Hava Durumu

#Depresyon

giresunsonhaber - Depresyon haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Depresyon haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

İntihar Riskini Gösteren İşaretlere Dikkat! Haber

İntihar Riskini Gösteren İşaretlere Dikkat!

10 Eylül İntiharı Önleme Günü, ruhsal sıkıntılar hakkında açık yüreklilikle konuşabilmenin ve intihar riskinin erkenden fark edilmesinin kritik önemini bir kez daha hatırlatıyor. Kişinin rutin alışkanlıklarında gözlemlenen ani ve belirgin değişimlerin ciddiye alınması gerektiğine değinen Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Özellikle belirgin bir içe kapanma, derin umutsuzluk, vedalaşma eğilimleri ve şahsi eşyaları başkalarına verme gibi durumlar bir arada görülüyorsa, bunu ‘geçici bir süreç’ diyerek görmezden gelmemek gerekir. İntiharı doğrudan sorgulamanın, kişinin aklına intihar fikrini getireceği yönündeki yaygın kanı yanlıştır. Aksine, yargılamadan yöneltilen açık bir soru, kişinin hissettiği acıyı paylaşmasına ve destek alabilmesine kapı açabilir.” dedi. Kriz anında bireyin yalnız bırakılmaması ve güvenliğinin ön planda tutulması gerektiğine işaret eden Tunçel, krizin yatışmış olmasının riskin tamamen bittiği anlamına gelmediğini vurguladı. Tunçel, destek aramanın bir zayıflık göstergesi olmadığını, aksine iyileşme sürecinde atılan en değerli adımlardan biri olduğunu belirtti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, 10 Eylül İntiharı Önleme Günü kapsamında; intihar riskinin öncü işaretleri, kişinin sınırlarına saygı duyulurken güvenliğinin nasıl sağlanacağı ve kriz sonrası profesyonel takibin önemi hakkında değerlendirmelerde bulundu. Ani ve belirgin davranış değişiklikleri göz ardı edilmemeli! Psikolojik krizlerin her bireyde farklı şekillerde tezahür ettiğini belirten Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Bu sebeple, kişinin alışılmış davranış kalıplarında meydana gelen belirgin ve özellikle ani değişimlere karşı dikkatli olmak gerekir.” dedi. Derin çaresizlik ve umutsuzluk ifadelerinin, ‘artık dayanamıyorum’ veya ‘hiçbir şeyin anlamı kalmadı’ gibi cümlelerin, sosyal çevreden uzaklaşma, günlük işlerini yürütmekte zorlanma, uyku ve iştah düzenindeki bozulmalar, yoğun suçluluk hissi veya madde kullanımındaki artışın kritik uyarılar olabileceğini ifade eden Tunçel, “Bunun yanı sıra ölüm ya da intihar üzerine konuşmak, bu konuda araştırmalar yapmak, değerli eşyalarını dağıtmak, vasiyet benzeri hazırlıklar yapmak veya yakınlarıyla vedalaşır gibi davranmak daha somut risk göstergeleridir. Burada asıl nokta, bu belirtilerin tek başına her zaman intihar riski anlamına gelmediği; ancak birkaçının eş zamanlı görülmesi veya hızla belirginleşmesi durumunda kişinin ciddiye alınarak profesyonel bir değerlendirmeye yönlendirilmesi olduğudur.” şeklinde konuştu. İntihar düşüncesini doğrudan sormak, fikri tetiklemez! Daha evvel intihar düşüncesinden bahsetmemiş birinin davranışlarındaki ani değişimlerin çok dikkatle takip edilmesi gerektiğine değinen Tunçel, “Bir kişinin geçmişte intihardan söz etmemiş olması, risk altında olmadığı anlamına gelmez. Bazı insanlar yaşadıkları derin ızdırabı çevrelerine yansıtmayabilir veya yardım istemekte güçlük çekebilir.” dedi. Özellikle ani içe kapanma, yoğun karamsarlık, vedalaşma ve eşyaları dağıtma gibi durumların bir arada gözlemlenmesi halinde, bunun ‘geçici bir dönem’ denilerek geçiştirilmemesi gerektiği vurgulayan Tunçel, “Böyle anlarda varsayımlarla hareket etmek yerine, sakin ve doğrudan bir iletişim kurmak önemlidir. Örneğin, ‘Son zamanlarda çok zorlandığını hissediyorum. Kendine zarar vermeyi ya da hayatına son vermeyi düşündüğün oluyor mu?’ şeklinde sorulabilir. İntiharı doğrudan sormanın kişiye bu fikri aşılayacağı inancı yanlıştır. Tam tersine, yargısız ve açık bir soru, kişinin sıkıntılarını dile getirmesine ve yardım almasına imkan tanır.” ifadelerini kullandı. Kriz anında kişi yalnız bırakılmamalı ve güvenlik öncelikli olmalı! Kriz anında kişinin yanında olanların nasıl davranması gerektiğine ilişkin bilgilendirmelerde bulunan Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, şunları kaydetti: “Öncelikle soğukkanlı kalmalı ve kişiyi yalnız bırakmamaya özen göstermeliyiz. Onu yargılamadan dinlemeli, acısını küçümsememeli; ‘Neden böyle yapıyorsun?’ veya ‘Bu düşünceler yanlış’ demek yerine, ‘Yaşadıklarının senin için ne kadar ağır olduğunu anlıyorum’ gibi destekleyici cümleler kurmalıyız. Kişiye intihar veya kendine zarar verme düşüncesi olup olmadığı açıkça sorulabilir. Eğer yakın ve ciddi bir risk söz konusuysa, güvenliği sağlamak temel öncelik olmalıdır. Kişinin yalnız kalmaması, zarar verebileceği araçlara erişiminin kısıtlanması ve vakit kaybetmeden profesyonel acil yardım çağrılması kritiktir. Bu süreçte yakın olan kişinin tüm yükü tek başına sırtlanmaması gerekir. Acil durumlarda yerel sağlık hizmetlerine başvurulmalı ve 112 Acil Çağrı Merkezi ile iletişime geçilmelidir. En çok kaçınılması gereken tutumlar ise kişiyi utandırmak, suçlamak, tehdit etmek veya yaşadığı sorunu hafife almaktır. ‘Aileni bir düşün’ veya ‘Bu kadar imkanın varken nasıl böyle düşünürsün?’ gibi ifadeler kişiyi daha derin bir yalnızlığa itebilir.” Sınırlarına saygı duymak, kişiyi tamamen yalnız bırakmak değildir! Psikolojik zorluk yaşayan birinin yardım almayı reddetmesi durumunda, temel prensibin kişinin özerkliğine saygı duyarken güvenliğini korumak olduğunu belirten Tuğçe Tunçel, “Kişi destek istemediğinde, baskıcı, suçlayıcı veya tartışmacı bir tavır sergilemek genellikle ters teper.” dedi. Bunun yerine ‘Seni zorlamak istemiyorum ancak her zaman yanında olduğumu bil’ şeklindeki bir yaklaşımın daha sağlıklı olacağını belirten Tunçel, “Fakat intihar riski belirginse, bu durum sadece ‘kişisel bir karar’ olarak görülmemelidir. Özellikle kişi net bir niyetten, planından bahsediyor veya risk yüksek görünüyorsa güvenlik önceliğe geçer. Bu noktada kişinin istememesi, yakınlarının profesyonel yardım arama hakkını engellememelidir. Dolayısıyla sınırlarına saygı göstermek, onu kendi haline bırakmak demek değildir. Bazen en büyük destek, ‘Şu an istemesen de bu süreci birlikte göğüsleyeceğiz’ diyebilmektir.” açıklamasını yaptı. Krizin hafiflemesi, riskin bittiği anlamına gelmez! Krizin yatışmasının riskin tamamen ortadan kalktığı şeklinde yorumlanmaması gerektiğini vurgulayan Tunçel, “Kişi anlık olarak sakinleşmiş olabilir ancak krizi tetikleyen depresyon, travma, kayıp, ilişki problemleri veya madde kullanımı gibi temel sorunlar devam ediyor olabilir. Bu nedenle kriz sonrası profesyonel takip ve değerlendirme hayati önem taşır.” dedi. Sadece anlık güvenliğin değil, krizin kök nedenlerinin anlaşılmasının ve uzun vadeli bir destek planının oluşturulması gerektiğini ifade eden Tunçel, “Psikoterapi, psikiyatrik değerlendirme ve sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi tedavinin temel taşlarıdır. Yakınların da bu süreçte nasıl rol alacakları konusunda bilgilendirilmesi gerekir. Kriz sonrası ‘iyileşti’ diyerek takibi bırakmak yerine, düzenli olarak hatırını sormak ve profesyonel sürece sadık kalmasına yardımcı olmak gerekir.” diye konuştu. Yardım istemek bir zayıflık değildir! 10 Eylül İntiharı Önleme Günü sebebiyle, destek istemekte zorlanan veya kendini çaresiz hissedenlere seslenen Tuğçe Tunçel, sözlerini şöyle noktaladı: “Şu an hissettiğiniz acı ne kadar derin olursa olsun, bu yükü tek başınıza taşımak zorunda değilsiniz. Yardım aramak bir zayıflık değil, aksine zor bir dönemden çıkış için atılan en cesur ve önemli adımlardan biridir. Kendinizi çıkmazda hissettiğinizde tüm hayatınızı veya geleceğinizi bir anda düzeltmeniz gerekmiyor. Bazen atılacak ilk ve en büyük adım, güvendiğiniz birine ‘İyi değilim ve desteğe ihtiyacım var’ diyebilmektir. 10 Eylül bizlere sadece intiharı önlemeyi değil, ruhsal sağlığımız üzerine daha açık konuşabilmeyi de hatırlatıyor. İntihar düşüncesi asla bir ‘dikkat çekme çabası’ olarak görülmemeli; kişinin yaşadığı ağır psikolojik acının bir dışavurumu olarak kabul edilmelidir. Doğru zamanda kurulan bir iletişim ve doğru yönlendirme, iyileşme yolculuğunun başlangıcı olabilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Unutkanlık her zaman hastalık değildir... İşte hafızayı korumak için 5 öneri Haber

Unutkanlık her zaman hastalık değildir... İşte hafızayı korumak için 5 öneri

Anahtarın nerede olduğunu unutmak, bir odaya girdiğinde oraya geliş amacını hatırlayamamak ya da yeni tanışılan birinin ismini anımsayamamak genellikle bir hastalık belirtisi değildir. Uzman görüşlerine göre beyin, önemsiz bilgileri eleyerek kritik anıları muhafaza etmektedir. Ancak unutkanlık hali gündelik yaşamı ciddi şekilde etkilemeye başladığında veya artış gösterdiğinde uzman yardımı alınması önerilmektedir. İSTANBUL (İGFA) - Günlük hayatın akışında hemen herkesin deneyimlediği unutkanlık anları, sıklıkla endişe yaratsa da her unutma durumu bir hastalık işareti değildir. Prof. Dr. Murat Kurt, beynin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi adına “unutma” mekanizmasına gereksinim duyduğunu belirterek, hafızanın kusursuz bir kayıt sistemi olmadığını ifade etti. Prof. Dr. Kurt’a göre beyin, her gün maruz kaldığı milyonlarca uyaranın tamamını detaylıca saklamak yerine, değerli gördüğü bilgileri pekiştirmekte ve gereksiz ayrıntıları ayıklamaktadır. Bu sebeple unutmak, çoğunlukla hafızanın bir yetersizliği değil, sağlıklı işleyişinin temel bir parçasıdır. DUYGUSAL ANILAR DAHA GÜÇLÜ YER EDİYOR Sıkça tekrarlanan düşünceler, kaygılar ve duygusal yoğunluğu yüksek deneyimler beyinde daha kalıcı hale gelebilmektedir. Bilhassa travmatik olaylar ve zihni sürekli meşgul eden olumsuz düşünceler, küçük bir ipucuyla kolayca hatırlanabilmektedir. Prof. Dr. Kurt, bir bilginin kalıcılığı için sadece tekrarın yeterli olmadığını, dikkat ve anlamlandırma süreçlerinin de kritik olduğunu vurguluyor. Dijital platformlarda hızla tüketilen içeriklerin ise genellikle yüzeysel kaldığını belirten Kurt, sürekli ekran kaydırmanın hafızayı geliştirmekten ziyade bilişsel yükü artırabileceği uyarısında bulunuyor. ODAYA GİRİNCE NEDEN NE YAPACAĞIMIZI UNUTUYORUZ? Bir odaya girildiğinde oraya neden gelindiğinin unutulması durumu da bilimsel olarak açıklanabilmektedir. “Kapı eşiği etkisi” olarak tanımlanan bu durum, mekan değiştiğinde beynin mevcut bağlamı güncellemesiyle ilişkilendirilmektedir. Yoğun çalışma temposu, dikkatin dağılması ve aynı anda birden fazla işle ilgilenmek bu tarz kısa süreli unutkanlıkları tetikleyebilmektedir. Prof. Dr. Kurt, meselenin genellikle hafıza kaybından ziyade dikkat eksikliği ile ilgili olduğunu, birkaç saniye durup yeniden odaklanıldığında bilginin genellikle geri geldiğini ifade ediyor. NE ZAMAN DOKTORA BAŞVURULMALI? Ara sıra isimleri unutmak, anahtarların yerini karıştırmak veya bir randevuyu hatırlamakta geç kalmak tek başına bir hastalık kanıtı olmayabilir. Fakat unutkanlığın günlük rutinleri belirgin şekilde aksatması veya zamanla kötüye gitmesi önem arz etmektedir. Aynı soruların defalarca sorulması, bilinen yerlerde yön kaybı yaşanması ya da finansal yönetim gibi günlük işlerde zorluk çekilmesi, tıbbi bir değerlendirme gerektiren belirtiler arasında yer almaktadır. Uykusuzluk, depresyon, kronik stres, yoğun iş temposu, kullanılan bazı ilaçlar ve dikkat dağınıklığının da hafıza üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini belirten Prof. Dr. Kurt, bu gibi durumlarda uzman görüşü almanın kritik olduğunu vurguluyor. KÖTÜ ANILARIN ETKİSİ AZALTILABİLİR Travmatik veya olumsuz anıların tamamen silinmesinin mümkün olmadığını belirten Kurt, ancak bu anıların yarattığı duygusal yükün hafifletilebileceğini ifade ediyor. Psikoterapi, sağlıklı baş etme stratejileri ve profesyonel destekle kişinin bu anılarla olan ilişkisinin dönüştürülebileceği belirtiliyor. HAFIZAYI KORUMAK İÇİN 5 TEMEL ÖNERİ Prof. Dr. Kurt, hafızayı desteklemek adına “mucizevi” tek bir yöntem olmadığını vurgulayarak şu alışkanlıklara dikkat çekiyor: Kaliteli ve düzenli bir uyku düzeni sağlamak. Haftada en az 150 dakika orta şiddette fiziksel aktivite yapmak. Yeni yetkinlikler kazanmak ve zihni aktif tutmak. Güçlü sosyal bağları korumak ve sürdürmek. Dengeli, Akdeniz tipi beslenme düzenini benimsemek ve stresi yönetmek. Özellikle odaklanma gerektiren işlerde dikkati dağıtan alışkanlıklardan kaçınılması gerektiğini hatırlatan Prof. Dr. Kurt, hafıza için yapılabilecek en değerli yatırımın sağlıklı yaşam alışkanlıkları olduğunu ifade ediyor.

Uykusuzluk modern çağın yaygınlaşan sorunu... Uykusuzluğa karşı 5 etkili önlem Haber

Uykusuzluk modern çağın yaygınlaşan sorunu... Uykusuzluğa karşı 5 etkili önlem

Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar, burun ve boğaz kaynaklı gelişen horlama ve uyku apnesi gibi problemlerin uyku kalitesini bozabileceği ve ciddi sağlık sorunlarına zemin hazırlayabileceği konusunda uyardı. İSTANBUL (İGFA) - Günümüz yaşamının getirdiği stres, kaygı ve artan ekran bağımlılığı nedeniyle uyku problemleri her geçen gün yaygınlaşıyor. Ancak uzmanlar, uykusuzluğun sadece psikolojik etkenlerle değil, aynı zamanda kulak burun boğaz ile ilgili sağlık sorunlarıyla da bağlantılı olabileceğine işaret ediyor. Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar, “Gece sık sık uyanıyorum, sabahları yorgun kalkıyorum veya hiç uyumamış gibi hissediyorum” şikayeti olan kişilerin vakit kaybetmeden bir KBB uzmanına görünmesi gerektiğini belirtti. Tatlıpınar; burun tıkanıklığı, horlama, bademcik büyümesi, geniz eti ve uyku sırasında solunumun durması gibi durumların uyku kalitesini ciddi oranda düşürdüğünü vurguladı. Özellikle “uyku apnesi” hastalığına dikkat çeken Tatlıpınar, bu durumda kişinin gece boyunca farkında olmadan defalarca nefessiz kalabildiğini ifade etti. Uyku apnesinin; gün içinde uyuklama, dikkat dağınıklığı, unutkanlık ve sabah yorgunluğu gibi sorunları beraberinde getirebileceğini aktardı. Damak yapısındaki bozukluklar, burun eğriliği ve alerjik tıkanıklıkların hava yolunu daraltarak nefes almayı zorlaştırdığı belirtilirken, tedavi edilmeyen uyku apnesinin diyabet, yüksek tansiyon, kalp hastalıkları, depresyon ve felç riskini artırabileceği kaydedildi. Çocuklarda da rastlanabilen uyku bozukluklarının, bademcik büyümesi ve geniz eti nedeniyle ağız açık uyuma, horlama ve huzursuz uykulara yol açabileceği belirtildi. Uzmanlar, bu tablonun öğrenme güçlüğü ve dikkat eksikliği gibi problemlere sebebiyet verebileceği konusunda ailelere uyarılarda bulundu. UYKUSUZLUĞA KARŞI 5 ETKİLİ ÖNLEM! Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar; sağlıklı, yeterli ve kaliteli bir uykunun hem fiziksel hem de ruhsal sağlık için kritik önem taşıdığını belirterek, uykusuzlukla mücadele için 5 etkili yöntemi şöyle sıraladı: Gün içinde uyuklama yaşıyor ve sabahları yorgun uyanıyorsanız mutlaka sağlık kontrolünden geçin. Burun eğriliği, burun tıkanıklığı, ağız açık uyuma, bademcik ve geniz eti gibi şikayetleri ihmal etmeyin ve tedavi olun. Yatmadan hemen önce televizyon, tablet ve telefon kullanımını kısıtlayın. Uyku ve uyanma saatlerinizi her gün aynı düzende tutmaya çalışın. Akşam vakitlerinde ağır yemekler yemekten, çay ve kahve tüketiminden kaçının.

Kanserde Yeni Dönem: Yaşam Süresi Artıyor, Rehabilitasyonla Yaşam Kalitesi Yükseliyor Haber

Kanserde Yeni Dönem: Yaşam Süresi Artıyor, Rehabilitasyonla Yaşam Kalitesi Yükseliyor

Kanser tedavisinde son yıllarda önemli bir değişim yaşanıyor. Artık hedef yalnızca tümörü küçültmek ya da hastalığı kontrol altına almak değil; aynı zamanda hastanın fiziksel gücünü, bağımsızlığını, yaşam kalitesini korumak ve artırmak. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 20 milyon kişi kanser tanısı alırken, erken tanı ve gelişmiş tedaviler sayesinde sağ kalım oranları giderek artış gösteriyor. Ancak tedavi sürecinin bedende bıraktığı izler, çoğu zaman en az hastalığın kendisi kadar yıpratıcı olabiliyor. Onkolojik rehabilitasyonun yararlarından söz eden Doç. Dr. Özlem Feyzioğlu, “Onkolojik rehabilitasyon; meme kanseri cerrahisi sonrası her beş hastadan birinde görülen lenfödem riskinin azaltılmasında büyük fayda sağlıyor. Erken dönemde başlanan koruyucu egzersiz ve manuel terapi uygulamaları ile bu risk önemli ölçüde azaltılabiliyor. Onkolojik rehabilitasyon ayrıca akciğer kanseri sonrasında solunum kapasitesinin korunmasında, kolon ve rektum kanseri ameliyatlarından sonra karın kaslarının güçlendirilmesinde, prostat kanseri sonrası pelvik taban fonksiyonlarının desteklenmesinde ve beyin tümörü cerrahileri sonrasında denge ve koordinasyonun yeniden kazandırılmasında büyük önem taşıyor” diyor. Amaç Sadece Hayatta Kalmak Değil, Kaliteli Yaşamak Yapılan çalışmalar, düzenli rehabilitasyon programına katılan kanser hastalarında hastanede yatış süresinin kısaldığını, tedaviye uyumun arttığını ve günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlığın güçlendiğini gösteriyor. Ayrıca depresyon ve anksiyete oranlarında azalma, denge ve koordinasyon kaybında iyileşme ve kas gücünde artış gözlemleniyor. Örneğin Journal of Clinical Oncology’de yayımlanan geniş kapsamlı bir meta-analiz, kanser hastalarında uygulanan yapılandırılmış egzersiz programlarının kanser ile ilişkili yorgunluğu anlamlı düzeyde azalttığını ve fiziksel fonksiyonları belirgin şekilde iyileştirdiğini ortaya koyuyor. Benzer şekilde The Lancet Oncology’de yayımlanan bir başka çalışma, tedavi sürecinde uygulanan egzersiz ve rehabilitasyon programlarının yaşam kalitesini artırdığını ve psikolojik iyilik halini güçlendirdiğini bildiriyor. Uzmanlara göre bu veriler, onkolojik rehabilitasyonun destekleyici bir uygulama değil, kanser tedavisinin bilimsel temele dayanan tamamlayıcı bir bileşeni olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Doç. Dr. Özlem Feyzioğlu, “Onkolojik rehabilitasyon hastanın yalnızca fiziksel değil, psikolojik dayanıklılığını da artırır. Amaç yalnızca hayatta kalmak değil, kaliteli yaşamak olmalıdır” diyerek rehabilitasyonun yaşam kalitesine olan katkısını da vurguluyor. Evde Yapılabilecek Basit Ama Etkili Egzersizler Uzman kontrolünde planlanmak kaydıyla, hastaların evde sürdürebileceği bazı temel egzersizler tedavi sürecine önemli katkı sağlıyor. Günlük 20–30 dakikalık hafif tempolu yürüyüş, dayanıklılığı artırarak kas kaybını azaltmaya yardımcı olurken; derin nefes alıp kontrollü verme şeklinde uygulanan solunum egzersizleri ise özellikle akciğer kapasitesinin korunmasında etkili oluyor. Meme kanseri cerrahisi sonrası omuz eklem hareket açıklığını korumak ve artırmak amacıyla üst ekstremiteye, şiddeti ve süresi hastalığın evresine göre değişen kuvvetlendirme ve germe hareketleri öneriliyor. Bu şekilde hem eklem hareket açıklığının sağlanmasına hem de kas kuvveti kaybının önlenmesine katkı sağlanıyor. Sandalyeden kontrollü şekilde oturup kalkma egzersizi, alt ekstremite kas gücünü destekliyor. Doç. Dr. Özlem Feyzioğlu, “Egzersiz ilaç gibidir; doğru dozda ve kişiye özel uygulanmalıdır. Her hasta için program farklı planlanmalı ve mutlaka uzman kontrolünde ilerlenmelidir” diyor. Kanser Hastalarında Egzersiz Kronik Yorgunluğu Azaltıyor Kanser hastalarının yüzde 70 ila 80’i tedavi sürecinde, özellikle dinlenmekle geçmeyen bir yorgunluk yaşıyor. Bu tablo, hastaların günlük yaşam aktivitelerini ciddi şekilde kısıtlayabiliyor ve psikolojik olarak da yıpratıcı olabiliyor. Doç. Dr. Özlem Feyzioğlu, “Paradoks gibi görünse de kontrollü egzersiz yorgunluğu azaltıyor. Haftada birkaç gün yapılan hafif ve orta şiddette aerobik ve dirençli egzersizlerin, yorgunluğu belirgin biçimde azalttığını gösteren güçlü bilimsel veriler var” diyor. Doç. Dr. Özlem Feyzioğlu’na göre özellikle düşük yoğunluklu, sürdürülebilir egzersizler bu süreçte büyük önem taşıyor. Örneğin günde 15–20 dakikalık hafif tempolu yürüyüş, dolaşımı artırarak enerji düzeyini yükseltebiliyor. Aynı şekilde sandalyede oturur pozisyonda yapılan kalça ve diz eklemine yönelik basit egzersizler ve kontrollü otur-kalk egzersizleri, kas gücünü desteklerken aşırı efor gerektirmiyor. Derin nefes alıp kontrollü verme şeklinde uygulanan solunum egzersizleri ise hem akciğer kapasitesini korumaya yardımcı oluyor hem de gevşeme sağlayarak stres düzeyini azaltabiliyor. Doç. Dr. Özlem Feyzioğlu, “Burada önemli olan yoğunluk değil, egzersizlerin düzenli yapılmasıdır. Hastalar kendilerini tüketmeden, kontrollü ve planlı şekilde hareket etmeli. Egzersiz, doğru uygulandığında yorgunluğu artırmaz; tam tersine azaltır” ifadelerini kullanıyor. Onkolojik rehabilitasyon, kanser tedavisini yalnızca hastalığı kontrol altına alan bir süreç olmaktan çıkarıp, hastayı yeniden hayatın içine kazandırmayı hedefliyor. Doç. Dr. Özlem Feyzioğlu’na göre doğru zamanda başlanan ve düzenli sürdürülen rehabilitasyon programları, kanserle mücadelede hem fiziksel hem de ruhsal gücü artırarak hastalara daha kaliteli bir yaşam sunuyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Çalışanların ruh sağlığı alarm veriyor Haber

Çalışanların ruh sağlığı alarm veriyor

Küresel çapta modern iş hayatına dair ortaya çıkan sorunlar, çalışanların ruh sağlığını derinden etkiliyor. Stres, tükenmişlik hissi, sürekli performans baskısı, savaştan kaynaklı sorunlar, ekonomik belirsizlikler ve iş-özel yaşam arasındaki dengesizlik, verimliliği yok eden başlıca unsurlar arasında sıralanıyor. OnlyHR 3. İstanbul Sempozyumu, Moodist Psikiyatri ve Nöroloji Hastanesi'nin katkılarıyla, bu önemli konular üzerinde tartışmalar gerçekleştirdi. İSTANBUL (İGFA) - Sempozyumda konuşma fırsatı bulan Moodist Psikiyatri ve Nöroloji Hastanesi Medikal Direktörü Prof. Dr. Kültegin Ögel ile bilim ve etik kurulu üyesi Prof. Dr. Bedirhan Üstün, katılımcıları bilimsel gerçekler ışığında önemli konularda bilgilendirdi: “Ruh sağlığına yapılan yatırım, iş yerinde artan verimlilik olarak geri döner ve bu dönüş çok daha güçlü olur.” Prof. Dr. Kültegin Ögel: “Baş edilemeyen stres tükenmişliğe yol açar” Prof. Dr. Kültegin Ögel, iş hayatının kişinin tüm yaşam alanlarını doğrudan etkiler hale geldiğini belirtirken, modern çalışanların sadece iş yükü karşısında değil, aynı zamanda kaygı, performans baskısı, öfke, hiperaktivite ve şehir yaşamının ağır stres yükü ile de mücadele ettiğini işaret etti. Ögel, bireyin iş ve özel yaşantısındaki dengenin korunmasının kritik öneme sahip olduğunu dile getirerek şu ifadeleri kullandı: “İş yaşamındaki stres bir ölçüde kaçınılmazdır ancak zamanında yönetilmediğinde tükenmişliğe zemin hazırlanır. Erken dönemde psikolojik yardımların alınması konusunda çekimser olunmamalı. Damgalanma korkusu başvuru sürecini geciktiriyor ve sorunların büyümesine neden oluyor.” Ögel ayrıca çalışanlar arasında hızla yükselen sanal kumar bağımlılığı tehlikesine dikkat çekerek, özellikle beyaz yakalılar arasında bu durumun daha belirgin hale geldiğini aktardı. Bağımlılığın iş performansı ve aile yapısı üzerinde zararlar doğurduğunu belirten Ögel, Türkiye’de bu meseleye yönelik derinlemesine araştırmaların yapılması gerektiğini söyledi. Sempozyumda söz alan bir diğer isim Prof. Dr. Bedirhan Üstün, sağlıklı çalışan psikolojisinin ancak doğru şekilde dizayn edilmiş kurumsal yapılar ile sürdürülebileceğini belirterek şirketlere şu çağrıda bulundu: “Problemler ortaya çıkmadan koruyucu ruh sağlığı politikaları geliştirilmelidir.” Üstün, etkin iletişim, adalet duygusu, eşitlik ve saygının çalışanların motivasyonu üzerinde belirgin katkılar sunduğuna işaret etti: “Çalışanların kişilik haklarına saygı gösterilmeyen ortamda, kişiler işlerinden kopar; bu da kaçınılmaz olarak tükenmişlik, depresyon ve verim kaybı doğurur.” HER 100 ÇALIŞANDAN EN AZ 20’Sİ İŞ YERİNDE DEPRESYON RİSKİYLE KARŞI KARŞIYA Kişilerin mutsuzluğunun üretimi aksattığını, hatalara ve verim kayıplarına yol açabileceğini belirten Prof. Dr. Bedirhan Üstün, “Toplumlarda var olan yoksulluk, yaşam zorlukları insanları zaten aşağıya çekerken, iş yerindeki baskılar, kişileri adeta bir robot gibi hissetmelerine neden oluyor. Zaten doğrudan robotların yerimizi alacağı endişesi de mevcut. Bu durumlar insanları depresyona sürükleyebiliyor. Araştırmalarımız gösteriyor ki her 100 çalışandan en az 20’si depresyona aday hale geliyor. Bu da iş gücü kaybına zemin hazırlıyor. İnsanların birer iş beygiri gibi çalışmaları değil, anlamlı ve katkı sağlayan üretim yapmaları temel amacım. Amerika, Hindistan, Çin gibi ülkelerde bu konuda birçok proje yürüttük ve Türkiye’de de benzer programlar uygulanmalı” dedi. Prof. Dr. Üstün; “Sektörlerin çalışanların ruh sağlığına sadece sembolik değil, gerçek anlamda özen göstermesi, ve onları dikkate alan bir yaklaşım sergilemesi gerekiyor. Depresyon, bireysel bir mesele olmanın ötesinde dış etkenler tarafından da tetiklenir. Dünya her geçen gün daha da zorlaşıyor: Ekonomik koşullar, iş güvencesizliği, işsizlik, robotların gelişi, çatışma durumları ve ekonomik kriz olasılıkları. Bu karamsarlık, en güçlü olanları dahi etkileyebilir. Kendi yurt dışı yaşamımda üç kez depresyona girdim ve bunların ikisi iş yeri meselelerinden kaynaklanıyordu, ki bu durumlar aslında engellenebilirdi. Depresyon kötü bir şey değil; Nietzsche’nin de belirttiği gibi, bazen iyi bir sonuçla çıkış, kişiyi güçlendirir. Ancak o süreç boyunca yaşadıklarımı tekrar yaşamak istemem. Bilgisayara boş boş bakıyordum ve o da bana bakıyordu. Bu nedenle ülke bütününde, sektörel anlamda, kurumlarca uygulanacak sistemlerin bu tür etkilerden koruma sağlaması gerekiyor. Birinin depresyona girmesi, tıpkı bir grip hastalığı, böbrek rahatsızlığı veya kol kırılması gibi bedensel sağlık sorunları düzeyinde ele alınmalıdır.” Ekonomik belirsizliklerin çalışanlar üzerindeki etkisini artırdığına dikkat çeken Üstün, iş kaybı korkusunun yorgunluk, uyku sorunları ve depresyona yol açabilen bir tabloya neden olduğunu vurguladı. Harvard Üniversitesi’nde yürütülen çalışmalardan elde edilen bulguları paylaşan Prof. Dr. Üstün, şirketler için çarpıcı bir veri sundu: “Depresyon daha başlamadan erken teşhis ve destek sağlanırsa, yapılan yatırım en az dört kat kazanç olarak geri döner. Beklenmeyen kazançlarla bu oranı otuz kata kadar çıkarabiliyor.” Bu nedenle ruh sağlığına yapılan yatırımların kesinlikle bir “maliyet kalemi” değil, kurumsal devamlılığın olmazsa olmaz bir parçası olduğunu belirtti. Psikolojik Destek Şirket Standartlarına Dahil Edilmeli Sempozyumdan alınan ortak mesaj: “Psikolojik destek bir seçenek değil, zorunluluktur.” Uzmanların gözlemlerine göre iş yerlerinde: * İş ve özel yaşam arasında denge sağlanması, * Damgalanmadan korunarak ruhsal destek sağlanması, * Çalışanların destek almaya teşvik edilmesi, * Önleyici kurumsal politikaların geliştirilmesi kurumların başarı elde etmek istediği alanların başında geliyor. Ruh sağlığına yapılan her yatırım şu şekillerde doğrudan fayda sağlar: * Çalışan bağlılığını artırır, * İş gücü kayıplarını önler, * Verimliliği artırır, * Kurumsal sürdürülebilirlik güvencesi sağlar.

  İdrar Kaçırmayı Azaltan 6 Önemli Kural Haber

  İdrar Kaçırmayı Azaltan 6 Önemli Kural

Çoğu insanın hayat kalitesini ciddi şekilde etkileyen ancak dile getirilmeye çekinilen bir sağlık meselesi olarak idrar kaçırma, toplumda önemli bir konu olarak göz ardı edilemiyor. Bu durum genellikle 50 yaş sonrasında ortaya çıkıyor olarak bilinse de, aslında her yaştan bireyi etkileyebilir. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, dünya genelinde yaygın olan idrar kaçırma probleminin, Türkiye'de yaşlanan nüfus sebebiyle arttığını ifade ederek, “Toplum temelli çalışmalarda, kadınların yüzde 9-43'ü, erkeklerin ise yüzde 7-27'sinin idrar kaçırma sorunu yaşadığı tespit edilmiştir. Bu sorun giderek bireylerin aile, sosyal ve iş yaşamlarına olumsuz etkilerde bulunabilecek seviyelerde olabiliyor. Bu yüzden, erken teşhis ve tedaviye başlamak, basit yöntemlerle hastalığı kontrol altına almak ve yaşam kalitesini artırmak bakımından büyük önem taşıyor. İdrar kaçırmanın türüne ve şiddetine göre uygulanan tedavilere günümüzde genellikle olumlu yanıt alınmakta, bazı vakalarda ise hastanın yaşam kalitesinde belirgin bir iyileşme sağlanmaktadır” şeklinde konuşuyor. Farklı türleri bulunuyor İdrar kaçırma, kişiye kontrolsüz bir şekilde veya uygun şartlar olmadığı takdirde istemsiz olarak idrarın gelmesi olarak tanımlanıyor. İdrar kaçırma, yaşam standardını oldukça düşürebilecek nitelikte çeşitlere sahip. Ani idrar ihtiyacıyla oluşan sıkışma tipi idrar kaçırmanın yanı sıra, karın içi basıncın arttığı, öksürme, hapşırma ve ağır cisim kaldırma gibi durumlarda görülen stres tipi idrar kaçırma en yaygın türler arasında yer alıyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, "Bazı hastalarda bu iki türün birleşik şekilde görülebildiğini belirtirken, geçici koşullara dayalı idrar kaçırma, nörolojik rahatsızlıklara bağlı idrar kaçırma, fistüller veya taşma sebebiyle ortaya çıkan idrar kaçırma tipleri de bulunmaktadır" diyor. Birçok faktör etkili olabilir! İdrar kaçırmaya yol açan birçok neden bulunmaktadır. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, başlıca nedenler arasında "Doğumlar, büyük bebek ağırlığı, menopoz, aşırı kilo, geçirilmiş ameliyatlar, idrar yolu enfeksiyonları, kullanılan ilaçlar, depresyon, zihinsel fonksiyon bozuklukları, nörolojik hastalıklar, kabızlık, sigara içimi ve genetik yatkınlık" gibi etkenleri sıralıyor. Tedavi ile kontrol sağlanabilir İdrar kaçırma tedavisinde amaç, hastanın yeniden idrar kontrolüne kavuşmasını sağlamak ve buna paralel olarak yaşam kalitesini yükseltip ek sorunlardan kurtulmaktır. Tedavi, idrar kaçırmanın türüne, hastanın yaşına, eşlik eden hastalıklarına, genel sağlık durumuna ve altta yatan bir sebep bulunup bulunmadığına göre değişiklik gösterebilir. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, idrar kaçırmanın medikal yollarla çözülebileceğini belirterek, “Son yıllarda gelişmiş tedavi yöntemleri ve yaşam tarzı düzenlemeleri sayesinde hastaların çoğunda kontrol tam anlamıyla sağlanabilmektedir” diyor. İdrar kaçırmayı önlemeye yönelik 6 önemli kural! İdrar kaçırmanın başarılı bir şekilde tedavi edilebilmesi için öncelikle altta yatan sebebin tespit edilmesi çok önemlidir. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, idrar kaçırma altında eğer idrar yolu enfeksiyonu, mesane tümörleri, prostat rahatsızlıkları, üreter ya da mesane taşı gibi bir tanı varsa bu durumun öncelikle tedavi edilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Prof. Dr. Burak Özkan, ayrıca yaşam tarzınızda yapılacak değişikliklerin de son derece önemli olduğuna işaret ederek dikkat edilmesi gereken 6 kuralı şu şekilde sıralıyor: "Kilo kaybı, idrar kontrolünü güçlendiren pelvik taban egzersizlerinin yapılması, düzenli egzersiz programlarının uygulanması, kahve ve çay tüketiminin tetikleyici faktörlerden biri olduğu için sınırlandırılması ve sigara bırakılması, tüketilen sıvı miktarının dikkatli şekilde ayarlanması ve kabızlık probleminin çözülmesi adına beslenme alışkanlıklarında değişiklik yapılması". Prof. Dr. Burak Özkan, yaşam tarzı düzenlemelerinin yanı sıra idrar kaçırmanın tipine ve şiddetine uygun olarak ilaç tedavisi, girişimsel yöntemler veya cerrahi müdahaleler de uygulanabileceğini belirtiyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Ekonomik kriz ruh sağlığını vuruyor! Haber

Ekonomik kriz ruh sağlığını vuruyor!

Psikolog Hülya Öznehir Çintan, İzmir Büyükşehir Belediyesi destekli Yaşlılık Merkezi’nde gerçekleşen etkinlikte, yaşlı bireylerin maruz kaldığı psikolojik tehlikelere işaret etti. İZMİR (İGFA) - Ekonomik sıkıntılar, belirsizlikler ve yaşam maliyeti, toplumun zihinsel sağlığını tehdit ediyor. Etkinlik, Artemis Lions Kulübü tarafından düzenlenirken, 60 yaş ve üzeri katılımcılara “Mental Sağlık Nedir, Nasıl Koruruz?” başlıklı bir sunum yapıldı. Çintan, stres, kaygı, depresyon ve tükenmişlik vakalarının "endişe verici bir artış" gösterdiğini belirtti. Geçim zorluğu, işsizlik, borç gibi faktörlerin özellikle yaşlı bireylerde endişe ve umutsuzluğu artırdığını ifade eden Çintan, “Ekonomik durum ile ruh sağlığı arasında doğrudan bir bağlantı var. Düşük gelirli bireylerde ruhsal bozukluklar daha yaygın” dedi. GENÇLER DE TEHLİKEDE 10-24 yaş grubunda da ruhsal sorunların hızla artış gösterdiğini bildiren Çintan, sosyal medyanın baskısı, güvencesiz iş imkanları ve eşitsizliğin gençlerin ruh sağlığı üzerinde ciddi etkiler yarattığını anlattı. Kronik stresin, sadece zihinsel değil, fiziksel sağlığı da etkilediğini belirten Çintan; hipertansiyon, kalp rahatsızlıkları, uyku bozuklukları ve baş ağrıları gibi problemlerin bu durumla ilişkili olabileceğini ifade etti. Çintan, 60 yaş üstü bireylerin ruh sağlığını korumak için; sosyal ilişkileri güçlü tutmak, yürüyüş, yüzme gibi yaşa uygun egzersizlerle meşgul olmak, kitap okumak, bulmaca çözmek, yeni hobiler edinmek ve ihtiyaç duyulursa profesyonel yardımdan çekinmemek gibi tavsiyelerde bulundu. Artemis Lions Kulübü Başkanı Ecz. Hatice Güleç, “Önceliğimiz, her yaştan bireyin yaşam kalitesini yükseltmek. Bu tür bilgilendirme etkinliklerine devam edeceğiz” diyerek toplumda farkındalık oluşturmayı amaçladıklarını belirtti.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.