlık hizmeti sunuluyor. Poliklinikte; Genel sağlık değerlendirmesi ve kronik hastalıkların takibi, Kişiye özel beslenme ve egzersiz programlarının oluşturulması, Yaşam tarzı değişikliği danışmanlığı, Profesyonel tartı sistemiyle ayrıntılı vücut analizleri gerçekleştiriliyor. “OBEZİTEYLE MÜCADELEDE MULTİDİSİPLİNER YAKLAŞIM ŞART” Aile Hekimliği Uzmanı Neslişah Gürel Köksal, obezitenin etkin şekilde kontrol altına alınabilmesi için bireyin yaşam tarzının bütüncül olarak ele alınması gerektiğini vurgulayarak, Obezite Polikliniği’nin bu anlayışla hizmet vereceğini ifade etti. Yetkililer, polikliniğin hem koruyucu hekimlik hem de uzun vadeli sağlık takibi açısından önemli bir boşluğu dolduracağını belirtti.

Uzun Yaşam Genetik mi, Seçim mi? Haber

Uzun Yaşam Genetik mi, Seçim mi?

Kimileri 100 yaşına dek sağlıklı bir yaşam sürebilirken, bazıları genç yaşlarda ciddi sağlık problemleriyle karşılaşabiliyor. Peki, uzun yaşamın sırrı nerede gizli? Genetik mi, yoksa yaşam tarzı mı daha etkili? "İnsan ömrünün yaklaşık %25-40'ı genetikle belirlenirken, geri kalan ise yaşam tarzı, çevresel faktörler ve tesadüflerle şekilleniyor" diyen Acıbadem Life Longevity’den İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, genetiğin yaşlanma üzerindeki etkilerini ve epigenetikle birlikte sağlıklı yaşam alışkanlıklarının bu süreci nasıl değiştirdiğini anlattı. Genetik, Piyanonun Tuşlarıysa; Epigenetik, O Tuşlara Basan Piyanisttir Kimler uzun yaşar? Uzun yaşam, aileden miras alınan bir özellik mi yoksa daha fazlası mı? Bilimsel çalışmaların son yıllarda en fazla yoğunlaştığı konuların başında uzun ve sağlıklı yaşam geliyor. Yapılan araştırmalara göre, insan ömrünün yaklaşık yüzde 25 ila 40’ının genetik faktörlere bağlı olduğu belirlenmiş durumda. Peki kalan yüzde 60’lık kısımda etkili olan nedir? Acıbadem Bodrum Hastanesi’nde bulunan Acıbadem Life Longevity’de görev yapan İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, bu yüzde 60’lık kısmın çevresel faktörlerle, yaşam tarzı seçimleriyle ve rastlantıların etkisiyle şekillendiğini söylüyor ve "İyi bir genetik altyapıya sahipseniz bu büyük bir avantajdır; fakat bu şansı en iyi şekilde değerlendirmek için epigenetik etkileri anlamak gereklidir. Genetik, piyanonun tuşları gibidir ve o tuşlara hangi sıra ve nasıl basılacağını belirleyen epigenetik mekanizmalardır. Besinler, toksinler, gazlar, radyasyon, egzersiz, uyku, stres ve enfeksiyonlar gibi çevresel faktörler bütününü işaret eden ekspozom, bu "piyanist"in notalarını oluşturur. DNA üzerindeki belirli bölgelerde gerçekleşen metilasyon veya histon modifikasyonu gibi epigenetik düzenlemeler, genlerin aktif mi pasif mi olacağını belirler." dedi. UZUN YAŞAM “OLAĞANÜSTÜ GENLER”E BAĞLI! YA SİZDE YOKSA? Guinness rekorlarına göre dünyanın en uzun süre yaşayan insanı olarak bilinen ve 122 yaşında hayatını kaybeden Jeanne Louise Calment örneğinden bahseden Acıbadem Life Longevity İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, “Bu kişi 117 yaşına kadar sigara içiyordu. Alkol ve çikolataya da bir hayli düşkündü. Bazı bireyler olağanüstü genetik profile sahip olabilir” diye konuştu. Uzun ömürlü aileler üzerinde yapılan incelemelerde yaşlanmaya karşı koruyucu genetik profillerin, sağlıklı metabolizma ve düşük hastalık riskiyle öne çıktığını belirten Uzm.Dr. Halil Ertürk, “Bu özellikler, uzun ve sağlıklı yaşamın aile içerisinde genetik olarak aktarılabildiğini gösteriyor. Uzun ömürlü ailelerin üyeleri, daha düşük kan şekeri, insülin ve trigliserid seviyeleriyle daha sağlıklı bir metabolik profile sahip. Bu özellikler, yaşlanmaya bağlı hastalıkların gecikmesini ve daha uzun sağlıklı yaşam süresini destekliyor. Bu ailelerde Alzheimer, diyabet, kalp yetmezliği gibi yaşa bağlı hastalıkların daha az görüldüğü belirtiliyor. Ayrıca, kanser gibi hastalıklara karşıda daha dirençli oldukları ve hastalık sonrası daha dayanıklı oldukları gözlemleniyor. Bu ailelerde, sağlıklı yaşam süresini uzatan, bir kısmı büyük oranda doğrulanmış, bir kısmı kısmen doğrulanmış bazı genler öne çıkıyor” dedi. İŞTE UZUN YAŞAM GENLERİ APOE2: Bu varyant, Alzheimer ve kalp hastalığı riskini azaltıyor. FOXO3a: Hücrelerin strese karşı dayanıklılığını artıran ve DNA onarımını destekleyen bir "hücre bekçisi" olarak işlev görür. CETP ve APOC3: Bu genlerin belirli varyantları, iyi kolesterol (HDL) seviyelerini artırıp trigliseritleri düşürerek kardiyovasküler sağlığı korur. IGF-1R ve d3GHR: Büyüme sinyallerini düzenleyen bu genlerin düşük aktiviteli varyantları, metabolizmanın yavaşlamasına ve yaşam süresine katkıda bulunur. Sirt6: Yaşlanma karşıtı bir "Sirtuin" geni olan Sirt6, DNA hasarlarını onararak genomun sağlıklı kalmasını sağlar. NE ZAMAN YAŞLANACAĞINIZI SAĞLIK YÖNETİMİNİZ BELİRLİYOR! Genetik yatkınlığın kronolojik yaştan farklı olan biyolojik yaşı doğrudan etkilediğini belirten Uzm. Dr. Halil Ertürk, “Özellikle DNA onarımı ve genom stabilitesi ile ilişkili genler, yaşlanma hızımızda kritik rol oynar. Yaşlandıkça, genetik etkiler çevresel faktörlerle daha fazla etkileşime girer. Özellikle uyku kalitesi ve beslenme gibi faktörler, genetik riskin yüksek olduğu kişilerde bile yaşlanma hızını yavaşlatabilir. Genetik yatkınlık yaşlanma sürecini şekillendiriyor olsa da, sağlıklı yaşam tarzı seçimleri genetik riskleri yönetmenin, uzun ve sağlıklı bir yaşam sürmenin en etkili yoludur” dedi. 8 HAFTADA 4,6 YIL GENÇLEŞMEK MÜMKÜN MÜ? Yaşam tarzına odaklanan yalnızca 8 haftalık bir müdahale programı kapsamında, DNA metilasyon saati kullanılarak ölçülen biyolojik yaşın ortalama 4,6 yıl geriye çekilebildiğinin gösterildiğini belirten Uzm. Dr. Halil Ertürk, “Bu da genetik kodumuzu değiştiremesek bile, genlerin nasıl işlev göreceğini etkileyen epigenetik düzenlemeleri yönetebileceğimizi ortaya koyuyor. Sağlıklı beslenme, egzersiz, kaliteli uyku, stres yönetimi gibi alışkanlıklar, genetik riskiniz ne olursa olsun yaşam süresini uzatabilir ve yaşam kalitesini artırabilir” diye konuştu. Genetik müdahalelerin gelecekte yaşlanma sürecini yavaşlatmak hatta tersine çevirmek için önemli bir araç haline gelebileceğine dikkat çeken Acıbadem Life İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, “Bu fikir artık bilim kurgu olmaktan çıktı. Bugün laboratuvar ortamında deneysel olarak uygulanabilen genetik tedaviler, yaşlanmanın kök sebeplerini hedef alarak biyolojik yaşı geri çekme potansiyeline sahip” dedi. YAŞLANMAYI GECİKTİRMEYİ HEDEFLEYEN GENLER Telomeraz: Hücre bölünmesiyle kısalan telomerleri (kromozom uçları) uzatarak hücresel yaşlanmayı yavaşlatır. Özellikle kök hücre ve bağışıklık sistemi hücrelerindeki yaşlanmanın tersine çevrilmesi tüm vücutta gençleşme etkisini oluşturur. Follistatin: Kas büyümesini engelleyen Myostatin proteinini bloke ederek yaşa bağlı kas kaybını (sarkopeni) önler. Klotho: Özellikle beyin sağlığını korur ve Alzheimer ile ilişkili Amiloid-β plaklarını azaltmaya yardımcı olabilir. PGC-1a: Hücrelerimizin enerji merkezi olan mitokondrilerin fonksiyonunu iyileştirerek yaşlanmaya bağlı enerji kaybını hedefler.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.