Hava Durumu

#Beslenme

giresunsonhaber - Beslenme haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Beslenme haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Sağlam kemikler çocuklukta inşa edilir Haber

Sağlam kemikler çocuklukta inşa edilir

Uzman Diyetisyen Aslıhan Küçük Budak, çocukluk ve ergenlik döneminde atılan doğru beslenme ve hareket adımlarının, ilerleyen yaşlarda görülen osteoporoz riskini büyük ölçüde azalttığını belirtti. İSTANBUL (İGFA) – Çocukluk ve ergenlik dönemi, insan hayatında iskelet sisteminin temellerinin atıldığı en kritik evre olarak öne çıkıyor. Çocuklardaki kemik yoğunluğunun %40’ı 9-14 yaşları arasında oluşurken, bu oran kadınlarda 18, erkeklerde ise 20 yaş civarında en üst seviyeye ulaşıyor. Konuya ilişkin önemli uyarılarda bulunan Uzman Diyetisyen Aslıhan Küçük Budak, bu dönemde kazanılan güçlü kemik yapısının gelecekteki sağlık için bir "kemik bankası" işlevi gördüğünü vurguladı. KEMİK BANKASINA ERKEN YAŞTA YATIRIM YAPIN Kemik gelişimini gençlik döneminde çalışıp bankaya para yatırmaya benzeten Dyt. Aslıhan Küçük Budak, "İlerleyen yaşlarda kemik kitlesi yavaş yavaş zayıflamaya başladığında bu hesaptaki paradan kullanılır, böylece kemik kaybı ve osteoporoz riskinin önüne geçilmiş olur" diyerek erken yaşlardaki beslenmenin önemine dikkat çekti. Güçlü Kemikler İçin Dört Temel Besin Ögesi Uzman Diyetisyen Budak, sağlıklı bir iskelet sistemi için çocukların diyetinde mutlaka yer alması gereken besin ögelerine vurgu yaparken, her egzersizin kemiği güçlendirmeyeceğini söyledi. "Bisiklete binmek veya yüzmek kasları güçlendirse de doğrudan kemik yapısına katkı sağlamıyor" diyen Budak, "Kemiklerin güçlenmesi için yer çekimine karşı direnç oluşturan ve kemiğe kuvvet uygulayan zıplamak, seksek oynamak, koşmak ve dans etmek gibi aktivitelerin yapılması tavsiye ediliyor" dedi. Uzun süreli kötü beslenme, aşırı tuz tüketimi, asitli içecekler, sigara ve alkol gibi faktörlerin kemik gelişimini olumsuz etkilediğini belirten Budak, bu "kemik hırsızlarının" ilerleyen yaşlarda osteoporoz riskini ciddi oranda artırdığı konusunda aileleri uyardı.

TTB’den yoksulluk ve güvencesizlik uyarısı Haber

TTB’den yoksulluk ve güvencesizlik uyarısı

Türk Tabipleri Birliği, emekli polis Ali Şekeroğlu’nun vefatının, yoksulluğun ve derinleşen geçim sıkıntılarının toplum sağlığına olan etkilerini bir kez daha gözler önüne serdiğini belirtti. ANKARA (İGFA) - Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, Ankara’da yaşamını yitiren emekli polis Ali Şekeroğlu üzerine yayımladığı açıklamada, yoksulluğun ciddi bir halk sağlığı problemi olduğunu vurguladı. Şekeroğlu’nun ailesine taziyelerini ileten TTB, ekonomik yıkımın ve sosyal güvencesizliğin insan hayatı üzerindeki ağır etkilerine işaret etti. Açıklamada; düşük gelir, borç yükü, işsizlik ve güvencesiz çalışma koşullarının sadece maddi durumu değil; aynı zamanda barınma, beslenme, sağlık hizmetlerine ulaşım ve toplumsal hayata katılımı da doğrudan etkilediği kaydedildi. Ekonomik güvencesizliğin yarattığı kaygı ve çaresizliğin, bireylerin hem fiziksel hem de ruhsal sağlığını bozduğu ifade edildi. “İNSAN ONURUYLA YAŞAMAK TEMEL HAKTIR” TTB, emeklilerin uzun yıllar süren emeklerinin karşılığında yoksulluğa itilmesinin kabul edilemez olduğunu belirtti. İnsan onuruna yakışır bir yaşam sürmenin bir lütuf değil, temel bir hak olduğu altı çizildi. İntihar vakalarının sadece bireysel sebeplerle açıklanamayacağını savunan TTB, bu tür ölümlerin toplumsal şartlarla doğrudan ilişkili olduğunu vurguladı. İntiharları önlemenin yolunun yalnızca kriz anında verilen psikolojik destekten geçmediği; kişilerin yaşamlarını idame ettirebilecekleri ekonomik, sosyal ve sağlık güvencelerinin tesis edilmesi gerektiği belirtildi. İKTİDARA ÇAĞRI Devletin temel sorumluluğunun yoksulluğu yönetmek değil, yoksulluğu ve güvencesizliği sona erdirecek sosyal politikaları uygulamak olduğunu belirten TTB Merkez Konseyi, siyasi iktidara yönelik çağrısında şu maddelere dikkat çekti: Emekli maaşları ve ücretler, insanca yaşanabilecek bir seviyeye yükseltilmeli Gelir ve vergi dağılımında adalet sağlanmalı Güvencesiz, taşeron ve geçici çalışma modelleri yerine kadrolu istihdam esas alınmalı Sağlık, eğitim, barınma ve sosyal güvenlik gibi kamusal haklar güçlendirilmeli Ruh sağlığı hizmetleri, toplum temelli bir yaklaşımla yaygın hale getirilmeli

Bir kız çocuğu babanın ömrünü uzatabilir mi? Haber

Bir kız çocuğu babanın ömrünü uzatabilir mi?

Her kız çocuğu için babanın yaşam süresi ortalama 74 hafta uzuyor. İSTANBUL (İGFA) - Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Nil Sarıçiçek, 2006 yılında yayımlanan dikkat çekici bir araştırmada, Polonya’daki bir kırsal popülasyonda kız çocuklarının sayısı ile babaların yaşam süresi arasında pozitif bir ilişki bulunduğunu belirtti. Araştırmacılar, her kız çocuğu için babanın yaşam süresinin ortalama 74 hafta daha uzun olduğunu bildirdi. Annelerde ise hem kız hem erkek çocuk sayısındaki artış yaşam süresiyle ters yönde ilişkiliydi. Bu sonuç elbette “Kız çocuğu babasının ömrünü uzatır” demek için yeterli değil. Nitekim daha sonraki, çok daha büyük nüfus çalışmalarında bu ilişkinin aynı şekilde doğrulanmadığını görüyoruz. PEKİ O ZAMAN NEDEN BU ARAŞTIRMAYI KONUŞUYORUZ? Çocuklarımız yalnızca kendi geleceklerini mi şekillendiriyor, yoksa ailelerinin ve hatta gelecek nesillerin sağlıklarını da etkiliyor olabilir mi? Fonksiyonel tıp uygulaması yapan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Nil Sarıçiçek; Uzun ve sağlıklı yaşamın temellerinin çocuklukta atıldığını ve pek çok farklı parametrenin bunda etken olduğunu belirtiyor. Uyku… Beslenme… Fiziksel aktivite… Bağırsak mikrobiyotası… Metabolik sağlık… Stres yanıtı… Duygusal regülasyon… Sosyal ilişkiler… Çevresel maruziyetler… Hatta bazı araştırmalar, ebeveynlerin yaşam süresi ile çocukların ileri yaşlara ulaşma olasılığı arasında kuşaklar arası bir ilişki olduğunu ve psikolojik dayanıklılığın da nesiller boyunca aktarılabilen özelliklerden biri olabileceğini düşündürüyor. Yani çocuğun geleceği yalnızca genetik bir miras değil. Bir yaşam mirası. Peki kız çocukları neden babalarla ilişkilendiriliyor? Kız çocuklarının erişkinlikte ebeveynleriyle daha fazla duygusal ve kişilerarası destek ilişkisi kurabileceğini öne süren araştırmalar var. Çin ve Tayvan’da yapılan çalışmalarda, erkek çocukların geleneksel olarak yaşlı ebeveynlere daha fazla destek vermesi beklenmesine rağmen bu durumun ebeveyn mortalitesinde belirgin bir koruyucu etki yaratmadığı; bazı bağlamlarda kız çocuklarının duygusal ve kişilerarası desteklerinin daha faydalı olabileceği tartışılmıştır. BİR BAŞKA ÇARPICI BULGU: ERKEK ÇOCUK VE MATERNAL SAĞLIK 2017 yılında Norveç’te yüz binlerce anne ve baba üzerinde yapılan büyük bir kayıt çalışmasında, erkek çocuk sayısındaki artışın annelerde özellikle kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olduğu bildirildi. Aynı çalışmada babalarda çocukların cinsiyeti ile kardiyovasküler mortalite arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Dr. Nil Sarıçiçek bu verilerin “erkek çocuk annesinin ömrünü kısaltır” gibi basit bir sonuç çıkarmak için değil; çocuk cinsiyeti, gebelik, maternal fizyoloji ve uzun dönem sağlık arasındaki karmaşık ilişkiyi araştırmaya devam etmemiz gerektiğini gösterdiğini belirtti.

Kalp krizinde en önemli ilk adım 112’yi aramak Haber

Kalp krizinde en önemli ilk adım 112’yi aramak

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Baltalı, kalp krizinin belirtileri, gençlerde artan risk faktörleri ve kriz anında yapılması gereken ilk müdahale hakkında önemli uyarılarda bulundu. Baltalı, özellikle yanlış müdahalenin hayati risk oluşturabileceğini belirterek, “En önemli şey 112 acil ambulansı aramaktır” dedi. İSTANBUL (İGFA) - Kalp krizinin, kalbi besleyen damarların ani tıkanması sonucu ortaya çıktığını söyleyen Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Baltalı, bu durumun kalbin bir bölümüne oksijen gitmemesine ve ilgili bölgenin kasılamamasına yol açtığını ifade etti. Erkeklerde ve yaşlılarda daha sık görülen kalp krizinin, kadınlarda ise menopoz sonrası dönemde arttığını belirtti. GENÇLERDE SİGARA RİSKİ ARTIRIYOR Son dönemde 45 yaş altı kadın ve erkeklerde kalp krizi oranının arttığına dikkat çeken Baltalı, bunun nedenleri arasında farkındalığın artmasıyla birlikte sigara, yüksek kolesterol, tansiyon, şeker hastalığı ve genetik yatkınlığın öne çıktığını söyledi. Sigaranın kalp krizi riskini 3-4 kat artırdığını vurgulayan Baltalı, ailesinde erken yaşta kalp krizi öyküsü bulunan kişilerin daha erken yaşlardan itibaren risk faktörlerini kontrol ettirmesi gerektiğini kaydetti. Kalp krizinin bazen hiçbir belirti vermeyebildiğini belirten Baltalı, en sık görülen şikâyetin göğüs ağrısı ve sol kol ağrısı olduğunu söyledi. Sağ koroner damar tıkanıklıklarında ise karın ağrısı, mide bulantısı ve ciddi ritim bozukluklarının görülebileceğini ifade etti. İLK MÜDAHALE HAYATİ ÖNEM TAŞIYOR Kalp krizi geçiren kişiye yapılacak ilk müdahalenin istirahat ettirmek ve 112’yi aramak olduğunu söyleyen Baltalı, hastanın sırt üstü yatırılması ve hareket ettirilmemesi gerektiğini belirtti. Uzman olmayan kişilerin müdahalesinin tehlikeli olabileceğini vurgulayan Baltalı, kalp masajının bilinçsizce yapılmasının çalışan kalbi durdurabileceğini ifade etti. Bu nedenle ilk aşamada kişinin nefes alıp almadığının ve nabzının kontrol edilmesi, ardından profesyonel sağlık ekiplerinin beklenmesi gerektiğini söyledi. SAĞLIKLI YAŞAM KALP KRİZİNİ ÖNLEYEBİLİR Baltalı, kalp krizi riskini azaltmak için sigaranın bırakılması, kolesterolün kontrol altına alınması, sağlıklı beslenme ve düzenli egzersizin önemine de dikkat çekti. Zeytinyağı, sebze, meyve ağırlıklı beslenme ile yürüyüş ve yüzme gibi aktivitelerin koruyucu etki sağladığını ifade etti.

197 Ülkede Gıdanın Geleceği Mercek Altına Alındı Haber

197 Ülkede Gıdanın Geleceği Mercek Altına Alındı

Dünya genelinde gıdanın ekonomik, çevresel ve toplumsal boyutlarını inceleyen Gıda Sistemleri Geri Sayım Girişimi’nin yeni araştırması, mevcut ilerleme hızıyla küresel 2030 hedefleri arasındaki ciddi farkı ortaya koydu. Araştırmaya göre pestisit kullanımından sera gazı emisyonlarına kadar pek çok alanda kapsamlı adımlar atılması gerekiyor. TÜGİS Yönetim Kurulu Başkanı Kaan Sidar, ilerlemenin hızlanması halinde 2050’ye kadar hedeflere ulaşılabileceğini belirtti. Küresel hedeflere en çok yaklaşan ülkeler arasında ise Japonya ve Kanada yer aldı. İklim krizi, artan maliyetler ve doğal kaynakların tahribi; güvenilir, besleyici ve erişilebilir gıdaya ulaşmayı dünyanın en kritik sorunlarından biri haline getiriyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Johns Hopkins Üniversitesi, Cornell Üniversitesi ve Küresel Beslenmeyi İyileştirme İttifakı (GAIN) tarafından ortaklaşa yürütülen Gıda Sistemleri Geri Sayım Girişimi (FSCI) araştırması, dünya genelinde gıdanın üretimden tüketime uzanan yapısının 2030 hedeflerinin önemli ölçüde gerisinde kaldığını gösterdi. Gıda kaynaklı emisyonlar “sıfır” hedefine çok uzak Nature Food dergisinde yayınlanan araştırmada 197 ülke, beslenme ve sağlık, çevre ve doğal kaynaklar, geçim kaynakları, yoksulluk ve eşitlik, yönetim ve dayanıklılık olmak üzere beş ana alanda ve 44 gösterge üzerinden değerlendirildi. Bu kapsamda 22 göstergede küresel ortalama bakımından ilerleme kaydedildiği, 15 göstergede belirgin bir değişiklik yaşanmadığı, 7 göstergede ise tablonun kötüleştiği tespit edildi. Suya güvenli erişim, bilgiye erişim, kamu yönetiminin etkinliği ve tarımsal verimlilik olumlu gelişme kaydedilen alanlar arasında yer aldı. Sivil toplumun karar süreçlerine katılımı, kamu yönetiminde hesap verebilirlik, sağlıklı beslenmenin maliyeti, gıda güvencesizliği, pestisit kullanımı, ultra işlenmiş gıda satışları ve sera gazı emisyonları ise olumsuz yönde ilerledi. Araştırmada özellikle gıda kaynaklı sera gazı emisyonlarında bugünkü eğilimlerin devam etmesi durumunda hiçbir ülkenin ‘sıfır emisyon’ hedefine ulaşamayacağına dikkat çekildi. Japonya, İzlanda ve Kanada küresel gıda hedeflerinde öne çıktı Ülkelerin küresel hedeflere ne ölçüde yaklaştığı dünyanın farklı coğrafyaları açısından da değerlendirildi. Yeni Zelanda 14 göstergede Okyanusya’da, Tunus 16 göstergede Afrika’da, İzlanda 21 göstergede Avrupa’da, Kanada 17 göstergede Kuzey ve Güney Amerika’da, Japonya ise 16 kriterde Asya kıtasında hedeflenene en yakın sonuçları kaydetti. Hedeflere ulaşmak için gereken ilerleme hızı da coğrafyalara göre belirgin biçimde değişiyor. Afrika’nın gıda güvencesizliği, tarımsal su kullanımı, kamu idaresi ve çocuk işçiliğinin de aralarında bulunduğu 16 kriterde küresel ölçütleri yakalayabilmesi için her yıl yüzde 20’nin üzerinde iyileşme sağlaması gerekiyor. Avrupa’da ihtiyaç duyulan iyileşme oranları ise diğer bölgelere kıyasla daha düşük seviyede. “Hedeflere 2050’ye kadar ulaşmak mümkün” Araştırmayı değerlendiren TÜGİS (Türkiye Gıda Sanayii İşverenleri Sendikası) Yönetim Kurulu Başkanı Kaan Sidar, artan nüfusun, iklim değişikliğinin ve doğal kaynaklardaki tahribatın gıda ekosistemi üzerindeki yükü her geçen gün artırdığını belirterek şunları söyledi: “Gıda alanındaki başarıyı üretim miktarı tek başına belirlemiyor. Üretilen gıdanın güvenilir ve besleyici olması, tüketicinin bu gıdaya erişebilmesi, üretimde kullanılan suyun, enerjinin ve hammaddenin verimli yönetilmesi de büyük önem taşıyor. Araştırma, bütün bu konuların bir arada ele alınması gerektiğini ve bugüne kadar kaydedilen ilerlemenin 2030 hedefleri için yeterli olmadığını gösteriyor. Bugünden itibaren daha hızlı hareket edilirse hedeflerin büyük bölümüne 2050’ye kadar ulaşmak mümkün. Bunun için üretim ve tüketimi geleceğin ihtiyaçları doğrultusunda vakit kaybetmeden yeniden şekillendirmeliyiz.” Türkiye’nin tarımsal üretim kapasitesi ve gıda sanayisindeki uzmanlığının önemli bir avantaj sağladığını belirten Sidar, “Güçlü bir üretim altyapısına ve uzun yıllara dayanan sektör deneyimine sahibiz. Bu potansiyeli uzun vadeli politikalarla desteklediğimizde Türk gıda sanayisini iklim, tedarik ve fiyat dalgalanmalarına karşı daha dayanıklı hâle getirebiliriz” dedi. Gıda sektörünün paydaşları 12. Sürdürülebilir Gıda Zirvesi’nde buluşuyor Sidar, araştırmanın gündeme taşıdığı konuların TÜGİS ve Sürdürülebilirlik Akademisi iş birliğiyle düzenlenecek 12. Sürdürülebilir Gıda Zirvesi’nde sektörün farklı paydaşlarıyla birlikte değerlendirileceğini söyledi. “Gıdanın Geleceği için Dönüşüm” temasıyla 24 Aralık’ta Swissôtel The Bosphorus’ta gerçekleştirilecek zirvenin programında iklim krizi, gıda israfı, sürdürülebilir üretim, gıda ekonomisi, rejeneratif tarım ve tedarik zincirindeki dönüşüm gibi başlıklar yer alıyor. İş dünyası, kamu, akademi ve sivil toplum temsilcilerini buluşturacak zirvede, gıdanın geleceğine ilişkin çözüm önerileri ve yeni iş birliği imkanları paylaşılacak. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kanser Tedavisinin Kalp Üzerindeki Etkileri 20 Yıl Sonra Ortaya Çıkabilir Haber

Kanser Tedavisinin Kalp Üzerindeki Etkileri 20 Yıl Sonra Ortaya Çıkabilir

Kanser tedavisinde amaç tümör hücrelerini ortadan kaldırmak olsa da bazı kemoterapi ve radyoterapi uygulamaları kalbi ve damar sistemini de etkileyebiliyor. Özellikle önceden kalp hastalığı bulunan veya kalp üzerinde yan etki oluşturabilecek tedavileri alan hastaların yakından takip edilmesi gerekiyor. Bu ihtiyacın, onkoloji ve kardiyolojiyi bir araya getiren kardiyoonkoloji alanını öne çıkardığını açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kardiyoonkoloji Bölümü Kurucusu ve Direktörü, Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ertan Ökmen, “Kardiyoonkolojinin temel amacı, kanser hastalarında ortaya çıkabilecek kalp sorunlarını erken dönemde belirleyip gerekli önlemleri alarak kanser tedavisinin güvenli ve kesintisiz biçimde sürdürülmesini sağlamak” dedi. Her kanser hastasının kalp sağlığıyla ilgili bir problem yaşayacağını söylemenin doğru olmadığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kardiyoonkoloji Bölümü Kurucusu ve Direktörü, Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ertan Ökmen, “Ancak bazı kalp sorunları kanser tedavisi sırasında, bazıları ise yıllar sonra ortaya çıkabiliyor. Özellikle radyoterapiye bağlı etkiler 10, 15 hatta 20 yıl sonra görülebiliyor. Meme kanserinde beş yıllık sağkalım oranının yüzde 90’ın üzerine çıkması, hastaların uzun dönem kalp sağlığı takibini daha da önemli hâle getiriyor. Riskli hastaları önceden belirleyip yakından izleyerek kalp krizi, kalp yetmezliği ve pıhtı oluşumu gibi sorunlara karşı gerekli önlemleri alabiliyoruz” şeklinde konuştu. En sık karşılaşılan sorun kalp yetmezliği Kanser tedavileri sırasında en sık görülen kalp sorunlarından birinin, kalbin kasılma gücünün azalması ve buna bağlı olarak kalp yetmezliği gelişmesi olduğunu vurgulayan Ökmen, “Özellikle meme kanseri tedavisinde kullanılan bazı kemoterapi ilaçları ile hedefe yönelik tedaviler birlikte uygulandığında kalp yetmezliği riski artabiliyor. Kanser tedavileri ayrıca kalp krizi, pıhtı oluşumu, ritim bozukluğu, kalp zarı iltihabı ve kalp kapakçığı sorunlarına da yol açabiliyor. Riskli hastaların kalp fonksiyonlarını ekokardiyografiyle ve bazı hassas kan testleriyle düzenli olarak kontrol ediyoruz. Bir sorun tespit ettiğimizde onkologlarla birlikte alternatif tedavileri değerlendiriyor, mümkünse kalbi destekleyen seçeneklerle kanser tedavisinin kesintiye uğramadan sürdürülmesini sağlıyoruz” dedi. İki hasta grubu öncelikli olarak değerlendirilmeli Tüm kanser hastalarının kardiyoonkolojik açıdan değerlendirilmesi gerektiğini dile getiren Ökmen, önceliğin riskli hastalara verilmesinin önem taşıdığını söyledi. Ökmen, “İki temel hasta grubu bulunuyor. İlk grupta hipertansiyon, kalp krizi veya kalp yetmezliği öyküsü bulunan; koroner stent uygulanmış ya da bypass ameliyatı geçirmiş hastalar yer alıyor. Ailesinde kalp hastalığı bulunan ve kardiyovasküler risk faktörleri yoğun olan hastalar da bu gruba dahil. İkinci grupta ise bilinen bir kalp hastalığı olmasa bile kalp fonksiyonları üzerinde etkili olabilecek riskli kemoterapi-akıllı ilaçları kullanacak hastalar bulunuyor” dedi. Günde 30 dakikalık yürüyüş önemli Kanser hastalarının hareketsiz kalmaları veya daha kalorili beslenmeleri gerektiği düşüncesinin doğru olmadığını vurgulayan Ökmen, “Bu yaklaşım kan şekeri, kolesterol ve tansiyon dengesini bozabiliyor. Üstelik bazı kanser ilaçları, özellikle hipertansiyon öyküsü bulunan kişilerde tansiyonu yüzde 50’ye varan oranlarda yükseltebiliyor. Hastanın gücüne ve temposuna göre haftada beş gün, günde 30 dakika yürüyüş yapmasını, aşırı kalorili ve tuzlu gıdalardan kaçınarak dengeli bir Akdeniz tipi beslenme planı uygulamasını öneriyoruz” dedi. Kalbin çalışma gücü tedaviden önce ölçülmeli ve hastaların kalp açısından risk düzeyi belirlenmeli Riskli hastaların kanser tedavisinden önce kardiyolojiye yönlendirilmesi gerektiğini belirten Ökmen, “Kalp hastalığı olduğu bilinen bir hastanın kemoterapiye veya radyoterapiye başlamadan, hatta cerrahi uygulanacaksa ameliyat öncesinde kardiyoloji uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerekiyor. Bu değerlendirmede kalbin çalışma gücü ölçülüyor, elektrokardiyografiyle kalple ilgili bir sorun bulunup bulunmadığı inceleniyor ve hassas kalbe özgün kan testleri ile hastanın planlanan tedaviye uygunluğu belirleniyor. Yüksek risk taşıyan hastalarda ise farklı bir tedavinin tercih edilmesinden çok yakın takip ve sık kalp kontrolleri ile tedavisinin güvenli bir şekilde devam ettirilebilmesi hedefleniyor. Ek olarak bazen de ilaç değişikliği de gerekebiliyor” şeklinde konuştu. Bazı kanser ilaçları kalbin işleyişini etkileyebiliyor Kanser tedavilerinin sağlıklı hücreleri neden etkilediğini açıklayan Ökmen, “Kanser hücreleri sürekli büyüyen ve bölünen hücrelerdir. Kanser tedavilerinin büyük bir bölümü de bu çoğalma mekanizmasını hedef alır. Dolayısıyla saç kökleri ve cilt hücreleri gibi hızlı yenilenen sağlıklı hücreler de tedaviden etkilenebilir. Kalp hücrelerinde hızlı bir bölünme ve çoğalma görülmese de bazı kanser ilaçları, kalbin işlevlerini sürdürebilmesi için gerekli biyolojik mekanizmaları bloke ederek çeşitli yan etkilere yol açabilir” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Şiddetli Karın Ağrısına Dikkat! Haber

Şiddetli Karın Ağrısına Dikkat!

Karnın sağ üst kısmında meydana gelen, sırta veya sağ omuza doğru yayılan ve saatlerce süren şiddetli ağrılar çoğu zaman basit bir hazımsızlık olarak görülse de, bu durumun temel nedeni safra kesesi iltihabı olabilir. Tıpta akut kolesistit olarak tanımlanan bu tabloda, erken teşhis ve zamanında uygulanan cerrahi müdahale ile hastalar genellikle kısa sürede sağlığına kavuşuyor. Ancak hastaneye geç başvurulması; safra kesesinde delinme, yaygın karın zarı enfeksiyonu ve sepsis gibi hayati risk taşıyan ciddi sağlık sorunlarını beraberinde getirebiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Bu sebeple saatlerce devam eden ve özellikle ateş, bulantı ile kusmanın eşlik ettiği şiddetli karın ağrıları asla ihmal edilmemeli ve vakit kaybetmeden bir genel cerrahi uzmanına başvurulmalıdır” diyor. En yaygın nedeni safra taşları Safra kesesi, karaciğerin ürettiği safrayı depolayan ve özellikle yağlı gıdaların tüketiminden sonra bağırsağa aktararak yağların sindirilmesine yardımcı olan küçük ama kritik bir organ. Safranın içeriğindeki kolesterol, safra tuzları ve pigmentler arasındaki dengenin bozulmasıyla önce safra çamuru, ardından safra taşları meydana gelebiliyor. Bu taşlardan birinin safra kesesi çıkış kanalını tıkaması sonucu safra akışı kesiliyor. İçeride biriken safra ise kese duvarında ödem ve iltihaplanmaya yol açabiliyor. Akut kolesistit vakalarının yaklaşık yüzde 90-95'inden safra taşlarının sorumlu olduğunu belirten Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Safra taşı toplumda oldukça sık görülmektedir. Erişkin nüfusun yaklaşık yüzde 10-20'sinde safra taşı olduğu tahmin edilmektedir. Bu kişilerin büyük bir kısmında herhangi bir belirti görülmezken, bir kısmında safra kesesi iltihabı, safra yolu tıkanıklığı veya pankreatit gibi ağır komplikasyonlar gelişebilir” bilgisini veriyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, taşsız kolesistit gibi durumların özellikle yoğun bakım hastalarında ortaya çıkabildiğini; enfeksiyonların veya nadir görülen bazı hastalıkların da bu tabloda etkili olabileceğini aktarıyor. Kadınlarda yaklaşık 3 kat daha fazla görülüyor Safra kesesi iltihabına kadınlarda, erkeklere oranla yaklaşık 2-3 kat daha sık rastlanıyor. Östrojen hormonunun safra içerisindeki kolesterol düzeyini yükseltmesi ve hamilelik sürecinde safra kesesi hareketlerinin yavaşlaması, kadınlarda görülme sıklığının fazla olmasının temel nedenleri arasında. İleri yaş, ailevi yatkınlık, obezite, diyabet, yüksek kolesterol, uzun süreli açlıklar, hızlı kilo kaybı ve bazı kan hastalıkları da risk faktörlerini artıran diğer unsurlar arasında yer alıyor. Doğru önlemlerle risk minimize edilebiliyor Safra kesesi iltihabını tamamen engellemek her zaman mümkün olmasa da riskler önemli ölçüde azaltılabiliyor. İdeal kilonun korunması, düzenli egzersiz, lif oranı yüksek beslenme, uzun süre aç kalmamak ve çok hızlı kilo vermekten kaçınmak koruyucu önlemler arasında sayılıyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, obezite tedavisi gören veya kısa sürede ciddi miktarda kilo kaybeden hastaların bu süreçte mutlaka hekim kontrolünde olmalarının kritik önem taşıdığını vurguluyor. Yemek sonrası başlayan ağrılara dikkat! Safra kesesi iltihabının en belirgin semptomu, özellikle yağlı öğünlerin ardından başlayan, karnın sağ üst kısmında hissedilen ve giderek artan ağrılardır. Bu ağrı sıklıkla sağ omuza, sağ kürek kemiğinin altına veya sırta vurabiliyor ve birkaç saatten fazla sürüyor. Ağrıya bulantı, kusma, iştah kaybı ve ateş eşlik edebiliyor. Hastalık ilerledikçe titreme, yüksek ateş ve genel durum bozukluğu görülebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, basit bir gaz sancısı ya da hazımsızlık sanılarak ağrının evde geçiştirilmesinin teşhis ve tedavide gecikmelere yol açabileceğini anlatırken, “Özellikle saatlerce süren şiddetli karın ağrısı, ateş veya kusmanın görüldüğü durumlarda vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna müracaat edilmelidir” uyarısında bulunuyor. Ultrasonla yüksek oranda teşhis edilebiliyor Tanı sürecinde öncelikle hastanın şikâyetleri dinleniyor ve fizik muayene yapılıyor, kan tahlilleriyle enfeksiyon bulguları inceleniyor. Görüntüleme yöntemlerinde ilk tercih karın ultrasonografisi oluyor. Ultrason yardımıyla safra taşları, kese duvarındaki kalınlaşma, çevre sıvı birikimi ve iltihap bulguları büyük oranda saptanabiliyor. İhtiyaç duyulduğunda bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans görüntüleme (MR) gibi ileri tetkiklere başvurulabiliyor. Kalıcı çözüm cerrahi müdahale Safra kesesi iltihabı tedavisindeki temel amaç, hem mevcut enfeksiyonu kontrol altına almak hem de hastalığın nüksetmesini önlemektir. İlk aşamada hastaya damar yoluyla sıvı desteği, ağrı kontrolü ve gerekli hallerde antibiyotik tedavisi veriliyor. Ancak ilaç tedavisinin çoğu zaman sorunun kaynağını yok etmediğine dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Safra kesesi içinde taşlar olduğu sürece tekrarlayan iltihap atakları riski sürer. Bu nedenle uygun hastalarda kesin çözüm, safra kesesinin cerrahi olarak çıkarılmasıdır” ifadelerini kullanıyor. İlk 72 saat kritik önem taşıyor, çünkü... Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, güncel uluslararası cerrahi kılavuzların, akut safra kesesi iltihabı tanısı konan ve ameliyata engel durumu olmayan hastalarda erken laparoskopik ameliyatı tavsiye ettiğini belirtiyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Özellikle belirtilerin ortaya çıkışından sonraki ilk 72 saat içinde yapılan ameliyat, hem operasyonun daha güvenli gerçekleşmesini sağlamakta hem de hastanede yatış süresi ile komplikasyon riskini düşürmektedir. Gereksiz gecikmeler ise iltihabın artmasına, safra kesesinde kangren veya delinme oluşmasına ve daha zorlu cerrahi süreçlere yol açabilmektedir” diyor. Safra kesesi operasyonlarının büyük çoğunluğunun kapalı (laparoskopik) yöntemle yapıldığını belirten Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Karın duvarına açılan birkaç küçük delik vasıtasıyla uygulanan bu yöntemde hastalar daha az ağrı çekmekte, enfeksiyon riski azalmakta, günlük yaşama daha hızlı dönülmekte ve kozmetik açıdan daha başarılı sonuçlar alınmaktadır” diye konuşuyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.