Hava Durumu

#Erken Tanı

giresunsonhaber - Erken Tanı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Erken Tanı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Ağız kuruluğu uyarısı! Sürekli su içme ihtiyacı başka hastalıkların habercisi olabilir Haber

Ağız kuruluğu uyarısı! Sürekli su içme ihtiyacı başka hastalıkların habercisi olabilir

Ağız kuruluğunun, özellikle sıcak havalarda ve yetersiz sıvı tüketiminde sık görülebildiğini belirten uzmanlar, ancak bu durumun her zaman basit bir susuzluk belirtisi olmayabileceğini söyledi. İSTANBUL (İGFA) - Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, ağız kuruluğunun yalnızca susuz kalmaktan kaynaklanmadığını, diyabetten tiroit hastalıklarına, kullanılan ilaçlardan bağışıklık sistemi hastalıklarına kadar birçok nedene bağlı gelişebileceğini söyledi. Dr. Öğretim Üyesi Yavuz, sürekli su içme ihtiyacının özellikle uzun sürmesi halinde mutlaka altta yatan nedenin araştırılması gerektiğini vurguladı. “AĞIZ KURULUĞU SADECE SUSUZLUK HİSSİ DEĞİL” Ağız kuruluğunun, tükürük bezlerinin yeterli miktarda tükürük üretememesi sonucu ortaya çıktığını belirten Yavuz, tıbbi adıyla kserostomi olarak bilinen bu durumun geçici susuzluk hissinden farklı olduğuna dikkat çekti. Sıcak hava ve yetersiz sıvı alımının geçici ağız kuruluğu yapabileceğini söyleyen Yavuz, ancak şikâyetin kalıcı hale gelmesi durumunda diyabet, tiroit hastalıkları, Sjögren sendromu, nörolojik hastalıklar, radyoterapi öyküsü ve bazı ilaçların yan etkilerinin araştırılması gerektiğini ifade etti. BAZI İLAÇLAR AĞIZ KURULUĞU YAPABİLİYOR Tansiyon ilaçları, antidepresanlar, alerji ilaçları ve bazı idrar söktürücülerin ağız kuruluğuna yol açabileceğini belirten Yavuz, bu nedenle sürekli su içme isteğinin hafife alınmaması gerektiğini söyledi. Tükürüğün sadece ağızı ıslatan bir sıvı olmadığını dile getiren Yavuz, bunun ağız içini temizlediğini, asitleri nötralize ettiğini, diş minesini koruduğunu ve zararlı bakteri ile mantarların çoğalmasını sınırlandırdığını aktardı. Tükürük miktarı azaldığında çürüklerin, diş eti iltihaplarının, ağız kokusunun ve özellikle Candida kaynaklı enfeksiyonların daha sık görülebileceğini söyleyen Yavuz, ağız kuruluğunun ağız sağlığı açısından önemli bir risk faktörü olduğunu vurguladı. GECE UYANMA, YUTMA GÜÇLÜĞÜ VE ÇATLAYAN DUDAKLARA DİKKAT Ağız kuruluğunun bazı belirtilerle kendini gösterdiğini belirten Yavuz, özellikle; gece ağız kuruluğu nedeniyle sık uyanma, sürekli su içmeden konuşamama, yutma güçlüğü, dilde yanma ve çatlaklar, dudaklarda sürekli çatlama, sık mantar enfeksiyonu, kısa sürede birden fazla diş çürüğü ve sürekli ağız kokusu durumlarında hekime başvurulması gerektiğini kaydetti. Bu şikâyetlerin birkaç haftadan uzun sürmesi halinde değerlendirme yapılmasının önemli olduğunu belirtti. SADECE SU İÇMEK YETMEZ Ağız kuruluğunu yalnızca su içerek gidermeye çalışmanın yanlış olduğunu belirten Dr. Sedanur Yavuz, alkol içeren ağız gargaralarının da şikâyeti artırabileceğini söyledi. Şekersiz, tercihen ksilitol içeren sakızların bazı hastalarda tükürük akışını artırabileceğini ancak bunun tek başına yeterli olmayacağını aktardı. Yavuz ayrıca, fazla kahve tüketimi, sigara, ağızdan nefes alma ve şekerli içeceklerin de ağız kuruluğunu artırabileceğini söyledi. Ağız kuruluğunun çoğu zaman tek başına bir hastalık değil, başka bir sağlık sorununun belirtisi olduğunu vurgulayan Yavuz, tedavi sürecinde kullanılan ilaçların gözden geçirilmesi, sistemik hastalıkların değerlendirilmesi ve tükürük bezlerinin fonksiyonlarının incelenmesi gerektiğini belirtti. Gerekli durumlarda ilgili branşlarla iş birliği yapıldığını söyleyen Yavuz, bol sıvı tüketimi, sigara ve alkolden uzak durma, florürlü diş macunu kullanma, düzenli diş hekimi kontrolü ve gerekirse yapay tükürük ürünlerinden faydalanılmasını önerdi. Yavuz, erken tanı ve doğru tedaviyle diş çürükleri, diş eti hastalıkları ve ağız enfeksiyonlarının önüne geçilebileceğini kaydetti.

Şiddetli Karın Ağrısına Dikkat! Haber

Şiddetli Karın Ağrısına Dikkat!

Karnın sağ üst kısmında meydana gelen, sırta veya sağ omuza doğru yayılan ve saatlerce süren şiddetli ağrılar çoğu zaman basit bir hazımsızlık olarak görülse de, bu durumun temel nedeni safra kesesi iltihabı olabilir. Tıpta akut kolesistit olarak tanımlanan bu tabloda, erken teşhis ve zamanında uygulanan cerrahi müdahale ile hastalar genellikle kısa sürede sağlığına kavuşuyor. Ancak hastaneye geç başvurulması; safra kesesinde delinme, yaygın karın zarı enfeksiyonu ve sepsis gibi hayati risk taşıyan ciddi sağlık sorunlarını beraberinde getirebiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Bu sebeple saatlerce devam eden ve özellikle ateş, bulantı ile kusmanın eşlik ettiği şiddetli karın ağrıları asla ihmal edilmemeli ve vakit kaybetmeden bir genel cerrahi uzmanına başvurulmalıdır” diyor. En yaygın nedeni safra taşları Safra kesesi, karaciğerin ürettiği safrayı depolayan ve özellikle yağlı gıdaların tüketiminden sonra bağırsağa aktararak yağların sindirilmesine yardımcı olan küçük ama kritik bir organ. Safranın içeriğindeki kolesterol, safra tuzları ve pigmentler arasındaki dengenin bozulmasıyla önce safra çamuru, ardından safra taşları meydana gelebiliyor. Bu taşlardan birinin safra kesesi çıkış kanalını tıkaması sonucu safra akışı kesiliyor. İçeride biriken safra ise kese duvarında ödem ve iltihaplanmaya yol açabiliyor. Akut kolesistit vakalarının yaklaşık yüzde 90-95'inden safra taşlarının sorumlu olduğunu belirten Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Safra taşı toplumda oldukça sık görülmektedir. Erişkin nüfusun yaklaşık yüzde 10-20'sinde safra taşı olduğu tahmin edilmektedir. Bu kişilerin büyük bir kısmında herhangi bir belirti görülmezken, bir kısmında safra kesesi iltihabı, safra yolu tıkanıklığı veya pankreatit gibi ağır komplikasyonlar gelişebilir” bilgisini veriyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, taşsız kolesistit gibi durumların özellikle yoğun bakım hastalarında ortaya çıkabildiğini; enfeksiyonların veya nadir görülen bazı hastalıkların da bu tabloda etkili olabileceğini aktarıyor. Kadınlarda yaklaşık 3 kat daha fazla görülüyor Safra kesesi iltihabına kadınlarda, erkeklere oranla yaklaşık 2-3 kat daha sık rastlanıyor. Östrojen hormonunun safra içerisindeki kolesterol düzeyini yükseltmesi ve hamilelik sürecinde safra kesesi hareketlerinin yavaşlaması, kadınlarda görülme sıklığının fazla olmasının temel nedenleri arasında. İleri yaş, ailevi yatkınlık, obezite, diyabet, yüksek kolesterol, uzun süreli açlıklar, hızlı kilo kaybı ve bazı kan hastalıkları da risk faktörlerini artıran diğer unsurlar arasında yer alıyor. Doğru önlemlerle risk minimize edilebiliyor Safra kesesi iltihabını tamamen engellemek her zaman mümkün olmasa da riskler önemli ölçüde azaltılabiliyor. İdeal kilonun korunması, düzenli egzersiz, lif oranı yüksek beslenme, uzun süre aç kalmamak ve çok hızlı kilo vermekten kaçınmak koruyucu önlemler arasında sayılıyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, obezite tedavisi gören veya kısa sürede ciddi miktarda kilo kaybeden hastaların bu süreçte mutlaka hekim kontrolünde olmalarının kritik önem taşıdığını vurguluyor. Yemek sonrası başlayan ağrılara dikkat! Safra kesesi iltihabının en belirgin semptomu, özellikle yağlı öğünlerin ardından başlayan, karnın sağ üst kısmında hissedilen ve giderek artan ağrılardır. Bu ağrı sıklıkla sağ omuza, sağ kürek kemiğinin altına veya sırta vurabiliyor ve birkaç saatten fazla sürüyor. Ağrıya bulantı, kusma, iştah kaybı ve ateş eşlik edebiliyor. Hastalık ilerledikçe titreme, yüksek ateş ve genel durum bozukluğu görülebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, basit bir gaz sancısı ya da hazımsızlık sanılarak ağrının evde geçiştirilmesinin teşhis ve tedavide gecikmelere yol açabileceğini anlatırken, “Özellikle saatlerce süren şiddetli karın ağrısı, ateş veya kusmanın görüldüğü durumlarda vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna müracaat edilmelidir” uyarısında bulunuyor. Ultrasonla yüksek oranda teşhis edilebiliyor Tanı sürecinde öncelikle hastanın şikâyetleri dinleniyor ve fizik muayene yapılıyor, kan tahlilleriyle enfeksiyon bulguları inceleniyor. Görüntüleme yöntemlerinde ilk tercih karın ultrasonografisi oluyor. Ultrason yardımıyla safra taşları, kese duvarındaki kalınlaşma, çevre sıvı birikimi ve iltihap bulguları büyük oranda saptanabiliyor. İhtiyaç duyulduğunda bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans görüntüleme (MR) gibi ileri tetkiklere başvurulabiliyor. Kalıcı çözüm cerrahi müdahale Safra kesesi iltihabı tedavisindeki temel amaç, hem mevcut enfeksiyonu kontrol altına almak hem de hastalığın nüksetmesini önlemektir. İlk aşamada hastaya damar yoluyla sıvı desteği, ağrı kontrolü ve gerekli hallerde antibiyotik tedavisi veriliyor. Ancak ilaç tedavisinin çoğu zaman sorunun kaynağını yok etmediğine dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Safra kesesi içinde taşlar olduğu sürece tekrarlayan iltihap atakları riski sürer. Bu nedenle uygun hastalarda kesin çözüm, safra kesesinin cerrahi olarak çıkarılmasıdır” ifadelerini kullanıyor. İlk 72 saat kritik önem taşıyor, çünkü... Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, güncel uluslararası cerrahi kılavuzların, akut safra kesesi iltihabı tanısı konan ve ameliyata engel durumu olmayan hastalarda erken laparoskopik ameliyatı tavsiye ettiğini belirtiyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Özellikle belirtilerin ortaya çıkışından sonraki ilk 72 saat içinde yapılan ameliyat, hem operasyonun daha güvenli gerçekleşmesini sağlamakta hem de hastanede yatış süresi ile komplikasyon riskini düşürmektedir. Gereksiz gecikmeler ise iltihabın artmasına, safra kesesinde kangren veya delinme oluşmasına ve daha zorlu cerrahi süreçlere yol açabilmektedir” diyor. Safra kesesi operasyonlarının büyük çoğunluğunun kapalı (laparoskopik) yöntemle yapıldığını belirten Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Karın duvarına açılan birkaç küçük delik vasıtasıyla uygulanan bu yöntemde hastalar daha az ağrı çekmekte, enfeksiyon riski azalmakta, günlük yaşama daha hızlı dönülmekte ve kozmetik açıdan daha başarılı sonuçlar alınmaktadır” diye konuşuyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Her 5 çocuktan birini etkiliyor Haber

Her 5 çocuktan birini etkiliyor

BURTOM Özlüce Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ufuk Sevgican, çocukların rahat nefes alabilmesinin sadece bir konfor değil; kaliteli uyku, sağlıklı gelişim ve başarılı bir okul hayatı için temel bir gereklilik olduğuna dikkat çekti. Burun akıntısı, tıkanıklık, kaşıntı ve hapşırıkla kendini gösteren alerjik rinit hastalığının zamanında tedavi edilmemesi durumunda; orta kulak sorunları, sinüzit ve uyku bozuklukları gibi problemlerin ortaya çıkabileceğini belirten Sevgican, uyku düzeninin bozulmasının okul başarısını ve yaşam kalitesini olumsuz etkilediğini kaydetti. BURSA (İGFA) - Uzman Dr. Ufuk Sevgican, dünyadaki her beş çocuktan birini etkileyen “Alerjik rinit” hastalığı hakkında önemli bilgiler verdi. Çocuklarda bir türlü geçmeyen burun şikayetlerinin çoğunlukla “zamanla geçer” denilerek ihmal edildiğini ifade eden Uzm. Dr. Ufuk Sevgican, haftalarca süren burun akıntısının, sık hapşırma nöbetlerinin basit bir soğuk algınlığından çok daha fazlasına işaret edebileceği konusunda uyardı. Polenler, ev tozu akarları, hayvan tüyleri, küf mantarları, hava kirliliği ve ani iklim değişikliklerinin riniti tetikleyen temel nedenler olduğunu dile getiren BURTOM Özlüce Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ufuk Sevgican şöyle konuştu: "Özellikle şeffaf ve sulu burun akıntısı, sık hapşırık nöbetleri, burun ve genizde hissedilen kaşıntılar dikkat çekicidir. Bu çocuklar genellikle burunları tıkalı olduğu için ağızdan nefes alırlar; bu da horlama, kalitesiz uyku ve sık uyanmalara neden olabilir. Gözlerde sulanma, kızarıklık ve akıntı da tabloya eşlik edebilir. En kritik durumlardan biri ise genellikle ateşsiz seyretmesidir." Tedavi edilmeyen alerjik rinitin yalnızca burunla sınırlı kalmadığını, uzun süreli şikayetlerin orta kulak sorunları, sinüzit ve uyku bozukluklarına zemin hazırlayabildiğini söyleyen Uzman Dr. Ufuk Sevgican, belirtilerin önlenmesinde ilk adımın tetikleyicilerden korunmak olduğunu belirtti ve açıklamasını şu sözlerle tamamladı: "Mevsimsel alerjik riniti olan çocuklar, polenlerin yoğun olduğu saatlerde özellikle sabahları dışarıda uzun süre kalmamalı, eve geldiklerinde ise ellerini, yüzlerini yıkayıp kıyafetlerini değiştirmelidir. Ev tozu akarlarına maruziyeti azaltmak, rutubetli ortamlardan ve sigara dumanından uzak durmak büyük önem taşır. Gerektiğinde uzman kontrolünde düşük doz kortizon içeren burun spreyleri, deniz suyu uygulamaları ve antihistaminikler kullanılabilir. Unutulmamalıdır ki çocuklarda rahat nefes almak sadece bir konfor değil; kaliteli uyku, sağlıklı büyüme ve başarılı bir okul yaşamı için temel bir zorunluluktur. Erken tanı ve doğru tedaviyle rinit kontrol altına alınabilir ve çocukların yaşam kalitesi belirgin şekilde artırılabilir."

KANSERDE 2050 ALARMI: DÜNYA AĞIR BİR SAĞLIK FELAKETİYLE KARŞI KARŞIYA Haber

KANSERDE 2050 ALARMI: DÜNYA AĞIR BİR SAĞLIK FELAKETİYLE KARŞI KARŞIYA

KANSERDE 2050 ALARMI: DÜNYA AĞIR BİR SAĞLIK FELAKETİYLE KARŞI KARŞIYA Dünya Sağlık Örgütü’nün 2026 Küresel Kanser Durum Raporu, kanser yükünün dünya genelinde hızla büyüdüğünü ortaya koydu. DSÖ, yeni kanser vakalarının 2050 yılına kadar neredeyse iki katına çıkabileceği uyarısıyla hükümetlere, sağlık sistemlerine ve uluslararası kuruluşlara acil eylem çağrısı yaptı. KANSER VAKALARI PATLAMA NOKTASINDA Cenevre, 8 Temmuz 2026 – Dünya Sağlık Örgütü’nün bugün yayımladığı rapor, kanserin artık yalnızca hastanelerin ve sağlık çalışanlarının değil; ülkelerin bütçelerinin, ailelerin yaşam düzeninin, sosyal güvenlik sistemlerinin ve kamu politikalarının en ağır sınavlarından biri haline geldiğini gösterdi. DSÖ’nün Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı ile birlikte hazırladığı rapora göre dünyada her yıl yaklaşık 20,6 milyon yeni kanser vakası görülüyor, yaklaşık 10 milyon insan kanser nedeniyle yaşamını yitiriyor. Mevcut gidişat değişmezse yıllık yeni kanser vakalarının 2050 yılına kadar 35 milyonun üzerine çıkması bekleniyor. Bu tablo, kanserin gelecek yıllarda daha fazla haneye, daha fazla sağlık sistemine, daha fazla ülke bütçesine ve daha fazla toplumsal maliyete ağır bir yük olarak döneceğini ortaya koyuyor. DSÖ’DEN SERT UYARI: BUGÜN ÖNLEM ALINMAZSA 2050’DE FATURA ÇOK DAHA AĞIR OLACAK DSÖ raporu, kanserle mücadelede zaman kaybının bedelinin ağır olacağını açık biçimde ortaya koydu. Rapora göre kanser yükünü azaltmanın yolu, hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavi kapasitesini artırmakla sınırlı değil. Asıl mücadele; önleme, erken tanı, düzenli tarama, aşılama, tütün kontrolü, sağlıklı yaşam politikaları, çevresel risklerin azaltılması, temel ilaçlara erişim ve tedavide eşitlik üzerinden yürütülmek zorunda. Kanser vakalarının önemli bir bölümü önlenebilir risk faktörleriyle bağlantılı. Tütün kullanımı, alkol tüketimi, obezite, sağlıksız beslenme, fiziksel hareketsizlik, hava kirliliği ve bazı enfeksiyonlar kanser riskini artıran başlıca unsurlar arasında yer alıyor. İnsan papillomavirüsü, hepatit B ve C, Helicobacter pylori gibi enfeksiyonlar da bazı kanser türlerinin gelişiminde belirleyici rol oynuyor. Bu nedenle DSÖ, aşı programlarının güçlendirilmesini, enfeksiyonların önlenmesini ve toplum temelli koruyucu sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılmasını kanserle mücadelenin vazgeçilmez başlıkları arasında gösteriyor. KANSERDE EŞİTSİZLİK ÖLDÜRÜYOR Raporda en çarpıcı başlıklardan biri, kanser tedavisinde ülkeler ve gelir grupları arasındaki derin uçurum oldu. Kanser tanısı alan bir kişinin hayatta kalma şansı, yalnızca hastalığın türüne ya da tıbbi gelişmelere bağlı değil; yaşadığı ülkeye, gelir düzeyine, sağlık hizmetlerine ulaşma imkanına, sigorta kapsamına, erken tanı kapasitesine ve tedaviye erişim süresine göre değişiyor. Yüksek gelirli ülkelerde erken tanı, güçlü tedavi altyapısı, ilaç erişimi ve sağlık sigortası kapsamı yaşam şansını artırırken; düşük ve orta gelirli ülkelerde hastalar çoğu zaman tanıya geç ulaşıyor, tedaviye gecikmeli başlıyor ya da temel ilaçlara erişemiyor. Bu tablo, kanserin yalnızca biyolojik bir hastalık olmadığını; aynı zamanda sosyal adalet, sağlık hakkı, kamu finansmanı, gelir eşitsizliği ve evrensel sağlık kapsamı meselesi olduğunu gösteriyor. YAŞAM ŞANSI GELİRE VE COĞRAFYAYA BAĞLI OLAMAZ DSÖ Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, raporda ortaya konulan eşitsizliklerin kaçınılmaz olmadığını, siyasi tercihler ve güçlü kamu politikalarıyla tersine çevrilebileceğini vurguladı. Kanserde en ağır tablo, tıbbi bilginin var olduğu ancak sağlık hizmetine erişimin eşit olmadığı ülkelerde ortaya çıkıyor. Erken teşhis edilebilen, tedavi edilebilen ya da kontrol altına alınabilen birçok kanser türü, yoksulluk, sağlık altyapısının zayıflığı, ilaç yokluğu ve geç tanı nedeniyle ölümcül hale geliyor. Bu nedenle kanserle mücadelede asıl soru yalnızca kaç hastane yapıldığı değil; hastanın zamanında tanıya, etkili tedaviye, temel ilaca, psikososyal desteğe ve sosyal güvenceye ulaşıp ulaşamadığıdır. İLAÇ VE TEDAVİYE ERİŞİMDE DERİN UÇURUM Raporda, kanser tedavisinde kullanılan temel ilaçlara erişimde ülkeler arasında büyük farklar bulunduğu belirtildi. Yüksek gelirli ülkelerde kanser ilaçlarına, radyoterapiye, cerrahi hizmetlere ve ileri tanı yöntemlerine erişim daha güçlü seyrederken, düşük gelirli ülkelerde bu imkanların sınırlı olması hastaların yaşam şansını doğrudan etkiliyor. DSÖ’ye göre bilimsel gelişmeler tek başına hayat kurtarmaya yetmiyor. Yeni ilaçların geliştirilmesi, erken tanı teknolojilerinin yaygınlaşması ve tedavi yöntemlerinin ilerlemesi ancak bu hizmetlere adil erişim sağlandığında gerçek anlamda sonuç veriyor. Bu nedenle rapor, kanser bakımının evrensel sağlık kapsamı içinde ele alınmasını, temel kanser ilaçlarının ulaşılabilir hale getirilmesini, sağlık insan gücüne yatırım yapılmasını ve sosyal koruma mekanizmalarının güçlendirilmesini öneriyor. AKCİĞER KANSERİ ÖLÜMLERDE İLK SIRADA DSÖ verilerine göre akciğer kanseri, dünya genelinde kanser kaynaklı ölümlerin başlıca nedeni olmayı sürdürüyor. Tütün kullanımı, hava kirliliği ve çevresel riskler akciğer kanseri yükünün en önemli nedenleri arasında yer alırken, erken tanıdaki gecikmeler ölüm oranlarını artırıyor. Erkeklerde akciğer, prostat ve kolon kanserleri öne çıkarken; kadınlarda meme, akciğer ve kolon kanserleri en sık görülen kanser türleri arasında bulunuyor. Meme kanseri kadınlarda en yaygın kanser türlerinden biri olmayı sürdürürken, rahim ağzı kanseri başta olmak üzere aşı ve tarama ile önlenebilir kanserler birçok ülkede hâlâ ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak öne çıkıyor. ASYA VE AVRUPA KANSER YÜKÜNÜN MERKEZİNDE Küresel kanser yükü bölgeler arasında eşit dağılmıyor. Asya, büyük nüfus yapısı nedeniyle dünyadaki kanser vakalarının ve kanser kaynaklı ölümlerin önemli bir bölümünü taşıyor. Avrupa ise dünya nüfusu içindeki payına göre daha yüksek kanser yüküyle dikkat çekiyor. Afrika ve bazı düşük gelirli bölgelerde vaka sayıları nüfus yapısı ve kayıt sistemlerinin sınırlılığı nedeniyle daha düşük görünse de ölüm oranlarının yüksekliği, erken tanı ve tedaviye erişimdeki yetersizlikleri yeniden gündeme getiriyor. Bu tablo, kanser istatistiklerinin yalnızca vaka sayısıyla değerlendirilemeyeceğini; tanı yaşı, ölüm oranı, tedaviye erişim, kayıt sistemi, sağlık altyapısı ve sosyal güvence düzeyiyle birlikte okunması gerektiğini gösteriyor. TÜTÜN AZALIYOR AMA TEHLİKE BİTMİYOR Raporda, bazı alanlarda ilerleme sağlandığı da belirtildi. Tütün kontrolü politikaları, aşılama programları, enfeksiyonların önlenmesi ve hijyen koşullarındaki iyileşmeler bazı kanser türlerinde olumlu sonuçlar doğurdu. Ancak DSÖ’ye göre bu ilerleme, artan küresel kanser yükünü durdurmak için yeterli değil. Tütün kullanımı birçok ülkede azalma eğilimi gösterse de elektronik sigara, yeni nikotin ürünleri, hava kirliliği, obezite, alkol tüketimi ve hareketsiz yaşam tarzı kanser riskini canlı tutuyor. Kanserle mücadelede kalıcı başarı için yalnızca bireysel yaşam tarzı önerileri değil; sağlıklı gıdaya erişim, temiz çevre, güçlü denetim, etkili tarama programları ve kamusal sağlık politikaları gerekiyor. KANSER AİLELERİ DE YIKIYOR Kanser, yalnızca hastanın bedenini değil, ailenin bütün yaşam düzenini etkiliyor. Tedavi süreci, gelir kaybı, yol ve bakım giderleri, iş gücü kaybı, psikolojik baskı ve sosyal izolasyon kanserin görünmeyen yükünü oluşturuyor. DSÖ raporu, kanserden etkilenen kişilerin ve ailelerin yalnızca tıbbi desteğe değil; psikososyal destek, ekonomik koruma, bakım hizmetleri ve sosyal güvenceye de ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyor. Bakım verenlerin yaşadığı yük de raporda dikkat çekilen başlıklar arasında yer alıyor. Aile bireyleri çoğu zaman ücretsiz bakım emeği üstlenirken, sosyal yaşamdan uzaklaşıyor, ekonomik baskı altında kalıyor ve ruh sağlığı açısından riskli bir sürece giriyor. KANSER BAKIMI LÜKS DEĞİL, EVRENSEL SAĞLIK HAKKI DSÖ’nün 2026 Küresel Kanser Durum Raporu, ülkelerin kanserle mücadelede daha kapsayıcı, daha adil ve daha sürdürülebilir politikalar geliştirmesi gerektiğini vurguluyor. Raporda, kanser kontrolünün evrensel sağlık kapsamına dahil edilmesi, erken tanı ve tarama hizmetlerinin yaygınlaştırılması, sağlık çalışanı kapasitesinin artırılması, temel ilaçlara erişimin güçlendirilmesi, paliyatif bakım hizmetlerinin genişletilmesi ve hastaların karar alma süreçlerine dahil edilmesi çağrısı yapılıyor. Kanser politikalarının yalnızca hastane merkezli değil; toplum temelli, önleyici, eşitlikçi ve insan odaklı biçimde planlanması gerektiği belirtiliyor. 2050 İÇİN SON UYARI: BUGÜN ATILMAYAN ADIM YARIN CAN KAYBI OLARAK DÖNECEK Veteriner Halk Sağlığı Derneği Başkanı Azmi Yüksel, DSÖ’nün 2026 Küresel Kanser Durum Raporu’nun yalnızca sağlık otoritelerine değil, tüm kamu yönetimlerine açık bir uyarı niteliği taşıdığını belirterek, kanserle mücadelede gecikmenin gelecek kuşaklar için çok daha ağır sonuçlar doğuracağını ifade etti. Yüksel, bugün alınacak kararların 2050’ye gelindiğinde sağlık sistemlerinin, ailelerin ve toplumların taşıyacağı kanser yükünü belirleyeceğine dikkat çekerek, kanser vakalarının 35 milyonun üzerine çıkabileceği öngörüsünün erken tanıdan ilaç erişimine, aşılama programlarından tütün kontrolüne, sağlıklı yaşam politikalarından sosyal güvenceye kadar geniş bir alanda daha güçlü adımlar atılmasını zorunlu hale getirdiğini vurguladı. Kanserle mücadelede başarının, hastalığı yalnızca tedavi edilecek bir klinik tablo olarak görmekle sağlanamayacağını belirten Yüksel, önlenebilir risklerin azaltılması, sağlık eşitsizliklerinin giderilmesi, ailelerin korunması ve herkes için erişilebilir sağlık hizmetinin güvence altına alınmasının bütüncül bir kamu politikasıyla mümkün olacağını kaydetti. Kaynak: Dünya Sağlık Örgütü’nün 8 Temmuz 2026’da yayımladığı 2026 Küresel Kanser Durum Raporu; DSÖ/IARC Global Cancer Observatory verileri ve DSÖ/IARC’nin 2026 yılı küresel kanser önleme analizleri.

Dünya MS Günü’nde Hareketin Gücüne Dikkat Çekildi Haber

Dünya MS Günü’nde Hareketin Gücüne Dikkat Çekildi

Türkiye Multiple Skleroz Derneği ve Merck'in iş birliğiyle, Dünya MS Günü vesilesiyle hareket etmenin önemi vurgulandı. Dünya MS Günü çerçevesinde Türkiye MS Derneği ve Merck tarafından düzenlenen, İstanbul Ataşehir Let’s Club Spor Kulübü’nün ev sahipliği yaptığı farkındalık etkinliğinde; Multipl Skleroz (MS) ile yaşayan kişilerin yaşam kalitesi üzerinde fiziksel aktivitenin ve hareketin etkileri, uzman hekimler eşliğinde ele alındı. Merkezi sinir sistemini etkileyen kronik bir rahatsızlık olan Multipl Skleroz (MS), dünya genelinde yaklaşık 3,5 milyon, Türkiye’de ise 70 binin üzerinde kişiyi etkilemektedir. Çoğunlukla 20-40 yaş aralığındaki genç yetişkinlerde görülen ve bireylerin günlük yaşantısını fiziksel, sosyal ve duygusal yönden etkileyen bu hastalığa dikkat çekmek amacıyla düzenlenen programda, fiziksel aktivitenin yaşam kalitesi üzerindeki pozitif etkileri konuşuldu. Toplantıda ayrıca hareketin, fiziksel faydalarının yanı sıra psikolojik destekleyici rolüne de değinildi. Etkinliğin moderasyonunu İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Prof. Dr. Yeşim Beckmann gerçekleştirirken; Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Doç. Dr. Sedat Şen, Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Haluk Gümüş ve İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Doç. Dr. Cihat Uzunköprü konuşmacı olarak yer aldı. Programdaki oturumlarda; MS belirtileri, teşhis süreçleri, günlük yaşamın yönetimi ve modern tedavi yöntemleri hakkında kritik bilgiler paylaşıldı. Soru-cevap bölümünün ardından katılımcılar, organize edilen spinning aktivitesi ile hareketin gücünü bizzat deneyimleme imkanı buldular. Etkinliğe açılış konuşması ve moderasyonu ile yön veren Prof. Dr. Yeşim Beckmann, “MS, her bireyde farklı semptomlarla seyredebildiği için sadece tedavi süreci değil, günlük yaşamın yönetilmesi de kritik önem taşıyor. Hareket halinde olmak, düzenli fiziksel aktiviteleri yaşam tarzı haline getirmek ve sosyal çevreden uzaklaşmamak; MS ile yaşayanların yaşam kalitesini artıran en temel unsurlardır” dedi. “MS’de İlk Pedal: Hastalar Hangi Semptomlarla Yola Çıkıyor?” konulu konuşmasında erken teşhisin önemini vurgulayan Doç. Dr. Sedat Şen, “MS’in başlangıç belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterebilir; uyuşma, halsizlik veya görme bozuklukları gibi semptomlar bazen başka rahatsızlıklarla karıştırılabiliyor. Bu yüzden hem toplumsal farkındalığın artması hem de bireylerin belirtileri doğru analiz etmesi erken tanı için hayati önem taşıyor” şeklinde açıklamalarda bulundu. “MS ile Günlük Hayat: Rutinler Nasıl Vites Değiştiriyor?” başlıklı oturumda hastalığın sosyal boyutuna değinen Prof. Dr. Haluk Gümüş, “MS ile yaşamak sadece fiziksel belirtileri kontrol etmek değildir. Günlük rutinlerin sürdürülebilirliği, sosyal hayatın devamı ve bireyin aktif kalması, hastalık yönetiminin ayrılmaz parçalarıdır. Düzenli egzersiz ve hareket, bu süreçte hastalarımız için destekleyici bir görev üstlenir” dedi. “MS Tedavisinde İleri Vites: Bugün Neredeyiz?” başlığıyla güncel tıbbi gelişmeleri paylaşan Doç. Dr. Cihat Uzunköprü ise, “MS tedavisinde son yıllarda çok değerli ilerlemeler kaydedildi. Günümüzde hastaların yaşam kalitesini korumak ve hastalığın ilerlemesini dizginlemek adına daha kapsamlı stratejiler uygulanabiliyor. Ancak tıbbi tedaviler kadar toplumsal bilinç, sağlıklı yaşam alışkanlıkları ve multidisipliner bir yaklaşım da büyük önem arz ediyor” ifadelerini kullandı. Dünya MS Günü kapsamında düzenlenen ve yoğun ilgi gören etkinliğin temel mesajı; MS ile yaşayan bireylerin sosyal yaşamın içinde, aktif ve hareketli bir hayat sürmelerinin önemi ile hastalığa karşı toplumsal bilinci daha da güçlendirmek oldu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Tohum Otizm Vakfı Otizmli Bireylerin Dünyasını Görünür Kılıyor Haber

Tohum Otizm Vakfı Otizmli Bireylerin Dünyasını Görünür Kılıyor

Tohum Otizm Vakfı tarafından hazırlanan ve otizmli bireylerin gündelik yaşamda yaşadıkları görünmez engelleri etkileyici bir dille aktaran “Şimdi Yanımda Durma Zamanı” isimli yeni kamu spotu, bu özel dünyayı görünür hale getirirken erken teşhis ve nitelikli eğitimin kritik önemini vurguluyor. “Otizm spektrum bozukluğu” tanısı alan çocukların erken tanıya ve kaliteli eğitime ulaşmasına öncülük eden, bu çalışmaları Türkiye genelinde yaygınlaştırmak amacıyla 2003 yılından beri faaliyetlerini sürdüren Tohum Otizm Vakfı, yeni kamu spotuyla otizmli çocukların günlük hayatın içinde karşılaştığı duyusal ve sosyal bariyerleri çarpıcı bir anlatımla izleyiciye sunuyor. Sıradan bir merdiven çıkmanın kar fırtınası altında Everest’e tırmanmaya benzetildiği, bir kapı zilinin zihinde dev çanlar gibi yankılandığı sahneler; otizmli bireylerin en basit görünen anlarda bile nasıl yoğun bir mücadele verdiğini kanıtlıyor. Kamu spotunun en dikkat çekici bölümlerinden birinde, berber koltuğunda oturan otizmli bir çocuk için hafif bir dokunuşun iğneli toplar gibi hissedildiği işleniyor. Parkta akranlarıyla vakit geçirirken hissettiği “oyun dışı kalma” durumu ise otizmli çocukların toplumsal hayata entegrasyonda yaşadığı zorlukları gözler önüne seriyor. "Hayatın Kurallarını Ben Yazmadım Ama İçinde Yaşıyorum” Filmde vurgulanan “Bu hayatın kurallarını ben yazmadım ama içinde yaşıyorum. Farkındasınız biliyorum, şimdi yanımda durma zamanı” mesajı, toplumu sadece farkındalık düzeyinde kalmamaya ve otizmli çocukların eğitim süreçlerine destek vermeye çağırıyor. Tohum Otizm Vakfı; otizmli çocukların iletişim, sosyal uyum, günlük yaşam ve bağımsızlık kazanımları için en etkili yöntem olan yoğun, sürekli ve bilimsel temelli özel eğitimin önemine değinerek, herkesi yapacakları bağışlarla bu çocukların eğitimine destek olmaya davet ediyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

22-29 NİSAN PRİMER İMMÜN YETMEZLİK FARKINDALIK HAFTASI’NDA FİDAN DİKİLDİ Haber

22-29 NİSAN PRİMER İMMÜN YETMEZLİK FARKINDALIK HAFTASI’NDA FİDAN DİKİLDİ

22-29 NİSAN PRİMER İMMÜN YETMEZLİK FARKINDALIK HAFTASI’NDA FİDAN DİKİLDİ Primer İmmün Yetmezlik Farkındalık Haftası kapsamında hastanede fidan dikme etkinliği düzenlendi. Etkinlikte, primer immün yetmezlik hastalıklarında erken tanı ve farkındalığın önemine dikkat çekildi. Hastanede, 22-29 Nisan Primer İmmün Yetmezlik Farkındalık Haftası dolayısıyla fidan dikme etkinliği gerçekleştirildi. Etkinliğe Başhekim Prof. Dr. Atilla Çıtlak, Dr. Ali Menekşe Göğüs Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Dr. Cengiz Cindemir, hastane yöneticileri, sağlık çalışanları ve hastalar katıldı. FARKINDALIK İÇİN FİDAN DİKİLDİ Primer immün yetmezlik hastalıklarına dikkat çekmek amacıyla düzenlenen etkinlikte, hem sağlık çalışanları hem de hastalar farkındalık çalışmasına destek verdi. İmmünoloji ve Alerji Uzmanı Uzm. Dr. Özge Çağlayan, primer immün yetmezlik hastalıklarının erken tanı ve düzenli takip gerektiren önemli bir hastalık grubu olduğunu vurguladı. “PRİMER İMMÜN YETMEZLİKLER 550’DEN FAZLA ALT HASTALIKTAN OLUŞUYOR” Uzm. Dr. Özge Çağlayan, konuya ilişkin değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı: “Bağışıklık sisteminde görevli herhangi bir elemanın ya da hücre grubunun sayısal ya da kalıcı kusuru ile ortaya çıkan tablo immün yetersizlik olarak tanımlanmaktadır. İmmün yetersizlik; kronik hastalıklar, diabetes mellitus, kronik böbrek yetmezliği, malnütrisyon, kanserler, kemoterapiler, biyolojik ajanlar, steroid kullanımı, prematürite, bazı enfeksiyonlar, HIV ve ilaçlar gibi nedenlere bağlı ortaya çıkıyorsa sekonder immün yetersizlik olarak isimlendirilmektedir. Öte yandan doğuştan gelen nedenlerle oluşuyorsa primer immün yetmezlik olarak tanımlanmaktadır. Primer immün yetmezlikler 550’den fazla farklı alt hastalıktan oluşmaktadır. Ortalama 1/200 ile 1/10.000 arasında görülen alt tipleri olmakla birlikte çok daha nadir görülen immün yetmezlikler de vardır. Pek çok immün yetmezliğin genetik kalıtımla aktarılması nedeniyle akraba evliliğinin sık olduğu ülkemizde bu hastalıklar daha sık karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde giderek artan farkındalık ve gelişen yeni tanısal imkânlar ile primer immün yetmezlikler, tedavi ve izleminde multidisipliner yaklaşım gerektiren hastalıklardır. Enfeksiyon hastalıklarına artmış yatkınlığın yanı sıra otoimmün, otoinflamatuar, alerjik hastalıklar ve/veya malignitelerin eşlik ettiği fenotipler olarak karşımıza çıkmaktadır.” ERİŞKİNDE İMMÜN YETERSİZLİK UYARICI BULGULARI Uzm. Dr. Çağlayan, erişkinlerde immün yetersizlik açısından dikkat edilmesi gereken bulguları şöyle sıraladı: “Yılda iki veya daha fazla otit, alerji yokluğunda yılda iki veya daha fazla sinüzit, bir yılda birden fazla pnömoni, kilo kaybına neden olan kronik ishal, tekrarlayan viral enfeksiyonlar, tekrarlayan parenteral antibiyotik kullanımı ile iyileşen enfeksiyonlar, tekrarlayan derin cilt ya da organ apseleri, kalıcı cilt ya da ağız içi mantar enfeksiyonu, tüberküloz dışı mikobakteriyel enfeksiyonlar ve ailede primer immün yetersizlikli birey bulunması uyarıcı bulgular arasındadır.” “AMAÇ TANI VE TEDAVİDE GECİKMELERİN ÖNÜNE GEÇMEK” Çağlayan, klasik olmayan immün yetersizlik bulgularına da dikkat çekerek açıklamasını şöyle sürdürdü: “Çoklu otoimmünite, ağır egzama, neonatal eritrodermi, lenfoproliferasyon, hemofagositoz, granülomlar, erken başlangıçlı kolit veya enflamatuvar bağırsak hastalığı, ağır çoklu alerjiler ve otoenflamasyon klasik olmayan immün yetersizlik uyarıcı bulguları arasında yer almaktadır. 22-29 Nisan Dünya Primer İmmün Yetmezlik Haftası olarak kutlanmaktadır. Amacımız nadir görülen bu hastalık grubu için hekimler arasında farkındalığı artırmak ve hastaların tanı ve tedavilerinde gecikmelerin önüne geçmektir.”

GİRESUN’DA MOBİL KANSER TARAMA ARACI SAHAYA ÇIKTI Haber

GİRESUN’DA MOBİL KANSER TARAMA ARACI SAHAYA ÇIKTI

GİRESUN’DA MOBİL KANSER TARAMA ARACI SAHAYA ÇIKTI Giresun’da mobil kanser tarama aracı hizmete girdi. İl Sağlık Müdürlüğü bünyesindeki araç, meme, rahim ağzı ve kalın bağırsak kanseri taramalarını ücretsiz biçimde ilçe ve kırsal mahallelere taşıyacak. Uygulama Giresun’a özgü değil; Sağlık Bakanlığı’nın yıllardır yürüttüğü ulusal mobil KETEM sisteminin yeni halkası olarak çalışacak. Giresun’da erken teşhis hizmetini sahaya taşıyacak mobil kanser tarama aracı Nisan 2026 itibarıyla devreye alındı. 20 Nisan 2026 tarihli haber kayıtlarında aracın hizmete girdiği yer aldı. Aynı gün yapılan paylaşımlarda aracın il ve ilçelerde, özellikle kırsal bölgelerde ücretsiz tarama hizmeti vereceği belirtildi. ULUSAL UYGULAMA 2016’DA BAŞLADI, GİRESUN 2026’DA SAHAYA ÇIKTI Sağlık Bakanlığı, 2016 tarihli “Mobil KETEM’ler Yollarda” duyurusunda mobil KETEM araçlarını ulusal kanser tarama altyapısına dahil ettiğini açıkladı. Bakanlık, bu sistemin kadınlara ve risk grubundaki yurttaşlara yerinde tarama hizmeti ulaştırmak için kurulduğunu duyurdu. Giresun’daki araç da bu ulusal yapının 2026’da il düzeyinde hizmete giren ayağı oldu. ARAÇ HANGİ TARAMALARI YAPIYOR Giresun İl Sağlık Müdürlüğü’nün 2026 tarihli bilgilendirmesine göre mobil araçta üç temel tarama programı yürütülüyor. Buna göre 40-69 yaş arasındaki kadınlara iki yılda bir mamografi ile meme kanseri taraması, 30-65 yaş arasındaki kadınlara beş yılda bir HPV-DNA testi ile rahim ağzı kanseri taraması, 50-70 yaş arasındaki kadın ve erkeklere ise iki yılda bir gaitada gizli kan testiyle kalın bağırsak kanseri taraması yapılıyor. Bu hizmetler ücretsiz veriliyor. Tarama süreci yalnızca testle sınırlı kalmıyor. Sağlık Bakanlığı kayıtlarında, pozitif ya da şüpheli bulunan kişilerin tarama sonrası teşhis merkezlerine yönlendirildiği, ileri tetkik ve tedavi sürecinin ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarında sürdürüldüğü belirtiliyor. Bu yapı, mobil aracın yalnızca farkındalık değil doğrudan sağlık hizmeti zincirinin ilk halkası olarak çalıştığını gösteriyor. KIRSAL BÖLGELERE ERİŞİM HEDEFİ Mobil aracın asıl işlevi, sağlık merkezine gitmekte zorlanan nüfusa yerinde erişim sağlamak. Giresun İl Sağlık Müdürlüğü’nün Nisan 2026 paylaşımlarında mobil aracın il ve ilçelerde, kırsal bölgelerde ve merkeze uzak yerleşim alanlarında kullanılacağı açıklandı. Böylece tarama hizmetinin yalnızca merkezde değil, sahada da yürütülmesi hedefleniyor. AK Parti Giresun Milletvekili Ali Temür de aracı ziyaretinin ardından hizmetin erken teşhis ve koruyucu sağlık açısından önem taşıdığını vurguladı. Temür, mobil aracın özellikle kırsal bölgelerde yaşayan yurttaşların ücretsiz ve hızlı tarama hizmetine ulaşmasını kolaylaştıracağını belirtti. GİRESUN’DA BUGÜNE KADAR NE YAPILDI Giresun’daki genel tarama kapasitesi son resmi verilerde açık biçimde yer aldı. Giresun Valiliği’nin 2025 sağlık raporuna göre il genelinde bir yıl içinde 52 bin 505 kişiye kanser taraması yapıldı. Mobil aracın devreye girmesiyle bu kapasitenin özellikle kırsal mahallelerde daha da genişlemesi bekleniyor. Sağlık Bakanlığı’nın ulusal verileri de bu hattın yaygın bir sistem üzerine kurulduğunu gösteriyor. Bakanlık, kanser tarama çalışmalarının 2004’te 11 KETEM ile başladığını, daha sonra mobil araçların da sisteme dahil edildiğini ve tarama ağının ülke geneline yayıldığını açıkladı. Bu çerçevede Giresun’daki yeni araç, mevcut ulusal tarama modelinin yerelde güçlendirilmiş yeni uygulaması niteliği taşıyor. ERKEN TEŞHİS HİZMETİ SAHADA GÜÇLENİYOR Giresun’da mobil kanser tarama aracının hizmete girmesi, kanserle mücadelede merkezden sahaya geçen yeni bir aşama anlamına geliyor. Araç, ücretsiz tarama hizmetini ilçe ve köylere taşıyacak; erken tanı ihtimalini artıracak; şüpheli vakaların daha hızlı biçimde sağlık sistemine dahil edilmesini sağlayacak. Sağlık hizmetinin kapıya yaklaşması, özellikle ulaşım güçlüğü yaşayan yurttaşlar açısından doğrudan sonuç üretecek bir adım olarak öne çıkıyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.