Hava Durumu

#Diyabet

giresunsonhaber - Diyabet haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Diyabet haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Okul kantinlerinde sağlıklı seçenekler cazip hale getirilmeli! Haber

Okul kantinlerinde sağlıklı seçenekler cazip hale getirilmeli!

Okul kantinlerinde satılacak gıdalara ilişkin güncellenen kriterleri değerlendiren Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Müge Arslan, çocuklukta kazanılan beslenme alışkanlıklarının yetişkinlik ve yaşlılık dönemlerini de etkilediğini söyledi. İSTANBUL (İGFA) - Üsküdar Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Müge Arslan, okul kantinlerinde satılacak gıdalara ilişkin güncellenen kriterleri, çocuklara sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırılması ve kantin ürünlerine ekonomik erişim konularını değerlendirdi. “Beslenme davranışı yetişkinlikte birdenbire oluşmuyor” Okul kantinlerine yönelik düzenlemelerin çocukların bugünkü sağlığının yanı sıra gelecekteki beslenme alışkanlıkları açısından da önem taşıdığını belirten Prof. Dr. Müge Arslan, “Beslenme davranışı yetişkinlikte birdenbire oluşan bir davranış değildir. Porsiyon kontrolü, besin tercihleri ve hangi besinlerin günlük yaşamda öncelikli hale getirileceği çocukluk ve ergenlik döneminde şekillenir. Beslenme davranışı bu süreçte oluşur.” dedi. Çocukluk döneminde atılan adımların yaşamın ilerleyen yıllarına da yansıdığını vurgulayan Prof. Dr. Arslan, sağlıklı beslenme alışkanlıklarının erken yaşlarda desteklenmesi gerektiğini kaydetti. Çocuklukta kazanılan alışkanlıklar gelecekteki sağlığı da etkiliyor Çocukluk çağı obezitesine dikkat çeken Prof. Dr. Müge Arslan, okul ortamında sağlıklı besin seçeneklerinin sunulmasının uzun vadeli bir koruyucu sağlık yaklaşımı olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Prof. Dr. Arslan, “Çocukluk çağında atılan bu adım hem çocuk sağlığı açısından hem de ileride yetişkinlik ve yaşlılık süreçlerinde sağlıksız beslenmeye paralel oluşabilecek, başta obezite olmak üzere kardiyovasküler hastalıklar, diyabet ve hipertansiyon gibi pek çok sağlık sorununa karşı koruyucu bir uygulamadır. Bu nedenle çok yönlü değerlendirilmesi gerekir.” dedi. Amaç, sağlıklı besin tercihine yönelik farkındalık kazandırma Sağlıklı tercihlerin gerekçelerinin anlatılmasının önemine işaret eden Prof. Dr. Müge Arslan, “Aslında uygulamadaki amaç yasak değil, çocuğun sağlıklı besin tercihine yönelebilme farkındalığını artırmak. Bu çok önemli.” diye konuştu. Gıdaların değerlendirilmesinde içeriklerinin önem taşıdığını ifade eden Prof. Dr. Arslan; şeker, tuz ve doymuş yağ miktarları ile lif, protein ve meyve içeriğinin dikkate alınması gereken unsurlar arasında yer aldığını söyledi. Sağlıklı seçenekler çocuklar için cazip hale getirilmeli Kantinlerde sunulan alternatiflerin çocukların severek tercih edebileceği biçimde hazırlanması gerektiğini belirten Prof. Dr. Müge Arslan, alışılmış ürünlerin içerik ve hazırlanma yöntemlerinin değiştirilebileceğini anlattı. Prof. Dr. Arslan, şu önerilerde bulundu: “Çocuklara verilen besinlerin daha albenili, cazip hale getirilmesi lazım. Yine tost ya da poğaça olabilir ama bunların sağlıklı yöntemlerle yapılması gerekiyor. Beyaz un yerine tam tahıllı un kullanılabilir. İçerisine koyulan yağ açısından da katı yağlar yerine zeytinyağı ile yapılan ürünler tercih edilebilir.” Hamburger gibi çocukların ilgi gösterdiği ürünlerde de ekmek seçiminin ve pişirme yönteminin gözden geçirilebileceğini dile getiren Prof. Dr. Arslan, sağlıklı alternatifler oluşturulurken çocukların tercih ve beklentilerinin de dikkate alınması gerektiğini ifade etti. Gazlı içecekler yerine ayran ve kefir sunulabilir İçecek seçeneklerinin de sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırılmasında önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Müge Arslan, “Kolalı, gazlı içecekler yerine ayran ve kefir olabilir.” dedi. Yiyeceklerin hazırlanmasında kullanılan yöntemlerin değiştirilmesiyle de alternatifler oluşturulabileceğini belirten Prof. Dr. Arslan, şöyle devam etti: “Derin yağda kızartma yerine baharatlandırılarak fırınlanmış patates sunulabilir. Köfteleri, hamburger köftesini yağda kızartmak yerine yine fırınlayarak sunum yapılabilir. Bunlar çocuklar için daha sağlıklı seçenekler oluyor.” “Gıdaya eşit erişimin sağlanması çok önemli” Kantin fiyatlarını da değerlendiren Prof. Dr. Müge Arslan, sağlıklı ürünlerin sunulmasının yanında çocukların bu ürünleri satın alabilmesinin de önem taşıdığını vurguladı. Prof. Dr. Arslan, “Özellikle çocukların erişebileceği ürünlerin biraz daha düşük fiyatlı olmasını tercih ederim. Çünkü gıdaya eşit erişimin sağlanması çok önemli.” ifadelerini kullandı. Ailelerin ekonomik koşullarının farklı olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Arslan, evde sağlıklı besin hazırlama ve çocuğa sunma imkânlarının sınırlı kaldığı durumlarda okulun bu açığı kapatması gerektiğini söyledi. Kantin fiyatlarında çocukların erişimi gözetilmeli Prof. Dr. Müge Arslan, her ailenin kantinde satılan ürünleri karşılayamayabileceğini belirterek, “Besine eşit erişimin sağlanması gerekiyor, bu çok önemli. Besinlerin her çocuk için eşit erişimi sağlayacak ücretlerde olması lazım. Enflasyon yükseliyor olabilir ama okullarda fiyat uygulaması açısından farklı bir yaklaşım düşünülmeli.” şeklinde sözlerini tamamladı.

Uzmanlardan grip uyarısı: 6 aydan büyük herkese influenza aşısı öneriliyor Haber

Uzmanlardan grip uyarısı: 6 aydan büyük herkese influenza aşısı öneriliyor

Beş uzmanlık derneğinin hazırladığı “Multidisipliner Uzlaşı Raporu 2026”da, influenzanın yalnızca basit bir soğuk algınlığı olmadığına dikkat çekildi. Raporda 6 aydan büyük herkese influenza aşısı önerilirken, özellikle 65 yaş üstü, kronik hastalığı bulunanlar, gebeler ve bağışıklığı baskılanmış kişilerin her yıl aşılanmasının önemi vurgulandı. İSTANBUL (İGFA) - Türkiye’nin farklı uzmanlık alanlarından beş uzmanlık derneği, influenzanın toplum ve sağlık sistemi üzerindeki yüküne dikkat çekmek amacıyla “Birinci Basamakta Erişkin İnfluenzası: Tanı, Tedavi, Komplikasyonların Önlenmesi ve Bağışıklama Yaklaşımı – Multidisipliner Uzlaşı Raporu 2026” başlıklı raporu hazırladı. Türkiye Aile Hekimleri Uzmanlık Derneği (TAHUD), Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği (EKMUD), Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği (TEMD), Avrasya Kalp Yetersizliği Derneği (HFS-Eurasia) ve Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği (TİHUD) tarafından hazırlanan raporda, erişkinlerde influenzanın tanı ve tedavisinden komplikasyonların önlenmesine ve aşılama stratejilerine kadar birçok başlık ele alındı. HER YIL YAKLAŞIK 1 MİLYAR KİŞİYİ ETKİLİYOR Raporda yer verilen Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, mevsimsel influenza dünya genelinde her yıl yaklaşık 1 milyar kişiyi etkiliyor. Bunların 3-5 milyonunda ağır hastalık gelişirken, influenza ile ilişkili solunum yolu hastalıkları nedeniyle her yıl yaklaşık 290 bin ila 650 bin kişinin hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. Uzmanlar, influenzanın özellikle risk grubundaki kişilerde zatürre, solunum yetmezliği, kronik hastalıkların kötüleşmesi, hastaneye yatış ve ölüm gibi ciddi sonuçlara yol açabileceğine dikkat çekiyor. GRİP İLE SOĞUK ALGINLIĞI BİRBİRİNE KARIŞTIRILMAMALI Rapora göre influenza çoğunlukla ani başlıyor. Ateş, titreme, kas ağrısı, halsizlik ve baş ağrısına kuru öksürük, boğaz ağrısı ve burun akıntısı eşlik edebiliyor. İnfluenza ile soğuk algınlığı arasındaki farka da dikkat çekilen raporda, gribin daha ani başladığı ve sistemik belirtilerin daha belirgin olduğu belirtiliyor. Soğuk algınlığında ise belirtiler genellikle daha hafif seyrediyor. İnfluenzanın kuluçka süresi 1-4 gün arasında değişirken, hastalığın belirtiler ortaya çıkmadan yaklaşık 24 saat önce bulaşmaya başlayabildiği ve belirtilerin başlamasından sonra yaklaşık 5 gün bulaştırıcılığın devam edebildiği aktarılıyor. “6 AYDAN BÜYÜK HERKESE AŞI” Uzlaşı raporunun öne çıkan başlıklarından biri influenza aşısı oldu. Raporda 6 aydan büyük herkese influenza aşısı yapılması önerilirken, ağır hastalık ve komplikasyon açısından risk taşıyan grupların yıllık olarak aşılanmasının önemine dikkat çekildi. Başlıca risk grupları arasında; 65 yaş ve üzerindeki kişiler, kronik hastalığı bulunanlar, gebeler ve bağışıklık sistemi baskılanmış bireyler yer alırken özellikle diyabet, kronik kalp ve akciğer hastalığı bulunan kişiler ile 65 yaş üzerindekilerin influenza açısından daha yüksek risk taşıdığı belirtildi. Raporda, yüksek risk grubundaki kişilerin her yıl aşılanmasının influenza geçirme riskinin yanı sıra komplikasyon, hastaneye yatış ve ölüm riskini azaltmaya katkı sağladığı ifade edildi. AŞININ ETKİSİ 1-2 HAFTADA BAŞLIYOR İnfluenza aşısının koruyucu etkisinin uygulamadan yaklaşık 1-2 hafta sonra başladığı belirtilen raporda, sağlıklı erişkinlerde koruyuculuğun 6-8 ay veya daha uzun sürebildiği aktarıldı. İdeal aşılama döneminin influenza virüsünün yaygınlaşmasından önceki sonbahar ayları olduğu belirtilirken, ekim başından mart sonuna kadar aşılama yapılabileceği ifade edildi. İnfluenza sezonunun başlamasının da aşılamaya engel olmadığı vurgulandı. Raporda 2026-2027 Kuzey Yarımküre influenza sezonu için A(H1N1)pdm09, A(H3N2) ve B/Victoria virüslerini hedefleyen üç bileşenli, yani trivalan influenza aşılarına yer verildi. Dünya Sağlık Örgütü’nün influenza virüslerindeki değişimleri takip ederek aşı içeriğine ilişkin önerilerini her sezon güncellediği belirtildi. Beş uzmanlık derneğinin hazırladığı raporun, başta birinci basamak hekimleri olmak üzere sağlık çalışanlarına influenza yönetiminde güncel ve bütüncül bir yaklaşım sunmayı ve hastalığın bireysel ve toplumsal sağlık yükünün azaltılmasına katkı sağlamayı amaçladığı bildirildi.

Ağız kuruluğu uyarısı! Sürekli su içme ihtiyacı başka hastalıkların habercisi olabilir Haber

Ağız kuruluğu uyarısı! Sürekli su içme ihtiyacı başka hastalıkların habercisi olabilir

Ağız kuruluğunun, özellikle sıcak havalarda ve yetersiz sıvı tüketiminde sık görülebildiğini belirten uzmanlar, ancak bu durumun her zaman basit bir susuzluk belirtisi olmayabileceğini söyledi. İSTANBUL (İGFA) - Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, ağız kuruluğunun yalnızca susuz kalmaktan kaynaklanmadığını, diyabetten tiroit hastalıklarına, kullanılan ilaçlardan bağışıklık sistemi hastalıklarına kadar birçok nedene bağlı gelişebileceğini söyledi. Dr. Öğretim Üyesi Yavuz, sürekli su içme ihtiyacının özellikle uzun sürmesi halinde mutlaka altta yatan nedenin araştırılması gerektiğini vurguladı. “AĞIZ KURULUĞU SADECE SUSUZLUK HİSSİ DEĞİL” Ağız kuruluğunun, tükürük bezlerinin yeterli miktarda tükürük üretememesi sonucu ortaya çıktığını belirten Yavuz, tıbbi adıyla kserostomi olarak bilinen bu durumun geçici susuzluk hissinden farklı olduğuna dikkat çekti. Sıcak hava ve yetersiz sıvı alımının geçici ağız kuruluğu yapabileceğini söyleyen Yavuz, ancak şikâyetin kalıcı hale gelmesi durumunda diyabet, tiroit hastalıkları, Sjögren sendromu, nörolojik hastalıklar, radyoterapi öyküsü ve bazı ilaçların yan etkilerinin araştırılması gerektiğini ifade etti. BAZI İLAÇLAR AĞIZ KURULUĞU YAPABİLİYOR Tansiyon ilaçları, antidepresanlar, alerji ilaçları ve bazı idrar söktürücülerin ağız kuruluğuna yol açabileceğini belirten Yavuz, bu nedenle sürekli su içme isteğinin hafife alınmaması gerektiğini söyledi. Tükürüğün sadece ağızı ıslatan bir sıvı olmadığını dile getiren Yavuz, bunun ağız içini temizlediğini, asitleri nötralize ettiğini, diş minesini koruduğunu ve zararlı bakteri ile mantarların çoğalmasını sınırlandırdığını aktardı. Tükürük miktarı azaldığında çürüklerin, diş eti iltihaplarının, ağız kokusunun ve özellikle Candida kaynaklı enfeksiyonların daha sık görülebileceğini söyleyen Yavuz, ağız kuruluğunun ağız sağlığı açısından önemli bir risk faktörü olduğunu vurguladı. GECE UYANMA, YUTMA GÜÇLÜĞÜ VE ÇATLAYAN DUDAKLARA DİKKAT Ağız kuruluğunun bazı belirtilerle kendini gösterdiğini belirten Yavuz, özellikle; gece ağız kuruluğu nedeniyle sık uyanma, sürekli su içmeden konuşamama, yutma güçlüğü, dilde yanma ve çatlaklar, dudaklarda sürekli çatlama, sık mantar enfeksiyonu, kısa sürede birden fazla diş çürüğü ve sürekli ağız kokusu durumlarında hekime başvurulması gerektiğini kaydetti. Bu şikâyetlerin birkaç haftadan uzun sürmesi halinde değerlendirme yapılmasının önemli olduğunu belirtti. SADECE SU İÇMEK YETMEZ Ağız kuruluğunu yalnızca su içerek gidermeye çalışmanın yanlış olduğunu belirten Dr. Sedanur Yavuz, alkol içeren ağız gargaralarının da şikâyeti artırabileceğini söyledi. Şekersiz, tercihen ksilitol içeren sakızların bazı hastalarda tükürük akışını artırabileceğini ancak bunun tek başına yeterli olmayacağını aktardı. Yavuz ayrıca, fazla kahve tüketimi, sigara, ağızdan nefes alma ve şekerli içeceklerin de ağız kuruluğunu artırabileceğini söyledi. Ağız kuruluğunun çoğu zaman tek başına bir hastalık değil, başka bir sağlık sorununun belirtisi olduğunu vurgulayan Yavuz, tedavi sürecinde kullanılan ilaçların gözden geçirilmesi, sistemik hastalıkların değerlendirilmesi ve tükürük bezlerinin fonksiyonlarının incelenmesi gerektiğini belirtti. Gerekli durumlarda ilgili branşlarla iş birliği yapıldığını söyleyen Yavuz, bol sıvı tüketimi, sigara ve alkolden uzak durma, florürlü diş macunu kullanma, düzenli diş hekimi kontrolü ve gerekirse yapay tükürük ürünlerinden faydalanılmasını önerdi. Yavuz, erken tanı ve doğru tedaviyle diş çürükleri, diş eti hastalıkları ve ağız enfeksiyonlarının önüne geçilebileceğini kaydetti.

Şiddetli Karın Ağrısına Dikkat! Haber

Şiddetli Karın Ağrısına Dikkat!

Karnın sağ üst kısmında meydana gelen, sırta veya sağ omuza doğru yayılan ve saatlerce süren şiddetli ağrılar çoğu zaman basit bir hazımsızlık olarak görülse de, bu durumun temel nedeni safra kesesi iltihabı olabilir. Tıpta akut kolesistit olarak tanımlanan bu tabloda, erken teşhis ve zamanında uygulanan cerrahi müdahale ile hastalar genellikle kısa sürede sağlığına kavuşuyor. Ancak hastaneye geç başvurulması; safra kesesinde delinme, yaygın karın zarı enfeksiyonu ve sepsis gibi hayati risk taşıyan ciddi sağlık sorunlarını beraberinde getirebiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Bu sebeple saatlerce devam eden ve özellikle ateş, bulantı ile kusmanın eşlik ettiği şiddetli karın ağrıları asla ihmal edilmemeli ve vakit kaybetmeden bir genel cerrahi uzmanına başvurulmalıdır” diyor. En yaygın nedeni safra taşları Safra kesesi, karaciğerin ürettiği safrayı depolayan ve özellikle yağlı gıdaların tüketiminden sonra bağırsağa aktararak yağların sindirilmesine yardımcı olan küçük ama kritik bir organ. Safranın içeriğindeki kolesterol, safra tuzları ve pigmentler arasındaki dengenin bozulmasıyla önce safra çamuru, ardından safra taşları meydana gelebiliyor. Bu taşlardan birinin safra kesesi çıkış kanalını tıkaması sonucu safra akışı kesiliyor. İçeride biriken safra ise kese duvarında ödem ve iltihaplanmaya yol açabiliyor. Akut kolesistit vakalarının yaklaşık yüzde 90-95'inden safra taşlarının sorumlu olduğunu belirten Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Safra taşı toplumda oldukça sık görülmektedir. Erişkin nüfusun yaklaşık yüzde 10-20'sinde safra taşı olduğu tahmin edilmektedir. Bu kişilerin büyük bir kısmında herhangi bir belirti görülmezken, bir kısmında safra kesesi iltihabı, safra yolu tıkanıklığı veya pankreatit gibi ağır komplikasyonlar gelişebilir” bilgisini veriyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, taşsız kolesistit gibi durumların özellikle yoğun bakım hastalarında ortaya çıkabildiğini; enfeksiyonların veya nadir görülen bazı hastalıkların da bu tabloda etkili olabileceğini aktarıyor. Kadınlarda yaklaşık 3 kat daha fazla görülüyor Safra kesesi iltihabına kadınlarda, erkeklere oranla yaklaşık 2-3 kat daha sık rastlanıyor. Östrojen hormonunun safra içerisindeki kolesterol düzeyini yükseltmesi ve hamilelik sürecinde safra kesesi hareketlerinin yavaşlaması, kadınlarda görülme sıklığının fazla olmasının temel nedenleri arasında. İleri yaş, ailevi yatkınlık, obezite, diyabet, yüksek kolesterol, uzun süreli açlıklar, hızlı kilo kaybı ve bazı kan hastalıkları da risk faktörlerini artıran diğer unsurlar arasında yer alıyor. Doğru önlemlerle risk minimize edilebiliyor Safra kesesi iltihabını tamamen engellemek her zaman mümkün olmasa da riskler önemli ölçüde azaltılabiliyor. İdeal kilonun korunması, düzenli egzersiz, lif oranı yüksek beslenme, uzun süre aç kalmamak ve çok hızlı kilo vermekten kaçınmak koruyucu önlemler arasında sayılıyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, obezite tedavisi gören veya kısa sürede ciddi miktarda kilo kaybeden hastaların bu süreçte mutlaka hekim kontrolünde olmalarının kritik önem taşıdığını vurguluyor. Yemek sonrası başlayan ağrılara dikkat! Safra kesesi iltihabının en belirgin semptomu, özellikle yağlı öğünlerin ardından başlayan, karnın sağ üst kısmında hissedilen ve giderek artan ağrılardır. Bu ağrı sıklıkla sağ omuza, sağ kürek kemiğinin altına veya sırta vurabiliyor ve birkaç saatten fazla sürüyor. Ağrıya bulantı, kusma, iştah kaybı ve ateş eşlik edebiliyor. Hastalık ilerledikçe titreme, yüksek ateş ve genel durum bozukluğu görülebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, basit bir gaz sancısı ya da hazımsızlık sanılarak ağrının evde geçiştirilmesinin teşhis ve tedavide gecikmelere yol açabileceğini anlatırken, “Özellikle saatlerce süren şiddetli karın ağrısı, ateş veya kusmanın görüldüğü durumlarda vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna müracaat edilmelidir” uyarısında bulunuyor. Ultrasonla yüksek oranda teşhis edilebiliyor Tanı sürecinde öncelikle hastanın şikâyetleri dinleniyor ve fizik muayene yapılıyor, kan tahlilleriyle enfeksiyon bulguları inceleniyor. Görüntüleme yöntemlerinde ilk tercih karın ultrasonografisi oluyor. Ultrason yardımıyla safra taşları, kese duvarındaki kalınlaşma, çevre sıvı birikimi ve iltihap bulguları büyük oranda saptanabiliyor. İhtiyaç duyulduğunda bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans görüntüleme (MR) gibi ileri tetkiklere başvurulabiliyor. Kalıcı çözüm cerrahi müdahale Safra kesesi iltihabı tedavisindeki temel amaç, hem mevcut enfeksiyonu kontrol altına almak hem de hastalığın nüksetmesini önlemektir. İlk aşamada hastaya damar yoluyla sıvı desteği, ağrı kontrolü ve gerekli hallerde antibiyotik tedavisi veriliyor. Ancak ilaç tedavisinin çoğu zaman sorunun kaynağını yok etmediğine dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Safra kesesi içinde taşlar olduğu sürece tekrarlayan iltihap atakları riski sürer. Bu nedenle uygun hastalarda kesin çözüm, safra kesesinin cerrahi olarak çıkarılmasıdır” ifadelerini kullanıyor. İlk 72 saat kritik önem taşıyor, çünkü... Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, güncel uluslararası cerrahi kılavuzların, akut safra kesesi iltihabı tanısı konan ve ameliyata engel durumu olmayan hastalarda erken laparoskopik ameliyatı tavsiye ettiğini belirtiyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Özellikle belirtilerin ortaya çıkışından sonraki ilk 72 saat içinde yapılan ameliyat, hem operasyonun daha güvenli gerçekleşmesini sağlamakta hem de hastanede yatış süresi ile komplikasyon riskini düşürmektedir. Gereksiz gecikmeler ise iltihabın artmasına, safra kesesinde kangren veya delinme oluşmasına ve daha zorlu cerrahi süreçlere yol açabilmektedir” diyor. Safra kesesi operasyonlarının büyük çoğunluğunun kapalı (laparoskopik) yöntemle yapıldığını belirten Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Karın duvarına açılan birkaç küçük delik vasıtasıyla uygulanan bu yöntemde hastalar daha az ağrı çekmekte, enfeksiyon riski azalmakta, günlük yaşama daha hızlı dönülmekte ve kozmetik açıdan daha başarılı sonuçlar alınmaktadır” diye konuşuyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Aşırı terleme hastalık habercisi olabilir Haber

Aşırı terleme hastalık habercisi olabilir

Sıcak hava veya fiziksel aktiviteyle açıklanamayan yoğun terleme; diyabet, tiroit hastalıkları ve hormonal değişimler gibi farklı nedenlere bağlı gelişebiliyor. İSTANBUL (İGFA) - Terleme, vücudun sıcaklık dengesini korumak için gerçekleştirdiği doğal bir mekanizma olarak bilinirken, aşırı terleme bazı kişilerde günlük yaşamı ve sosyal hayatı olumsuz etkileyebilecek boyutlara ulaşabiliyor. Uzmanlara göre aşırı terleme, vücudun ısı düzenlemesi için ihtiyaç duyduğundan daha fazla ter üretmesiyle ortaya çıkıyor. Ter bezlerinin herhangi bir sıcak ortam, egzersiz veya belirgin bir neden olmaksızın aşırı çalışması durumunda kişiler kıyafet değiştirmek zorunda kalabiliyor, günlük aktivitelerinde zorluk yaşayabiliyor. Aşırı terlemenin en sık görüldüğü bölgeler arasında avuç içleri, ayak tabanları, koltuk altları ve yüz bölgesi yer alıyor. PEK ÇOK FARKLI NEDENİ OLABİLİR Aşırı terleme; genetik yatkınlık, enfeksiyonlar, diyabet, tiroit hastalıkları, obezite, kalp yetmezliği gibi sağlık sorunlarının yanı sıra menopoz ve hamilelik gibi hormonal değişimlere bağlı olarak da gelişebiliyor. Hastalıkla ilişkili olmayan primer bölgesel aşırı terleme ise genellikle stres, egzersiz, sıcaklık artışı ve genetik faktörlerle tetiklenebiliyor. Sekonder aşırı terleme olarak adlandırılan ve başka bir sağlık sorununa bağlı gelişen durumlarda ise diyabet, tiroit bozuklukları, sinir sistemi hastalıkları, alkol kullanımı, solunum ve kalp yetmezliği gibi nedenler araştırılıyor. Aşırı terleme belirtileri yaş gruplarına göre farklılık gösterebiliyor. Ciltte sürekli nem hissi, kıyafetlerde ter lekeleri, vücut kokusunda artış, cilt tahrişi ve enfeksiyon eğilimi sık görülen belirtiler arasında bulunuyor. Çocuklarda aşırı terleme; yazı yazarken kâğıdın ıslanması, bilgisayar klavyesi kullanırken zorlanma veya enstrüman çalmada güçlük gibi işlevsel problemlere neden olabilirken, yetişkinlerde daha çok sosyal yaşamı etkiliyor. Bazı kişiler el sıkışmaktan kaçınabiliyor veya sosyal ortamlarda rahatsızlık hissedebiliyor. İleri vakalarda eller silindikten kısa süre sonra yeniden yoğun terleme görülebilirken, nadiren ciltte renk değişikliği ve pullanma gibi dermatolojik bulgular da ortaya çıkabiliyor. TANI VE TEDAVİDE NEDEN ARAŞTIRILIYOR Aşırı terleme şikâyeti olan kişilerin öncelikle dahiliye veya dermatoloji uzmanlarına başvurması öneriliyor. Gerekli durumlarda endokrinoloji, nöroloji veya ilgili diğer branşlardan destek alınabiliyor. Tanı çoğunlukla hastanın öyküsü ve fizik muayene ile konulurken; kan testleri, tiroit fonksiyonları, kan şekeri ölçümleri ve hormonal incelemelerle altta yatan hastalıkların araştırılması sağlanıyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Meral Maralcan, aşırı terleme tedavisinin hastalığın tipine, şiddetine, etkilenen bölgeye ve altta yatan nedene göre kişiye özel planlandığını söyledi. Maralcan, aşırı terlemenin yalnızca bir konfor problemi olmadığını, bazı durumlarda farklı sağlık sorunlarının belirtisi olabileceğini belirterek, yaşam kalitesini etkileyen yoğun terleme şikâyetlerinin ihmal edilmemesi gerektiğine dikkat çekti.

Karpuzdan eriğe ideal porsiyon önerileri Haber

Karpuzdan eriğe ideal porsiyon önerileri

Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, yaz mevsiminde sıkça tercih edilen 6 meyvenin sağlık üzerindeki etkilerini ve tüketilmesi gereken ideal miktarları paylaştı. Su oranı yüksek olan karpuzdan, antioksidan deposu üzüme kadar pek çok meyvenin, doğru porsiyonlarla tüketildiğinde sağlığa önemli katkılar sunabileceği vurgulandı. İSTANBUL (İGFA) - Yaz aylarının vazgeçilmez lezzetleri, sahip oldukları vitamin, mineral ve antioksidanlarla sağlıklı beslenme programlarında kritik bir rol oynuyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, yaz meyvelerinin faydalarını ve tüketimindeki ideal ölçüleri değerlendirdi. Eren, özellikle sıcak günlerde su içeriği zengin meyvelerin vücudun sıvı gereksinimini karşılamaya yardımcı olduğunu ifade ederek, porsiyon kontrolünün önemini hatırlattı. KARPUZ: SIVI DESTEĞİ VE ANTİOKSİDAN KAYNAĞI Yüzde 90'ın üzerinde su içeren karpuzun, yaz sıcaklarında vücudun sıvı dengesini korumaya yardımcı olduğunu belirten Eren, ideal porsiyonun üç parmak kalınlığında iki dilim olduğunu kaydetti. A, B6 ve C vitamini açısından zengin olan karpuzun, potasyum ve magnezyum içeriği sayesinde kas kramplarının azalmasına destek olabileceği belirtildi. Ayrıca, karpuza kırmızı rengini veren likopenin, kalp-damar sağlığı başta olmak üzere birçok sağlık sorununa karşı koruma sağlayabildiği ifade edildi. KİRAZ: KONTROLLÜ TÜKETİM ÖNERİLİYOR Kiraz için tavsiye edilen ideal porsiyonun 13-15 adet iri boy olduğunu vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, bu meyvenin mineral ve vitamin değerleriyle sağlıklı beslenmeyi desteklediğini belirtti. Çileğin, C vitamini başta olmak üzere zengin bir vitamin ve mineral içeriğine sahip olduğunu ifade eden Eren, ideal tüketim miktarının 7-8 adet iri veya 15 adet orta boy çilek olduğunu söyledi. Çilekte yer alan ellagik asit, antosiyanin ve kuersetin gibi antioksidanların vücudu oksidatif strese karşı koruyabildiği belirtilirken, alerjik bünyeye sahip kişilerin dikkatli tüketmesi gerektiği hatırlatıldı. ÜZÜM: KALP VE DAMAR SAĞLIĞINA DESTEK Üzümün resveratrol, antosiyanin ve fenolik bileşenler bakımından zengin olduğunu dile getiren Eren, ideal porsiyon miktarının 20 adet iri veya 25-30 adet küçük boy üzüm olduğunu belirtti. Özellikle siyah üzümde bulunan resveratrolün kalp ve damar sağlığını koruyucu etkileriyle ön plana çıktığını kaydeden Eren, glisemik indeksinin yüksek olması nedeniyle diyabet hastalarının porsiyon miktarlarına dikkat etmesi gerektiğini bildirdi. KAVUN: SU VE LİF KAYNAĞI Kavunun yüksek lif ve su içeriğiyle sindirim sistemine destek olduğunu belirten Eren, ideal porsiyonun üç parmak genişliği ve uzunluğunda iki dilim olduğunu ifade etti. C vitamini, beta karoten, lutein ve zeaksantin içeren kavunun bağışıklık ve göz sağlığını destekleyebileceği belirtilirken, diyabet hastalarının tüketim miktarına özen göstermesi gerektiği vurgulandı. ERİK: SİNDİRİM SİSTEMİNİ DESTEKLİYOR Erik için önerilen ideal miktarın 9-10 adet olduğunu belirten Eren, meyvenin yüksek lif içeriğiyle tokluk hissini artırdığını ve sindirim sisteminin düzenli çalışmasına katkı sağlayabileceğini söyledi. C, A ve K vitaminleri ile çeşitli mineraller içeren eriğin; bağışıklık, kemik ve cilt sağlığı açısından da destekleyici etkileri olduğu aktarıldı. Uzmanlar, yaz meyvelerinin sağlıklı beslenme düzenine dahil edilebileceğini ancak özellikle diyabet, tansiyon ve benzeri kronik rahatsızlıkları olan kişilerin porsiyon miktarları konusunda dikkatli olmaları gerektiğini belirtiyor.

Uykusuzluk modern çağın yaygınlaşan sorunu... Uykusuzluğa karşı 5 etkili önlem Haber

Uykusuzluk modern çağın yaygınlaşan sorunu... Uykusuzluğa karşı 5 etkili önlem

Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar, burun ve boğaz kaynaklı gelişen horlama ve uyku apnesi gibi problemlerin uyku kalitesini bozabileceği ve ciddi sağlık sorunlarına zemin hazırlayabileceği konusunda uyardı. İSTANBUL (İGFA) - Günümüz yaşamının getirdiği stres, kaygı ve artan ekran bağımlılığı nedeniyle uyku problemleri her geçen gün yaygınlaşıyor. Ancak uzmanlar, uykusuzluğun sadece psikolojik etkenlerle değil, aynı zamanda kulak burun boğaz ile ilgili sağlık sorunlarıyla da bağlantılı olabileceğine işaret ediyor. Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar, “Gece sık sık uyanıyorum, sabahları yorgun kalkıyorum veya hiç uyumamış gibi hissediyorum” şikayeti olan kişilerin vakit kaybetmeden bir KBB uzmanına görünmesi gerektiğini belirtti. Tatlıpınar; burun tıkanıklığı, horlama, bademcik büyümesi, geniz eti ve uyku sırasında solunumun durması gibi durumların uyku kalitesini ciddi oranda düşürdüğünü vurguladı. Özellikle “uyku apnesi” hastalığına dikkat çeken Tatlıpınar, bu durumda kişinin gece boyunca farkında olmadan defalarca nefessiz kalabildiğini ifade etti. Uyku apnesinin; gün içinde uyuklama, dikkat dağınıklığı, unutkanlık ve sabah yorgunluğu gibi sorunları beraberinde getirebileceğini aktardı. Damak yapısındaki bozukluklar, burun eğriliği ve alerjik tıkanıklıkların hava yolunu daraltarak nefes almayı zorlaştırdığı belirtilirken, tedavi edilmeyen uyku apnesinin diyabet, yüksek tansiyon, kalp hastalıkları, depresyon ve felç riskini artırabileceği kaydedildi. Çocuklarda da rastlanabilen uyku bozukluklarının, bademcik büyümesi ve geniz eti nedeniyle ağız açık uyuma, horlama ve huzursuz uykulara yol açabileceği belirtildi. Uzmanlar, bu tablonun öğrenme güçlüğü ve dikkat eksikliği gibi problemlere sebebiyet verebileceği konusunda ailelere uyarılarda bulundu. UYKUSUZLUĞA KARŞI 5 ETKİLİ ÖNLEM! Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar; sağlıklı, yeterli ve kaliteli bir uykunun hem fiziksel hem de ruhsal sağlık için kritik önem taşıdığını belirterek, uykusuzlukla mücadele için 5 etkili yöntemi şöyle sıraladı: Gün içinde uyuklama yaşıyor ve sabahları yorgun uyanıyorsanız mutlaka sağlık kontrolünden geçin. Burun eğriliği, burun tıkanıklığı, ağız açık uyuma, bademcik ve geniz eti gibi şikayetleri ihmal etmeyin ve tedavi olun. Yatmadan hemen önce televizyon, tablet ve telefon kullanımını kısıtlayın. Uyku ve uyanma saatlerinizi her gün aynı düzende tutmaya çalışın. Akşam vakitlerinde ağır yemekler yemekten, çay ve kahve tüketiminden kaçının.

Yeni kesilen et hemen tüketilmemeli Haber

Yeni kesilen et hemen tüketilmemeli

Kurban Bayramı öncesinde sağlıklı tüketim alışkanlıkları, porsiyon kontrolü ve dengeli beslenmeye dair kritik uyarılarda bulunan Kocaeli Büyükşehir Belediyesi diyetisyeni Buse Haldız, "Yeni kesilen etin vakit kaybetmeden tüketilmesi sindirim sorunlarına sebebiyet verebilir. Bu nedenle etin buzdolabında 12 ile 24 saat arasında dinlendirilmesi önem arz ediyor" şeklinde konuştu. KOCAELİ (İGFA) - Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, sağlıklı yaşam bilincini yaygınlaştırmak amacıyla Anne Şehir Merkezleri vasıtasıyla vatandaşlara destek vermeyi sürdürüyor. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi çatısı altında faaliyet gösteren Anne Şehir Merkezleri’nde görevli diyetisyen Buse Haldız, Kurban Bayramı süresince artış gösteren et ve tatlı tüketimi karşısında, tüketim miktarları ve öğünlerin dengelenmesi konusunda vatandaşlara tavsiyelerde bulundu. Diyetisyen Haldız, “Yeni kesilen etin hemen yenilmesi sindirim sisteminde problemlere yol açabilir. Kesimden sonraki kas sertliği nedeniyle oluşabilecek bu durum; mide rahatsızlıkları, şişkinlik ve hazımsızlığa neden olabilir. En sağlıklı yaklaşım, etin buzdolabında 12 ila 24 saat boyunca dinlendirilmesidir. Bu sayede et hem yumuşar hem de daha kolay sindirilir” dedi. KAVURMA TÜKETİMİNE DİKKAT Bayram sabahlarının klasiği olan kavurmanın ölçülü tüketilmesi gerektiğini vurgulayan Haldız, küçük porsiyonların seçilmesini tavsiye etti. Kavurmanın yanına roka, maydanoz, salatalık ve domates gibi sebzelerin eklenmesinin sindirimi kolaylaştırdığını belirten Haldız, gün içindeki diğer öğünlerin daha hafif geçirilmesinin önemine dikkat çekti. Kalp-damar hastalığı, hipertansiyon ve diyabet hastalarının bayram sürecinde beslenmelerine daha çok özen göstermeleri gerektiğini hatırlatan Haldız; özellikle şerbetli tatlılar, aşırı tuz ve et tüketiminden uzak durulması gerektiğini belirtti. Şeker hastalarının öğünlerini aksatmaması gerektiğini ifade eden Haldız, tansiyon hastaları için ise az tuzlu pişirme tekniklerinin uygulanmasını önerdi. Bayram boyunca yaşlıların ve çocukların beslenme konusunda daha hassas olduğunu kaydeden Haldız, çocuklarda aşırı şeker kullanımının kısıtlanması gerektiğini dile getirdi. Yaşlılarda ise kan şekeri dalgalanmaları, tansiyon yükselmesi ve hazımsızlığın sık yaşandığını belirterek, ağır ve yağlı gıdalardan kaçınılması gerektiğini vurguladı. EN SAĞLIKLI PİŞİRME YÖNTEMLERİNİ AÇIKLADI Et pişirme teknikleri üzerine de bilgi paylaşan Haldız, “En sağlıklı yöntem haşlamadır. Etin kendi suyunda pişmesi sağlanır, ek yağ gerektirmez ve sindirimi oldukça kolaydır. Bunu fırınlama ve ızgara yöntemleri takip eder. Kızartma ve yüksek ısıda yağda pişirme ise kaçınılması gereken yöntemlerdir” diyerek vatandaşlara sindirim dostu öneriler sundu. Kurban Bayramı ile birlikte kırmızı et tüketiminin yoğunlaştığını anımsatan Haldız, “Etin yanında lifli gıdaların ve sebzelerin tüketilmesi genel sağlık ve sindirim sistemi için büyük önem taşır. Özellikle kırmızı etin arttığı bu dönemlerde öğünlerin mutlaka sebzelerle desteklenmesi gerekir. Lifli besinler kolesterol dengesine yardımcı olur, midenin boşalma süresini yavaşlatır ve daha uzun süre tokluk hissi sağlar” dedi.

Sağlıklı Bayramın Anahtarı Dengeli Et Tüketimi Haber

Sağlıklı Bayramın Anahtarı Dengeli Et Tüketimi

Kırmızı et kuşkusuz kaliteli bir protein kaynağı ve demir, çinko, B12 vitamini açısından da değerli bir besin. Ancak kontrolüne dikkat edilmeden tüketildiğinde kronik hastalık riskini de artırabiliyor. Bu nedenle bayram sürecinde doğru saklama, pişirme ve dengeli tüketim alışkanlıkları bir kat daha fazla önem taşıyor Özellikle kalp ve damar hastaları, hipertansiyonu olanlar, diyabet hastaları, kolesterol sorunu yaşayanlar, böbrek hastaları, gut hastaları ve sindirim sistemi hassasiyeti olanlar, et tüketimi açısından en riskli hasta grupları. Sağlıklı beslenme alışkanlıklarının bayram süresince de sürdürülmesinin, sindirim sistemi sağlığını desteklediğini ve genel yaşam kalitesinin korunmasına katkı sağladığını belirten İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı İrem Aksoy, sağlıklı bir bayram için 5 öneri paylaştı. 1- Acele Etmeyin! Kesim sonrası kurban etini hemen tüketmeyin. Kesimden sonra etin 12-24 saat aralığında buzdolabında dinlendirilmesi gerekiyor. Dinlendirildikten sonra tüketilen etler sindirimi daha olumlu etkiler. 2- Doğru Saklayın, Güvenle Tüketin Etleri büyük parçalar halinde değil, tek kullanımlık porsiyonlar şeklinde saklayın. Çözünen eti tekrar dondurmayın. Buzdolabında kısa süreli saklanacak etler 0–4°C arasında muhafaza edilmeli, daha uzun süre için derin dondurucu tercih edilmelidir. Çiğ etin; sebze, meyve ve diğer hazır gıdalarla temas etmesinden kaçının. 3- Sağlığınız Lezzetten Daha Önemli Et tüketiminde en sık yapılan hatalardan biri de etlerin fazla yağ içinde yüksek ateşte pişirilmesidir. Oysa et pişirme şekli sadece lezzet değil, sağlık açısından da önemli bir husus. Kızartma ve yağda kavurma yerine ızgara, haşlama ve fırınlama gibi sağlıklı yöntemleri tercih edin. Kuyruk yağı, iç yağ gibi ekstra yağ eklemeyin. 4- Tadında Bırakın, Güzel Pişsin Yeter Eti ızgarada veya mangalda pişiriyorsanız, et ile ateş arasında en az en az 15-20 cm’lik bir mesafeyi gözetin. Sık sık çevirerek kömürleşme olmadan pişirip tüketin. 5- Sağlıklı Alışkanlıklarınızı Koruyun Bayram boyunca sağlıklı ve dengeli beslenmeyi koruyabilmek için öğün atlamayın, günlük su tüketiminizi artırın, sebze ve lif tüketimine dikkat edin. Tatlı tüketiminde porsiyon kontrolünüze özen gösterin. Mümkünse şerbetli tatlılar yerine sütlü ve meyveli gibi hafif tatlılar tercih edin. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.