Hava Durumu

#Fiziksel Aktivite

giresunsonhaber - Fiziksel Aktivite haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Fiziksel Aktivite haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

D vitaminini kimler kullanmalı? Haber

D vitaminini kimler kullanmalı?

Amerikan Endokrinoloji Derneği’nin hazırladığı D vitamini kılavuzu, çocuklar, gebeler, 75 yaş ve üzerindekiler ile yüksek riskli prediyabetli bireylerde takviyenin potansiyel faydalarına dikkat çekti. İSTANBUL (İGFA) - Amerikan Endokrinoloji Derneği’nin yayımladığı “Hastalıkların Önlenmesinde D Vitamini” başlıklı kılavuz, belirli yaş ve risk gruplarında takviyenin sağlayabileceği potansiyel faydaları ele alırken rutin D vitamini düzeyi ölçümü yapılmadan takviye uygulanabilecek gruplara da dikkat çekti. Kılavuza göre 1-18 yaş arasındaki çocuk ve ergenlerde D vitamini takviyesi, kemiklerin yumuşamasına ve zayıflamasına neden olan raşitizmin önlenmesine ve solunum yolu enfeksiyonu riskinin azaltılmasına katkı sağlarken, 75 yaş ve üzerindeki bireylerde ise ölüm riskini azaltma potansiyeli nedeniyle takviye önerildi. Gebelik döneminde de D vitamini takviyesi öneren kılavuz, bu takviyenin preeklampsi (gebelikte görülen bir kan basıncı bozukluğu), anne karnında bebek kaybı (rahim içi ölüm), erken doğum ve gebelik haftasına göre beklenenden küçük bebek doğumu riskini azaltabileceğine dikkat çekilirken, takviyenin yenidoğan ölümü riskini de azaltma potansiyeli bulunduğu kaydedildi. Diyabete ilerleme riski yüksek prediyabetli yetişkinlerde ise sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite gibi yaşam tarzı değişikliklerine ek olarak D vitamini takviyesi önerilirken, kılavuzda, bu grupta takviyenin tip 2 diyabete ilerleme riskini azaltmaya yardımcı olabileceğine vurgu yapıldı. D VİTAMİNİ KULLANIMINDA BİREYSEL İHTİYAÇLAR BELİRLEYİCİ Sektör temsilcilerinden Göktuğ Göktaş, kılavuzun D vitamini takviyesi veya tedavisine ihtiyaç duyan 50 yaş ve üzerindeki yetişkinlerde yüksek dozların belirli aralıklarla alınması yerine günlük düşük doz kullanımını önerdiğini belirtti. Bu yaklaşımın takviyenin kullanım sıklığı açısından önemli bir ayrım ortaya koyduğunu ifade eden Göktaş, D vitamini ihtiyacının kişiden kişiye değişebileceğine dikkat çekti. D vitamini takviyesinde her bireyin aynı miktara ihtiyaç duymadığının bilinmesi gerektiğini belirten Göktaş, "Araştırmalarda kullanılan dozlar, herkes için geçerli bir kullanım önerisi anlamına gelmiyor. Bu nedenle takviyenin kişinin ihtiyaçları doğrultusunda, sağlık profesyonellerinin değerlendirmesiyle planlanması önem taşıyor" dedi.

Soğuk hava değil, kapalı alanlar hasta ediyor Haber

Soğuk hava değil, kapalı alanlar hasta ediyor

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Kurt, sonbaharda artan solunum yolu enfeksiyonlarına karşı; el hijyeni, ortam havalandırması, sağlıklı beslenme, uyku, düzenli aşı takvimi ve hasta çocukların evde dinlendirilmesi gibi 6 temel önlemin önemini vurguladı. İSTANBUL (İGFA) - Sonbaharla birlikte sadece havalar değil, çocukların günlük yaşamı da değişiyor. Kapalı ve kalabalık ortamlarda geçirilen sürenin artması ile ortak kullanılan alanlar, özellikle solunum yolu enfeksiyonlarının daha kolay yayılmasına zemin hazırlıyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Kurt, bu dönemde çocuklarda burun akıntısı, burun tıkanıklığı, öksürük, boğaz ağrısı, ateş, halsizlik ve iştahsızlık gibi yakınmaları daha sık görüldüğüne dikkati çekerk, "Influenza, RSV ve diğer solunum yolu virüsleri benzer belirtilerle başlayabiliyor; özellikle küçük çocuklarda hastalığın seyri yaşa ve eşlik eden risk faktörlerine göre değişebiliyor” diyerek çocukları enfeksiyonlardan korumanın yollarına ilişkin önerilerde bulundu. Dr. Kurt, el hijyenini alışkanlığa dönüştürmenin önemine vurgu yaptı. En temel önlemlerden birinin, ‘doğru zamanda, doğru el hijyeni’ sağlamak olduğunu vurgulayan Dr. Çiğdem Kurt, "Çocuklara özellikle eve geldiklerinde, yemeklerden önce, tuvaletten sonra ve burunlarını silme, öksürme, hapşırma durumunda ellerini yıkama alışkanlığı kazandırılmalıdır. Sabun ve suyla yaklaşık 20 saniye el yıkamak yeterlidir. Su ve sabunun bulunmadığı, bazı zorunlu durumlarda en az yüzde 60 alkol içeren el antiseptikleri kullanılabilir ancak küçük çocuklarda yetişkin gözetiminde kullanılmalıdır" dedi. KAPALI ALANLARI DÜZENLİ HAVALANDIRMAK Enfeksiyonlardan korunmada, özellikle sınıfların ve evlerin uygun aralıklarla havalandırılması, mümkün olduğunda açık havada zaman geçirilmesi çok önemli olduğunu belirten Dr. Kurt, "Soğuk hava çocuğu ‘hasta eden’ unsur değildir. Aksine, sonbahar ve kış aylarında insanların daha fazla kapalı alanlarda ve birbirleriyle yakın zaman geçirmesi bulaşmayı kolaylaştırır. Çocuğun ateşi, kusma, ishal gibi bulaştırıcılığı artırabilecek belirtileri varsa ya da genel durumu giderek kötüleşiyorsa evde dinlendirilmesi hem kendi iyileşmesi hem de diğer çocukların korunması açısından oldukça önemlidir" diye konuştu. BESLENME, UYKU VE FİZİKSEL AKTİVİTESİNE DİKKAT ETMEK Bu arada enfeksiyon mevsimi başladığında ailelerin en çok “Bağışıklığını güçlendirmek için ne verebilirim?” sorusunu yönelttiklerini belirten Dr. Kurt, şunları kaydetti: “Çocuğun yaşına uygun ve dengeli beslenmesi, yeterli uyuması, düzenli fiziksel aktivite yapması ve günlük yaşamında açık havaya yer verilmesi genel sağlığın temelidir. Eksiklik saptanmadan gelişigüzel vitamin ve mineral takviyesi kullanmak yerine çocuğun beslenme düzeninin ve bireysel gereksinimlerinin değerlendirilmesi doğru yaklaşımdır. Burada hedef ‘hiç hastalanmayan çocuk’ yaratmak değil, hastalıklarla baş edebilecek sağlıklı bir çocukluk zemini oluşturmaktır.”

Obezite Sağlığı Nasıl Etkiliyor? Haber

Obezite Sağlığı Nasıl Etkiliyor?

Dünya genelinde giderek yaygınlaşan obezite, yalnızca kilo artışıyla sınırlı kalmayıp kalp ve damar hastalıklarından diyabete, uyku apnesinden eklem sorunlarına kadar birçok sağlık problemiyle ilişkili olabiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obezitenin vücut üzerindeki etkileri, yol açabileceği sağlık sorunları ve sağlıklı kilo kontrolünün önemi hakkında değerlendirmelerde bulundu. Obezite, günümüzde toplum sağlığını etkileyen önemli kronik hastalıklardan biri olarak kabul ediliyor. Hareketsiz yaşam tarzı, yüksek kalorili beslenme alışkanlıkları, genetik yatkınlık, hormonal faktörler ve çevresel koşullar, obezite gelişiminde rol oynayabiliyor. Vücutta aşırı yağ dokusu birikimiyle karakterize edilen obezite, zaman içerisinde farklı organ ve sistemlerin işleyişini olumsuz etkileyebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obezitenin yalnızca dış görünüşle ilgili bir durum olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, fazla kilonun metabolik sağlık, yaşam kalitesi ve kronik hastalık riskleri üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor. Obezite Nedir ve Neden Önemlidir? Obezite, vücutta sağlığı olumsuz etkileyebilecek düzeyde aşırı yağ birikmesiyle ortaya çıkan kronik ve çok faktörlü bir hastalıktır. Yetişkinlerde vücut kitle indeksinin 30 ve üzerinde olması, obezite sınıflandırmasında yaygın olarak kullanılan ölçütlerden biridir. Ancak vücut kitle indeksi tek başına kişinin sağlık durumunu tam olarak ortaya koymayabilir. Bel çevresi, vücut yağ dağılımı, metabolik göstergeler ve eşlik eden hastalıklar da değerlendirilmelidir. Op. Dr. Ahmet Bekin, özellikle karın bölgesinde biriken yağ dokusunun metabolik hastalıklarla ilişkili olabileceğini ve obezite değerlendirmesinde yalnızca tartıdaki kiloya odaklanılmaması gerektiğini vurguluyor. Obezite Kalp ve Damar Sağlığını Nasıl Etkiler? Obezite, yüksek tansiyon, kan yağlarında bozulma ve damar sertliği gibi kalp ve damar hastalıklarına zemin hazırlayan durumlarla ilişkili olabiliyor. Vücut ağırlığının artması, kalbin dolaşım sistemine kan pompalamak için daha fazla çalışmasına neden olabiliyor. Özellikle karın çevresindeki yağ birikimi, insülin direnci ve kronik düşük dereceli iltihaplanma ile ilişkili metabolik değişikliklere katkıda bulunabiliyor. Obezitesi bulunan bireylerde koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği ve inme riski artabiliyor. Bununla birlikte risk düzeyi kişinin yaşı, genetik özellikleri, sigara kullanımı ve mevcut sağlık sorunlarına göre değişiklik gösterebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, kalp ve damar sağlığının korunmasında sağlıklı kilo yönetimi, düzenli fiziksel aktivite ve kan basıncı kontrolünün önemli olduğunu belirtiyor. Obezite Tip 2 Diyabet Riskini Artırıyor mu? Obezite ile tip 2 diyabet arasında güçlü bir ilişki bulunuyor. Özellikle karın bölgesinde artan yağ dokusu, hücrelerin insüline verdiği yanıtı azaltarak insülin direncinin gelişmesine katkıda bulunabiliyor. İnsülin direncinin ilerlemesiyle kan şekeri seviyelerinde yükselme görülebiliyor ve bazı bireylerde zamanla tip 2 diyabet ortaya çıkabiliyor. Obezitesi bulunan herkesin diyabet geliştireceği söylenemez. Ancak fazla yağ dokusu, genetik yatkınlık ve yaşam tarzı faktörleri bir araya geldiğinde diyabet riski artabiliyor. Op. Dr. Ahmet Bekin, obezitesi bulunan bireylerde açlık kan şekeri, HbA1c ve diğer metabolik göstergelerin gerektiğinde değerlendirilmesinin erken tanı açısından önemli olduğunu ifade ediyor. Obezite Karaciğer Yağlanmasına Neden Olabilir mi? Obezitenin etkilediği organlardan biri de karaciğerdir. Özellikle insülin direnci ve metabolik bozukluklarla birlikte görülen karaciğer yağlanması, uzun dönemde ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Günümüzde metabolik disfonksiyonla ilişkili steatotik karaciğer hastalığı (MASLD) olarak adlandırılan bu durum, bazı hastalarda karaciğer iltihaplanmasına, fibrozise ve ileri evrelerde siroza kadar ilerleyebiliyor. Karaciğer yağlanması başlangıç dönemlerinde belirgin şikâyet oluşturmayabiliyor. Bu nedenle risk faktörleri bulunan kişilerin gerekli tıbbi değerlendirmelerden geçmesi önem taşıyor. Sağlıklı beslenme, fiziksel aktivite ve uygun kilo kaybı, metabolik karaciğer hastalıklarının yönetiminde önemli bir yere sahip. Obezite Uyku Apnesine Yol Açar mı? Obezite, obstrüktif uyku apnesi gelişimi açısından önemli risk faktörlerinden biridir. Özellikle boyun ve üst solunum yolları çevresindeki yağ dokusunun artması, uyku sırasında hava yolunun daralmasına katkıda bulunabiliyor. Uyku apnesi bulunan kişilerde yüksek sesle horlama, uykuda nefes durması, sabah baş ağrısı, gündüz uykululuk ve dikkat dağınıklığı gibi belirtiler görülebiliyor. Tedavi edilmeyen uyku apnesi, yaşam kalitesini olumsuz etkileyebildiği gibi yüksek tansiyon ve bazı kalp ve damar sorunlarıyla da ilişkili olabiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obeziteyle birlikte horlama ve gündüz aşırı uykululuk şikâyetleri bulunan bireylerin uyku apnesi açısından değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Obezite Eklem ve Omurga Sağlığını Nasıl Etkiler? Vücut ağırlığının artması, özellikle diz, kalça ve omurga gibi yük taşıyan bölgelerde mekanik baskının artmasına neden olabiliyor. Obezitesi bulunan kişilerde diz osteoartriti, eklem ağrısı, hareket kısıtlılığı ve bazı kas-iskelet sistemi sorunları daha sık görülebiliyor. Bunun yanı sıra yağ dokusuyla ilişkili inflamatuvar süreçler de eklem sağlığını etkileyebiliyor. Eklem ağrısı nedeniyle fiziksel aktivitenin azalması, kilo kontrolünü daha da zorlaştırabilen bir döngü oluşturabiliyor. Bu nedenle obezite tedavisinde kişinin fiziksel kapasitesine uygun egzersizlerin belirlenmesi ve gerektiğinde kas-iskelet sistemi değerlendirmesinin yapılması önemlidir. Obezite Kanser Riskini Artırıyor mu? Bilimsel araştırmalar, obezitenin bazı kanser türlerinin gelişme riskiyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Özellikle menopoz sonrası meme kanseri, kalın bağırsak kanseri, endometrium kanseri, böbrek kanseri ve bazı diğer kanser türlerinde obezite önemli bir risk faktörü olarak değerlendiriliyor. Aşırı yağ dokusunun hormonal dengeyi değiştirmesi, kronik düşük dereceli iltihaplanma ve insülinle ilişkili metabolik süreçler bu ilişkinin olası mekanizmaları arasında yer alıyor. Ancak obezitesi bulunan her bireyde kanser gelişeceği anlamına gelmediği gibi, kanser riskini yalnızca vücut ağırlığı üzerinden değerlendirmek de doğru değildir. Obezite Ruh Sağlığını ve Günlük Yaşamı Etkiler mi? Obezite, fiziksel sağlığın yanı sıra psikososyal yaşamı da etkileyebiliyor. Bazı kişilerde hareket kısıtlılığı, uyku sorunları, sosyal damgalanma ve beden algısıyla ilgili güçlükler yaşam kalitesini olumsuz etkileyebiliyor. Depresyon ve obezite arasında çift yönlü bir ilişki bulunabildiğini gösteren araştırmalar mevcut. Bununla birlikte obezitenin her bireyde ruh sağlığı sorunu oluşturduğu söylenemez. Op. Dr. Ahmet Bekin, kilo yönetiminde kişilerin yalnızca fiziksel ölçümleriyle değil, psikolojik iyilik halleri ve günlük yaşam koşullarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Obezitenin Sağlık Üzerindeki Etkileri Kilo Vererek Azaltılabilir mi? Uygun ve sürdürülebilir kilo kaybı, obeziteyle ilişkili birçok sağlık riskinin azaltılmasına katkı sağlayabiliyor. Özellikle vücut ağırlığında sağlanan mütevazı düzeydeki kayıplar bile kan şekeri kontrolü, kan basıncı ve bazı metabolik göstergeler üzerinde olumlu etkiler oluşturabiliyor. Daha fazla kilo kaybı bazı hastalarda daha belirgin yararlar sağlayabilse de hedefler kişinin sağlık durumuna göre belirlenmelidir. Obezite tedavisinde beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesi, fiziksel aktivitenin artırılması, davranış değişiklikleri, uygun hastalarda ilaç tedavileri ve metabolik cerrahi gibi farklı seçenekler bulunuyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obezite tedavisinin yalnızca kısa sürede kilo vermeye odaklanmaması, uzun vadeli sağlık kazanımlarını ve verilen kilonun korunmasını hedeflemesi gerektiğini belirtiyor. Obezite Tedavisinde Erken Müdahale Önem Taşıyor Obezite, zaman içinde farklı sağlık sorunlarına yol açabilen kronik bir hastalık olması nedeniyle erken değerlendirme ve düzenli takip gerektiriyor. Özellikle yüksek tansiyon, diyabet, uyku apnesi, karaciğer yağlanması veya eklem sorunları bulunan bireylerde kilo yönetimi, genel tedavi planının önemli bir parçasını oluşturabiliyor. Op. Dr. Ahmet Bekin, her hastanın kilo geçmişinin, metabolik durumunun ve eşlik eden hastalıklarının farklı olduğunu belirterek, tedavi planlarının bireysel ihtiyaçlara göre oluşturulmasının önemini vurguluyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obezitenin yalnızca fazla kilo sorunu olmadığını, birçok organ ve sistemi etkileyebilen kronik bir hastalık olduğunu hatırlatarak, sağlıklı kilo kontrolünün yaşam kalitesini artırmak ve obeziteyle ilişkili sağlık risklerini azaltmak açısından önemli olduğunu ifade ediyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Meme kanseri gençlerde de yaygınlaşıyor Haber

Meme kanseri gençlerde de yaygınlaşıyor

Türkiye'de yılda yaklaşık 27 bin kadına meme kanseri tanısı konuluyor. Prof. Dr. Metin Çakmakçı, erken tanının hayat kurtardığını vurgulayarak düzenli kontrollerin önemine ve risk faktörlerine karşı dikkatli olunması gerektiğine dikkat çekti. İSTANBUL (İGFA) - Dünya genelinde kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanseri, son yıllarda genç yaşlarda da daha sık gündeme geliyor. Sağlık Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de her yıl yaklaşık 27 bin kadına meme kanseri tanısı konuluyor. “ERKEN TANI HAYAT KURTARIYOR” Meme kanserinde erken tanının önemine dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, meme kanserinde en önemli hedefin henüz belirti vermeden erken evrede tanı koymak olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Çakmakçı, “Benim hiçbir şikayetim yok” düşüncesinin düzenli kontrolleri aksatabildiğini belirterek, erken tanı ve tedavi şansının kaçırılmaması için kadınların kontrollerini ihmal etmemesi gerektiğini söyledi. RİSK FAKTÖRLERİNE DİKKAT Prof. Dr. Çakmakçı, gelişen görüntüleme yöntemlerinin tanıyı kolaylaştırdığını belirterek; fazla kilo, menopoz sonrası obezite, fiziksel aktivite azlığı, sigara, alkol kullanımı ve bazı hormonal tedavilerin meme kanseri riskini artırabildiğini ifade etti. Ailesinde meme veya yumurtalık kanseri öyküsü bulunan kadınların risk değerlendirmesini daha erken yaptırmasının önemli olduğunu belirten Çakmakçı, risk grubundaki 40 yaş altı kadınlar için ultrasonografi ve MR, 40 yaş sonrası için ise yıllık ultrasonografi ve mamografi önerildiğini kaydetti. Çakmakçı, kampanya kapsamında meme kanserinin dikkat edilmesi gereken 7 önemli belirtisini şöyle sıraladı: Memede yeni ortaya çıkan kitle Memede şekil veya büyüklük değişikliği Meme derisinde çökme, çekilme veya kalınlaşma Meme başında içe doğru çekilme veya yeni gelişen değişiklik Meme başından kendiliğinden gelen akıntı Meme veya meme başı çevresinde kızarıklık, döküntü ya da deri değişikliği Koltuk altında veya köprücük kemiği çevresinde yeni ortaya çıkan şişlik

Bir kız çocuğu babanın ömrünü uzatabilir mi? Haber

Bir kız çocuğu babanın ömrünü uzatabilir mi?

Her kız çocuğu için babanın yaşam süresi ortalama 74 hafta uzuyor. İSTANBUL (İGFA) - Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Nil Sarıçiçek, 2006 yılında yayımlanan dikkat çekici bir araştırmada, Polonya’daki bir kırsal popülasyonda kız çocuklarının sayısı ile babaların yaşam süresi arasında pozitif bir ilişki bulunduğunu belirtti. Araştırmacılar, her kız çocuğu için babanın yaşam süresinin ortalama 74 hafta daha uzun olduğunu bildirdi. Annelerde ise hem kız hem erkek çocuk sayısındaki artış yaşam süresiyle ters yönde ilişkiliydi. Bu sonuç elbette “Kız çocuğu babasının ömrünü uzatır” demek için yeterli değil. Nitekim daha sonraki, çok daha büyük nüfus çalışmalarında bu ilişkinin aynı şekilde doğrulanmadığını görüyoruz. PEKİ O ZAMAN NEDEN BU ARAŞTIRMAYI KONUŞUYORUZ? Çocuklarımız yalnızca kendi geleceklerini mi şekillendiriyor, yoksa ailelerinin ve hatta gelecek nesillerin sağlıklarını da etkiliyor olabilir mi? Fonksiyonel tıp uygulaması yapan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Nil Sarıçiçek; Uzun ve sağlıklı yaşamın temellerinin çocuklukta atıldığını ve pek çok farklı parametrenin bunda etken olduğunu belirtiyor. Uyku… Beslenme… Fiziksel aktivite… Bağırsak mikrobiyotası… Metabolik sağlık… Stres yanıtı… Duygusal regülasyon… Sosyal ilişkiler… Çevresel maruziyetler… Hatta bazı araştırmalar, ebeveynlerin yaşam süresi ile çocukların ileri yaşlara ulaşma olasılığı arasında kuşaklar arası bir ilişki olduğunu ve psikolojik dayanıklılığın da nesiller boyunca aktarılabilen özelliklerden biri olabileceğini düşündürüyor. Yani çocuğun geleceği yalnızca genetik bir miras değil. Bir yaşam mirası. Peki kız çocukları neden babalarla ilişkilendiriliyor? Kız çocuklarının erişkinlikte ebeveynleriyle daha fazla duygusal ve kişilerarası destek ilişkisi kurabileceğini öne süren araştırmalar var. Çin ve Tayvan’da yapılan çalışmalarda, erkek çocukların geleneksel olarak yaşlı ebeveynlere daha fazla destek vermesi beklenmesine rağmen bu durumun ebeveyn mortalitesinde belirgin bir koruyucu etki yaratmadığı; bazı bağlamlarda kız çocuklarının duygusal ve kişilerarası desteklerinin daha faydalı olabileceği tartışılmıştır. BİR BAŞKA ÇARPICI BULGU: ERKEK ÇOCUK VE MATERNAL SAĞLIK 2017 yılında Norveç’te yüz binlerce anne ve baba üzerinde yapılan büyük bir kayıt çalışmasında, erkek çocuk sayısındaki artışın annelerde özellikle kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olduğu bildirildi. Aynı çalışmada babalarda çocukların cinsiyeti ile kardiyovasküler mortalite arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Dr. Nil Sarıçiçek bu verilerin “erkek çocuk annesinin ömrünü kısaltır” gibi basit bir sonuç çıkarmak için değil; çocuk cinsiyeti, gebelik, maternal fizyoloji ve uzun dönem sağlık arasındaki karmaşık ilişkiyi araştırmaya devam etmemiz gerektiğini gösterdiğini belirtti.

Unutkanlık her zaman hastalık değildir... İşte hafızayı korumak için 5 öneri Haber

Unutkanlık her zaman hastalık değildir... İşte hafızayı korumak için 5 öneri

Anahtarın nerede olduğunu unutmak, bir odaya girdiğinde oraya geliş amacını hatırlayamamak ya da yeni tanışılan birinin ismini anımsayamamak genellikle bir hastalık belirtisi değildir. Uzman görüşlerine göre beyin, önemsiz bilgileri eleyerek kritik anıları muhafaza etmektedir. Ancak unutkanlık hali gündelik yaşamı ciddi şekilde etkilemeye başladığında veya artış gösterdiğinde uzman yardımı alınması önerilmektedir. İSTANBUL (İGFA) - Günlük hayatın akışında hemen herkesin deneyimlediği unutkanlık anları, sıklıkla endişe yaratsa da her unutma durumu bir hastalık işareti değildir. Prof. Dr. Murat Kurt, beynin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi adına “unutma” mekanizmasına gereksinim duyduğunu belirterek, hafızanın kusursuz bir kayıt sistemi olmadığını ifade etti. Prof. Dr. Kurt’a göre beyin, her gün maruz kaldığı milyonlarca uyaranın tamamını detaylıca saklamak yerine, değerli gördüğü bilgileri pekiştirmekte ve gereksiz ayrıntıları ayıklamaktadır. Bu sebeple unutmak, çoğunlukla hafızanın bir yetersizliği değil, sağlıklı işleyişinin temel bir parçasıdır. DUYGUSAL ANILAR DAHA GÜÇLÜ YER EDİYOR Sıkça tekrarlanan düşünceler, kaygılar ve duygusal yoğunluğu yüksek deneyimler beyinde daha kalıcı hale gelebilmektedir. Bilhassa travmatik olaylar ve zihni sürekli meşgul eden olumsuz düşünceler, küçük bir ipucuyla kolayca hatırlanabilmektedir. Prof. Dr. Kurt, bir bilginin kalıcılığı için sadece tekrarın yeterli olmadığını, dikkat ve anlamlandırma süreçlerinin de kritik olduğunu vurguluyor. Dijital platformlarda hızla tüketilen içeriklerin ise genellikle yüzeysel kaldığını belirten Kurt, sürekli ekran kaydırmanın hafızayı geliştirmekten ziyade bilişsel yükü artırabileceği uyarısında bulunuyor. ODAYA GİRİNCE NEDEN NE YAPACAĞIMIZI UNUTUYORUZ? Bir odaya girildiğinde oraya neden gelindiğinin unutulması durumu da bilimsel olarak açıklanabilmektedir. “Kapı eşiği etkisi” olarak tanımlanan bu durum, mekan değiştiğinde beynin mevcut bağlamı güncellemesiyle ilişkilendirilmektedir. Yoğun çalışma temposu, dikkatin dağılması ve aynı anda birden fazla işle ilgilenmek bu tarz kısa süreli unutkanlıkları tetikleyebilmektedir. Prof. Dr. Kurt, meselenin genellikle hafıza kaybından ziyade dikkat eksikliği ile ilgili olduğunu, birkaç saniye durup yeniden odaklanıldığında bilginin genellikle geri geldiğini ifade ediyor. NE ZAMAN DOKTORA BAŞVURULMALI? Ara sıra isimleri unutmak, anahtarların yerini karıştırmak veya bir randevuyu hatırlamakta geç kalmak tek başına bir hastalık kanıtı olmayabilir. Fakat unutkanlığın günlük rutinleri belirgin şekilde aksatması veya zamanla kötüye gitmesi önem arz etmektedir. Aynı soruların defalarca sorulması, bilinen yerlerde yön kaybı yaşanması ya da finansal yönetim gibi günlük işlerde zorluk çekilmesi, tıbbi bir değerlendirme gerektiren belirtiler arasında yer almaktadır. Uykusuzluk, depresyon, kronik stres, yoğun iş temposu, kullanılan bazı ilaçlar ve dikkat dağınıklığının da hafıza üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini belirten Prof. Dr. Kurt, bu gibi durumlarda uzman görüşü almanın kritik olduğunu vurguluyor. KÖTÜ ANILARIN ETKİSİ AZALTILABİLİR Travmatik veya olumsuz anıların tamamen silinmesinin mümkün olmadığını belirten Kurt, ancak bu anıların yarattığı duygusal yükün hafifletilebileceğini ifade ediyor. Psikoterapi, sağlıklı baş etme stratejileri ve profesyonel destekle kişinin bu anılarla olan ilişkisinin dönüştürülebileceği belirtiliyor. HAFIZAYI KORUMAK İÇİN 5 TEMEL ÖNERİ Prof. Dr. Kurt, hafızayı desteklemek adına “mucizevi” tek bir yöntem olmadığını vurgulayarak şu alışkanlıklara dikkat çekiyor: Kaliteli ve düzenli bir uyku düzeni sağlamak. Haftada en az 150 dakika orta şiddette fiziksel aktivite yapmak. Yeni yetkinlikler kazanmak ve zihni aktif tutmak. Güçlü sosyal bağları korumak ve sürdürmek. Dengeli, Akdeniz tipi beslenme düzenini benimsemek ve stresi yönetmek. Özellikle odaklanma gerektiren işlerde dikkati dağıtan alışkanlıklardan kaçınılması gerektiğini hatırlatan Prof. Dr. Kurt, hafıza için yapılabilecek en değerli yatırımın sağlıklı yaşam alışkanlıkları olduğunu ifade ediyor.

Şiddetli Karın Ağrısına Dikkat! Haber

Şiddetli Karın Ağrısına Dikkat!

Karnın sağ üst kısmında meydana gelen, sırta veya sağ omuza doğru yayılan ve saatlerce süren şiddetli ağrılar çoğu zaman basit bir hazımsızlık olarak görülse de, bu durumun temel nedeni safra kesesi iltihabı olabilir. Tıpta akut kolesistit olarak tanımlanan bu tabloda, erken teşhis ve zamanında uygulanan cerrahi müdahale ile hastalar genellikle kısa sürede sağlığına kavuşuyor. Ancak hastaneye geç başvurulması; safra kesesinde delinme, yaygın karın zarı enfeksiyonu ve sepsis gibi hayati risk taşıyan ciddi sağlık sorunlarını beraberinde getirebiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Bu sebeple saatlerce devam eden ve özellikle ateş, bulantı ile kusmanın eşlik ettiği şiddetli karın ağrıları asla ihmal edilmemeli ve vakit kaybetmeden bir genel cerrahi uzmanına başvurulmalıdır” diyor. En yaygın nedeni safra taşları Safra kesesi, karaciğerin ürettiği safrayı depolayan ve özellikle yağlı gıdaların tüketiminden sonra bağırsağa aktararak yağların sindirilmesine yardımcı olan küçük ama kritik bir organ. Safranın içeriğindeki kolesterol, safra tuzları ve pigmentler arasındaki dengenin bozulmasıyla önce safra çamuru, ardından safra taşları meydana gelebiliyor. Bu taşlardan birinin safra kesesi çıkış kanalını tıkaması sonucu safra akışı kesiliyor. İçeride biriken safra ise kese duvarında ödem ve iltihaplanmaya yol açabiliyor. Akut kolesistit vakalarının yaklaşık yüzde 90-95'inden safra taşlarının sorumlu olduğunu belirten Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Safra taşı toplumda oldukça sık görülmektedir. Erişkin nüfusun yaklaşık yüzde 10-20'sinde safra taşı olduğu tahmin edilmektedir. Bu kişilerin büyük bir kısmında herhangi bir belirti görülmezken, bir kısmında safra kesesi iltihabı, safra yolu tıkanıklığı veya pankreatit gibi ağır komplikasyonlar gelişebilir” bilgisini veriyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, taşsız kolesistit gibi durumların özellikle yoğun bakım hastalarında ortaya çıkabildiğini; enfeksiyonların veya nadir görülen bazı hastalıkların da bu tabloda etkili olabileceğini aktarıyor. Kadınlarda yaklaşık 3 kat daha fazla görülüyor Safra kesesi iltihabına kadınlarda, erkeklere oranla yaklaşık 2-3 kat daha sık rastlanıyor. Östrojen hormonunun safra içerisindeki kolesterol düzeyini yükseltmesi ve hamilelik sürecinde safra kesesi hareketlerinin yavaşlaması, kadınlarda görülme sıklığının fazla olmasının temel nedenleri arasında. İleri yaş, ailevi yatkınlık, obezite, diyabet, yüksek kolesterol, uzun süreli açlıklar, hızlı kilo kaybı ve bazı kan hastalıkları da risk faktörlerini artıran diğer unsurlar arasında yer alıyor. Doğru önlemlerle risk minimize edilebiliyor Safra kesesi iltihabını tamamen engellemek her zaman mümkün olmasa da riskler önemli ölçüde azaltılabiliyor. İdeal kilonun korunması, düzenli egzersiz, lif oranı yüksek beslenme, uzun süre aç kalmamak ve çok hızlı kilo vermekten kaçınmak koruyucu önlemler arasında sayılıyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, obezite tedavisi gören veya kısa sürede ciddi miktarda kilo kaybeden hastaların bu süreçte mutlaka hekim kontrolünde olmalarının kritik önem taşıdığını vurguluyor. Yemek sonrası başlayan ağrılara dikkat! Safra kesesi iltihabının en belirgin semptomu, özellikle yağlı öğünlerin ardından başlayan, karnın sağ üst kısmında hissedilen ve giderek artan ağrılardır. Bu ağrı sıklıkla sağ omuza, sağ kürek kemiğinin altına veya sırta vurabiliyor ve birkaç saatten fazla sürüyor. Ağrıya bulantı, kusma, iştah kaybı ve ateş eşlik edebiliyor. Hastalık ilerledikçe titreme, yüksek ateş ve genel durum bozukluğu görülebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, basit bir gaz sancısı ya da hazımsızlık sanılarak ağrının evde geçiştirilmesinin teşhis ve tedavide gecikmelere yol açabileceğini anlatırken, “Özellikle saatlerce süren şiddetli karın ağrısı, ateş veya kusmanın görüldüğü durumlarda vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna müracaat edilmelidir” uyarısında bulunuyor. Ultrasonla yüksek oranda teşhis edilebiliyor Tanı sürecinde öncelikle hastanın şikâyetleri dinleniyor ve fizik muayene yapılıyor, kan tahlilleriyle enfeksiyon bulguları inceleniyor. Görüntüleme yöntemlerinde ilk tercih karın ultrasonografisi oluyor. Ultrason yardımıyla safra taşları, kese duvarındaki kalınlaşma, çevre sıvı birikimi ve iltihap bulguları büyük oranda saptanabiliyor. İhtiyaç duyulduğunda bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans görüntüleme (MR) gibi ileri tetkiklere başvurulabiliyor. Kalıcı çözüm cerrahi müdahale Safra kesesi iltihabı tedavisindeki temel amaç, hem mevcut enfeksiyonu kontrol altına almak hem de hastalığın nüksetmesini önlemektir. İlk aşamada hastaya damar yoluyla sıvı desteği, ağrı kontrolü ve gerekli hallerde antibiyotik tedavisi veriliyor. Ancak ilaç tedavisinin çoğu zaman sorunun kaynağını yok etmediğine dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Safra kesesi içinde taşlar olduğu sürece tekrarlayan iltihap atakları riski sürer. Bu nedenle uygun hastalarda kesin çözüm, safra kesesinin cerrahi olarak çıkarılmasıdır” ifadelerini kullanıyor. İlk 72 saat kritik önem taşıyor, çünkü... Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, güncel uluslararası cerrahi kılavuzların, akut safra kesesi iltihabı tanısı konan ve ameliyata engel durumu olmayan hastalarda erken laparoskopik ameliyatı tavsiye ettiğini belirtiyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Özellikle belirtilerin ortaya çıkışından sonraki ilk 72 saat içinde yapılan ameliyat, hem operasyonun daha güvenli gerçekleşmesini sağlamakta hem de hastanede yatış süresi ile komplikasyon riskini düşürmektedir. Gereksiz gecikmeler ise iltihabın artmasına, safra kesesinde kangren veya delinme oluşmasına ve daha zorlu cerrahi süreçlere yol açabilmektedir” diyor. Safra kesesi operasyonlarının büyük çoğunluğunun kapalı (laparoskopik) yöntemle yapıldığını belirten Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Karın duvarına açılan birkaç küçük delik vasıtasıyla uygulanan bu yöntemde hastalar daha az ağrı çekmekte, enfeksiyon riski azalmakta, günlük yaşama daha hızlı dönülmekte ve kozmetik açıdan daha başarılı sonuçlar alınmaktadır” diye konuşuyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

KAYADİBİ İLKOKULU’NDA “SAĞLIKLI ÇOCUK, SAĞLIKLI GELECEK” EĞİTİMİ Haber

KAYADİBİ İLKOKULU’NDA “SAĞLIKLI ÇOCUK, SAĞLIKLI GELECEK” EĞİTİMİ

KAYADİBİ İLKOKULU’NDA “SAĞLIKLI ÇOCUK, SAĞLIKLI GELECEK” EĞİTİMİ Sağlık Bakanlığı ile Millî Eğitim Bakanlığı iş birliğinde yürütülen “Sağlıklı Çocuk, Sağlıklı Gelecek Eğitim Programı”, Giresun Kayadibi İlkokulu’nda öğrencilerle buluştu. Programda çocuklara sağlıklı beslenme, ağız ve diş sağlığı, ilk yardım ve afet-sağlık hizmetleri konularında uygulamalı bilgilendirme yapıldı. ÖĞRENCİLERE SAĞLIKLI YAŞAM EĞİTİMİ VERİLDİ “Sağlıklı Çocuk, Sağlıklı Gelecek Eğitim Programı”, 21 Mayıs 2026 Perşembe günü Giresun Kayadibi İlkokulu’nda gerçekleştirildi. Giresun İl Sağlık Müdürlüğü tarafından düzenlenen etkinliğe Vali Mehmet Fatih Serdengeçti’nin eşi Neslihan Gül Koç, Seçil Özkök, Halk Sağlığı Hizmetleri Başkanı Dr. Ünal Özek ve Halk Sağlığı Hizmetleri Başkan Yardımcısı Uzm. Dr. Bekir Bulut katıldı. Program kapsamında okulda sağlıklı beslenme, ağız ve diş sağlığı, UMKE ve ilk yardım istasyonları kuruldu. Öğrencilere istasyonlarda sağlık personelleri tarafından uygulamalı bilgilendirmeler yapıldı. BAKANLIK PROGRAMI 81 İLDE UYGULANIYOR Sağlıklı Çocuk, Sağlıklı Gelecek Programı, Sağlık Bakanlığı ile Millî Eğitim Bakanlığı arasında 18 Nisan 2025’te imzalanan Okul Sağlığı Hizmetleri İş Birliği Protokolü kapsamında yürütülüyor. Program, Türkiye genelinde ilkokul çağındaki çocuklara sağlıklı yaşam alışkanlıkları kazandırmayı, çocukların sağlık konularındaki bilgi ve farkındalık düzeyini artırmayı hedefliyor. Bakanlık düzeyinde hazırlanan uygulama, 81 ilde okul öncesi ile 1, 2, 3 ve 4. sınıf öğrencilerine yönelik teorik ve uygulamalı eğitimleri kapsıyor. Programda öğrencilerin yalnızca bilgi alan değil, öğrendiklerini ailesi ve çevresiyle paylaşan birer “Sağlık Elçisi” olarak yetişmesi amaçlanıyor. SAĞLIK İSTASYONLARINDA UYGULAMALI ANLATIM Kayadibi İlkokulu’ndaki etkinlikte öğrenciler, farklı sağlık başlıklarında oluşturulan istasyonlarda bilgilendirildi. Sağlıklı beslenme istasyonunda çocuklara doğru beslenme alışkanlıkları anlatıldı. Ağız ve diş sağlığı istasyonunda diş fırçalama alışkanlığı ve ağız sağlığının önemi aktarıldı. İlk yardım istasyonunda temel ilk yardım farkındalığı oluşturuldu. UMKE istasyonunda ise çocuklara afet ve acil durumlarda sağlık ekiplerinin görevleri tanıtıldı. Programın genel çerçevesi; sağlıklı beslenme, hijyen, fiziksel aktivite, ağız ve diş sağlığı, ilk yardım, bağışıklama hizmetleri ve sağlık okuryazarlığı gibi çok yönlü başlıkları içeriyor. ÇOCUKLARA “SAĞLIK ELÇİSİ” BELGESİ VERİLDİ Etkinlikte çocuklara yüz boyama, el baskısı, sağlıklı atıştırmalık dağıtımı, diş fırçası dağıtımı ile boy ve kilo ölçümü de yapıldı. Program sonunda öğrenciler, sağlıklı yaşam bilincinin yaygınlaştırılmasına katkı sunmaları amacıyla “Sağlık Elçisi” belgesi aldı. OKULLARDA SAĞLIK BİLİNCİ GÜÇLENDİRİLİYOR Sağlıklı Çocuk, Sağlıklı Gelecek Programı, okulları sağlıklı yaşam bilincinin güçlendirildiği merkezler haline getirmeyi amaçlıyor. İş birliği protokolüyle öğrencilerin bedensel, ruhsal ve sosyal sağlıklarını destekleyen eğitimlerin okul ortamında yaygınlaştırılması, koruyucu sağlık hizmetleriyle çocukların erken yaşta bilinçlendirilmesi hedefleniyor. Giresun’da gerçekleştirilen etkinlik, çocuklara sağlıklı yaşam alışkanlıklarını erken yaşta kazandırmayı ve okul-aile-toplum hattında sağlık farkındalığını artırmayı amaçlayan programın il düzeyindeki uygulamalarından biri oldu.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.