Hava Durumu

#Bağışıklık Sistemi

giresunsonhaber - Bağışıklık Sistemi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Bağışıklık Sistemi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Sonbaharda çocuklar için vitamin uyarısı Haber

Sonbaharda çocuklar için vitamin uyarısı

Bağışıklık için bilinçsiz takviye kullanımına karşı uyaran uzmanlar, doğru beslenme ve doktor kontrolünün önemine dikkat çekti. İSTANBUL (İGFA) - Sonbaharda ani hava değişimleri, sağanak yağış, fırtına ve sıcaklık dalgalanmaları çocuklarda hastalık riskini artırırken, okulların açılmasıyla birlikte kapalı ve kalabalık ortamlarda geçirilen sürenin de enfeksiyonları kolaylaştırdığı belirtiliyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Miraç Ergen, çocuklarda vitamin eksikliğinin yaygın olduğuna dikkat çekerek, takviyelerin mutlaka doktor önerisiyle ve doğru dozda kullanılması gerektiğini vurguladı. Ergen, gelişigüzel kullanılan vitaminlerin özellikle karaciğer başta olmak üzere sağlığa zarar verebileceğini söyledi. “ÖNCE KAN TETKİKİ, SONRA TEDAVİ” Dr. Ergen, vitamin eksikliğinin yalnızca büyümeyi olumsuz etkilemediğini, dikkat ve konsantrasyon bozukluğu üzerinden okul başarısını da düşürebildiğini belirtti. Ailelere, internetten ya da çevreden duyulan ürünler yerine önce çocuk hekimine başvurmaları ve eksikliklerin kan tahliliyle belirlenmesi çağrısında bulundu. 4 ÖNEMLİ ÖNERİ Dr. Ergen, çocuklarda vitamin ve mineral eksikliğine karşı şu önerileri sıraladı: 1. Besin çeşitliliğine özen gösterin Çocukların ihtiyaç duyduğu vitamin ve minerallerin büyük kısmının dengeli beslenmeyle alınabileceğini belirten Ergen; yumurta, et, tavuk, balık, süt ürünleri, kuru baklagiller, sebze ve meyvelerin sofrada düzenli yer alması gerektiğini söyledi. 2. D vitamini değerlerini kontrol ettirin Türkiye’de çocukların önemli bir kısmında D vitamini eksikliği görüldüğünü belirten Ergen, D vitamininin yalnızca besinlerden karşılanmasının zor olduğunu ifade etti. Bebeklik ve çocukluk döneminde D vitamini kullanımının doktor önerisiyle yapılması gerektiğini, gereksiz yüksek doz kullanımının ise risk oluşturduğunu aktardı. 3. Demirden zengin besinleri ihmal etmeyin Çocukluk çağında sık görülen demir eksikliğinin, halsizlik, solukluk, çabuk yorulma ve iştahsızlığa yol açabildiğini söyleyen Ergen, kırmızı et, yumurta ve kuru baklagillerin düzenli tüketilmesini önerdi. Demir içeren öğünlerin C vitaminiyle birlikte verilmesinin emilimi artırabileceğini de belirtti. 4. Haftada iki gün balık tüketin Dr. Ergen, çocukların haftada iki gün balık tüketmesinin beyin, göz gelişimi ve bağışıklık sistemi açısından önemli olduğunu vurguladı. Somon, sardalya ve hamsi gibi düşük cıvalı balıkların tercih edilebileceğini söyleyen Ergen, balık tüketilemediği durumlarda balık yağı desteğinin ancak doktorla değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Uzmanlar, özellikle sonbahar aylarında bağışıklığı güçlendirmek için rastgele takviye kullanımından kaçınılması, doğru beslenme ve düzenli çocuk hekimi kontrolünün önceliklendirilmesi gerektiğini belirtiyor.

Uzmanlardan grip uyarısı: 6 aydan büyük herkese influenza aşısı öneriliyor Haber

Uzmanlardan grip uyarısı: 6 aydan büyük herkese influenza aşısı öneriliyor

Beş uzmanlık derneğinin hazırladığı “Multidisipliner Uzlaşı Raporu 2026”da, influenzanın yalnızca basit bir soğuk algınlığı olmadığına dikkat çekildi. Raporda 6 aydan büyük herkese influenza aşısı önerilirken, özellikle 65 yaş üstü, kronik hastalığı bulunanlar, gebeler ve bağışıklığı baskılanmış kişilerin her yıl aşılanmasının önemi vurgulandı. İSTANBUL (İGFA) - Türkiye’nin farklı uzmanlık alanlarından beş uzmanlık derneği, influenzanın toplum ve sağlık sistemi üzerindeki yüküne dikkat çekmek amacıyla “Birinci Basamakta Erişkin İnfluenzası: Tanı, Tedavi, Komplikasyonların Önlenmesi ve Bağışıklama Yaklaşımı – Multidisipliner Uzlaşı Raporu 2026” başlıklı raporu hazırladı. Türkiye Aile Hekimleri Uzmanlık Derneği (TAHUD), Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği (EKMUD), Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği (TEMD), Avrasya Kalp Yetersizliği Derneği (HFS-Eurasia) ve Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği (TİHUD) tarafından hazırlanan raporda, erişkinlerde influenzanın tanı ve tedavisinden komplikasyonların önlenmesine ve aşılama stratejilerine kadar birçok başlık ele alındı. HER YIL YAKLAŞIK 1 MİLYAR KİŞİYİ ETKİLİYOR Raporda yer verilen Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, mevsimsel influenza dünya genelinde her yıl yaklaşık 1 milyar kişiyi etkiliyor. Bunların 3-5 milyonunda ağır hastalık gelişirken, influenza ile ilişkili solunum yolu hastalıkları nedeniyle her yıl yaklaşık 290 bin ila 650 bin kişinin hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. Uzmanlar, influenzanın özellikle risk grubundaki kişilerde zatürre, solunum yetmezliği, kronik hastalıkların kötüleşmesi, hastaneye yatış ve ölüm gibi ciddi sonuçlara yol açabileceğine dikkat çekiyor. GRİP İLE SOĞUK ALGINLIĞI BİRBİRİNE KARIŞTIRILMAMALI Rapora göre influenza çoğunlukla ani başlıyor. Ateş, titreme, kas ağrısı, halsizlik ve baş ağrısına kuru öksürük, boğaz ağrısı ve burun akıntısı eşlik edebiliyor. İnfluenza ile soğuk algınlığı arasındaki farka da dikkat çekilen raporda, gribin daha ani başladığı ve sistemik belirtilerin daha belirgin olduğu belirtiliyor. Soğuk algınlığında ise belirtiler genellikle daha hafif seyrediyor. İnfluenzanın kuluçka süresi 1-4 gün arasında değişirken, hastalığın belirtiler ortaya çıkmadan yaklaşık 24 saat önce bulaşmaya başlayabildiği ve belirtilerin başlamasından sonra yaklaşık 5 gün bulaştırıcılığın devam edebildiği aktarılıyor. “6 AYDAN BÜYÜK HERKESE AŞI” Uzlaşı raporunun öne çıkan başlıklarından biri influenza aşısı oldu. Raporda 6 aydan büyük herkese influenza aşısı yapılması önerilirken, ağır hastalık ve komplikasyon açısından risk taşıyan grupların yıllık olarak aşılanmasının önemine dikkat çekildi. Başlıca risk grupları arasında; 65 yaş ve üzerindeki kişiler, kronik hastalığı bulunanlar, gebeler ve bağışıklık sistemi baskılanmış bireyler yer alırken özellikle diyabet, kronik kalp ve akciğer hastalığı bulunan kişiler ile 65 yaş üzerindekilerin influenza açısından daha yüksek risk taşıdığı belirtildi. Raporda, yüksek risk grubundaki kişilerin her yıl aşılanmasının influenza geçirme riskinin yanı sıra komplikasyon, hastaneye yatış ve ölüm riskini azaltmaya katkı sağladığı ifade edildi. AŞININ ETKİSİ 1-2 HAFTADA BAŞLIYOR İnfluenza aşısının koruyucu etkisinin uygulamadan yaklaşık 1-2 hafta sonra başladığı belirtilen raporda, sağlıklı erişkinlerde koruyuculuğun 6-8 ay veya daha uzun sürebildiği aktarıldı. İdeal aşılama döneminin influenza virüsünün yaygınlaşmasından önceki sonbahar ayları olduğu belirtilirken, ekim başından mart sonuna kadar aşılama yapılabileceği ifade edildi. İnfluenza sezonunun başlamasının da aşılamaya engel olmadığı vurgulandı. Raporda 2026-2027 Kuzey Yarımküre influenza sezonu için A(H1N1)pdm09, A(H3N2) ve B/Victoria virüslerini hedefleyen üç bileşenli, yani trivalan influenza aşılarına yer verildi. Dünya Sağlık Örgütü’nün influenza virüslerindeki değişimleri takip ederek aşı içeriğine ilişkin önerilerini her sezon güncellediği belirtildi. Beş uzmanlık derneğinin hazırladığı raporun, başta birinci basamak hekimleri olmak üzere sağlık çalışanlarına influenza yönetiminde güncel ve bütüncül bir yaklaşım sunmayı ve hastalığın bireysel ve toplumsal sağlık yükünün azaltılmasına katkı sağlamayı amaçladığı bildirildi.

BU BELİRTİLERİ HAFİFE ALMAYIN Haber

BU BELİRTİLERİ HAFİFE ALMAYIN

BU BELİRTİLERİ HAFİFE ALMAYIN 13 Eylül Dünya Sepsis Günü dolayısıyla sepsise karşı erken tanının önemine dikkat çekiliyor. Ateş, titreme, bilinç değişikliği ve nefes darlığı gibi belirtiler özellikle bir enfeksiyon sırasında ortaya çıkıyorsa gecikmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerekiyor. Sepsis, hızla ilerleyerek organ yetmezliği ve hayati tehlikeye yol açabiliyor. ERKEN FARK ETMEK HAYAT KURTARIYOR Sepsis, vücudun bir enfeksiyona karşı verdiği kontrolsüz yanıtın kendi doku ve organlarına zarar vermesiyle ortaya çıkan ciddi bir sağlık sorunu. Zatürre, idrar yolu, karın içi, cilt ve yumuşak doku enfeksiyonları sepsise yol açabilen enfeksiyon kaynakları arasında bulunuyor. ATEŞ VE NEFES DARLIĞINA DİKKAT Ateş veya titreme, bilinç değişikliği, nefes darlığı, hızlı solunum, çarpıntı, tansiyon düşüklüğü, idrar miktarında azalma ve kişinin genel durumunda hızlı kötüleşme sepsis açısından uyarıcı olabiliyor. Sağlık otoriteleri, özellikle enfeksiyonla birlikte gelişen bu tür belirtilerin “geçer” düşüncesiyle bekletilmemesi gerektiğini vurguluyor. RİSK GRUBUNDAKİLER DAHA DİKKATLİ OLMALI Yenidoğanlar ve küçük çocuklar, ileri yaştakiler, gebeler ve lohusalar, bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler ile kronik hastalığı bulunanlarda sepsis riski daha yüksek olabiliyor. Enfeksiyonlardan korunma, el hijyeni, önerilen aşıların yaptırılması ve enfeksiyonların zamanında tedavi edilmesi riski azaltmada önem taşıyor. Sepsis önlenebilir ve tedavi edilebilir bir durum olmakla birlikte, erken fark edilmesi ve hızla tıbbi değerlendirme yapılması hayat kurtarıyor. KAYNAK: T.C. Sağlık Bakanlığı / Giresun İl Sağlık Müdürlüğü

Ağız kuruluğu uyarısı! Sürekli su içme ihtiyacı başka hastalıkların habercisi olabilir Haber

Ağız kuruluğu uyarısı! Sürekli su içme ihtiyacı başka hastalıkların habercisi olabilir

Ağız kuruluğunun, özellikle sıcak havalarda ve yetersiz sıvı tüketiminde sık görülebildiğini belirten uzmanlar, ancak bu durumun her zaman basit bir susuzluk belirtisi olmayabileceğini söyledi. İSTANBUL (İGFA) - Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, ağız kuruluğunun yalnızca susuz kalmaktan kaynaklanmadığını, diyabetten tiroit hastalıklarına, kullanılan ilaçlardan bağışıklık sistemi hastalıklarına kadar birçok nedene bağlı gelişebileceğini söyledi. Dr. Öğretim Üyesi Yavuz, sürekli su içme ihtiyacının özellikle uzun sürmesi halinde mutlaka altta yatan nedenin araştırılması gerektiğini vurguladı. “AĞIZ KURULUĞU SADECE SUSUZLUK HİSSİ DEĞİL” Ağız kuruluğunun, tükürük bezlerinin yeterli miktarda tükürük üretememesi sonucu ortaya çıktığını belirten Yavuz, tıbbi adıyla kserostomi olarak bilinen bu durumun geçici susuzluk hissinden farklı olduğuna dikkat çekti. Sıcak hava ve yetersiz sıvı alımının geçici ağız kuruluğu yapabileceğini söyleyen Yavuz, ancak şikâyetin kalıcı hale gelmesi durumunda diyabet, tiroit hastalıkları, Sjögren sendromu, nörolojik hastalıklar, radyoterapi öyküsü ve bazı ilaçların yan etkilerinin araştırılması gerektiğini ifade etti. BAZI İLAÇLAR AĞIZ KURULUĞU YAPABİLİYOR Tansiyon ilaçları, antidepresanlar, alerji ilaçları ve bazı idrar söktürücülerin ağız kuruluğuna yol açabileceğini belirten Yavuz, bu nedenle sürekli su içme isteğinin hafife alınmaması gerektiğini söyledi. Tükürüğün sadece ağızı ıslatan bir sıvı olmadığını dile getiren Yavuz, bunun ağız içini temizlediğini, asitleri nötralize ettiğini, diş minesini koruduğunu ve zararlı bakteri ile mantarların çoğalmasını sınırlandırdığını aktardı. Tükürük miktarı azaldığında çürüklerin, diş eti iltihaplarının, ağız kokusunun ve özellikle Candida kaynaklı enfeksiyonların daha sık görülebileceğini söyleyen Yavuz, ağız kuruluğunun ağız sağlığı açısından önemli bir risk faktörü olduğunu vurguladı. GECE UYANMA, YUTMA GÜÇLÜĞÜ VE ÇATLAYAN DUDAKLARA DİKKAT Ağız kuruluğunun bazı belirtilerle kendini gösterdiğini belirten Yavuz, özellikle; gece ağız kuruluğu nedeniyle sık uyanma, sürekli su içmeden konuşamama, yutma güçlüğü, dilde yanma ve çatlaklar, dudaklarda sürekli çatlama, sık mantar enfeksiyonu, kısa sürede birden fazla diş çürüğü ve sürekli ağız kokusu durumlarında hekime başvurulması gerektiğini kaydetti. Bu şikâyetlerin birkaç haftadan uzun sürmesi halinde değerlendirme yapılmasının önemli olduğunu belirtti. SADECE SU İÇMEK YETMEZ Ağız kuruluğunu yalnızca su içerek gidermeye çalışmanın yanlış olduğunu belirten Dr. Sedanur Yavuz, alkol içeren ağız gargaralarının da şikâyeti artırabileceğini söyledi. Şekersiz, tercihen ksilitol içeren sakızların bazı hastalarda tükürük akışını artırabileceğini ancak bunun tek başına yeterli olmayacağını aktardı. Yavuz ayrıca, fazla kahve tüketimi, sigara, ağızdan nefes alma ve şekerli içeceklerin de ağız kuruluğunu artırabileceğini söyledi. Ağız kuruluğunun çoğu zaman tek başına bir hastalık değil, başka bir sağlık sorununun belirtisi olduğunu vurgulayan Yavuz, tedavi sürecinde kullanılan ilaçların gözden geçirilmesi, sistemik hastalıkların değerlendirilmesi ve tükürük bezlerinin fonksiyonlarının incelenmesi gerektiğini belirtti. Gerekli durumlarda ilgili branşlarla iş birliği yapıldığını söyleyen Yavuz, bol sıvı tüketimi, sigara ve alkolden uzak durma, florürlü diş macunu kullanma, düzenli diş hekimi kontrolü ve gerekirse yapay tükürük ürünlerinden faydalanılmasını önerdi. Yavuz, erken tanı ve doğru tedaviyle diş çürükleri, diş eti hastalıkları ve ağız enfeksiyonlarının önüne geçilebileceğini kaydetti.

Karpuzdan eriğe ideal porsiyon önerileri Haber

Karpuzdan eriğe ideal porsiyon önerileri

Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, yaz mevsiminde sıkça tercih edilen 6 meyvenin sağlık üzerindeki etkilerini ve tüketilmesi gereken ideal miktarları paylaştı. Su oranı yüksek olan karpuzdan, antioksidan deposu üzüme kadar pek çok meyvenin, doğru porsiyonlarla tüketildiğinde sağlığa önemli katkılar sunabileceği vurgulandı. İSTANBUL (İGFA) - Yaz aylarının vazgeçilmez lezzetleri, sahip oldukları vitamin, mineral ve antioksidanlarla sağlıklı beslenme programlarında kritik bir rol oynuyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, yaz meyvelerinin faydalarını ve tüketimindeki ideal ölçüleri değerlendirdi. Eren, özellikle sıcak günlerde su içeriği zengin meyvelerin vücudun sıvı gereksinimini karşılamaya yardımcı olduğunu ifade ederek, porsiyon kontrolünün önemini hatırlattı. KARPUZ: SIVI DESTEĞİ VE ANTİOKSİDAN KAYNAĞI Yüzde 90'ın üzerinde su içeren karpuzun, yaz sıcaklarında vücudun sıvı dengesini korumaya yardımcı olduğunu belirten Eren, ideal porsiyonun üç parmak kalınlığında iki dilim olduğunu kaydetti. A, B6 ve C vitamini açısından zengin olan karpuzun, potasyum ve magnezyum içeriği sayesinde kas kramplarının azalmasına destek olabileceği belirtildi. Ayrıca, karpuza kırmızı rengini veren likopenin, kalp-damar sağlığı başta olmak üzere birçok sağlık sorununa karşı koruma sağlayabildiği ifade edildi. KİRAZ: KONTROLLÜ TÜKETİM ÖNERİLİYOR Kiraz için tavsiye edilen ideal porsiyonun 13-15 adet iri boy olduğunu vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, bu meyvenin mineral ve vitamin değerleriyle sağlıklı beslenmeyi desteklediğini belirtti. Çileğin, C vitamini başta olmak üzere zengin bir vitamin ve mineral içeriğine sahip olduğunu ifade eden Eren, ideal tüketim miktarının 7-8 adet iri veya 15 adet orta boy çilek olduğunu söyledi. Çilekte yer alan ellagik asit, antosiyanin ve kuersetin gibi antioksidanların vücudu oksidatif strese karşı koruyabildiği belirtilirken, alerjik bünyeye sahip kişilerin dikkatli tüketmesi gerektiği hatırlatıldı. ÜZÜM: KALP VE DAMAR SAĞLIĞINA DESTEK Üzümün resveratrol, antosiyanin ve fenolik bileşenler bakımından zengin olduğunu dile getiren Eren, ideal porsiyon miktarının 20 adet iri veya 25-30 adet küçük boy üzüm olduğunu belirtti. Özellikle siyah üzümde bulunan resveratrolün kalp ve damar sağlığını koruyucu etkileriyle ön plana çıktığını kaydeden Eren, glisemik indeksinin yüksek olması nedeniyle diyabet hastalarının porsiyon miktarlarına dikkat etmesi gerektiğini bildirdi. KAVUN: SU VE LİF KAYNAĞI Kavunun yüksek lif ve su içeriğiyle sindirim sistemine destek olduğunu belirten Eren, ideal porsiyonun üç parmak genişliği ve uzunluğunda iki dilim olduğunu ifade etti. C vitamini, beta karoten, lutein ve zeaksantin içeren kavunun bağışıklık ve göz sağlığını destekleyebileceği belirtilirken, diyabet hastalarının tüketim miktarına özen göstermesi gerektiği vurgulandı. ERİK: SİNDİRİM SİSTEMİNİ DESTEKLİYOR Erik için önerilen ideal miktarın 9-10 adet olduğunu belirten Eren, meyvenin yüksek lif içeriğiyle tokluk hissini artırdığını ve sindirim sisteminin düzenli çalışmasına katkı sağlayabileceğini söyledi. C, A ve K vitaminleri ile çeşitli mineraller içeren eriğin; bağışıklık, kemik ve cilt sağlığı açısından da destekleyici etkileri olduğu aktarıldı. Uzmanlar, yaz meyvelerinin sağlıklı beslenme düzenine dahil edilebileceğini ancak özellikle diyabet, tansiyon ve benzeri kronik rahatsızlıkları olan kişilerin porsiyon miktarları konusunda dikkatli olmaları gerektiğini belirtiyor.

Sıcak havalar mikropları çoğaltıyor... Havuzlar her zaman masum değil Haber

Sıcak havalar mikropları çoğaltıyor... Havuzlar her zaman masum değil

Yaz mevsimindeki yüksek sıcaklıkların sadece tatil keyfini etkilemekle kalmayıp enfeksiyon riskini de artırdığını vurgulayan uzmanlar, nemli ve sıcak havaların bakterilerin hızla çoğalmasına zemin hazırladığını bildirdi. İSTANBUL (İGFA) - Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, yaz aylarında yükselen sıcaklıklarla birlikte ortaya çıkabilecek sağlık riskleri hakkında açıklamalarda bulundu. Yaz mevsiminin yalnızca insanlar için değil, hastalık yapıcı mikroorganizmalar için de ideal bir ortam sunduğunu ifade eden Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Sıcak ve nemli hava koşulları pek çok bakteri türünün daha hızlı çoğalmasına yol açar.” dedi. Özellikle Salmonella, E. coli, Campylobacter, Shigella ve bazı Vibrio türlerinin yaz döneminde daha sık rastlandığını belirten Dr. Mamçu, “Yetersiz pişirilmiş etler, çiğ tavuk ürünleri, açıkta kalan yiyecekler ve hijyenden uzak su kaynakları enfeksiyonların temel bulaşma yollarıdır. Pikniklerde ya da açık hava etkinliklerinde uzun süre güneş altında bırakılan gıdalar ciddi risk taşır. Sıcak havalarda gıdaların bozulma süresi belirgin şekilde kısalmaktadır. Güvenli olduğu düşünülen bir yiyecek bile kısa sürede enfeksiyon kaynağı haline gelebilir.” şeklinde konuştu. YAZIN EN SIK KARŞILAŞILAN SORUNU GIDA ZEHİRLENMELERİ! Yaz döneminde acil servislere yapılan başvuruların önemli bir kısmını gıda kaynaklı enfeksiyonların oluşturduğuna değinen Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal, ateş ve halsizlik gibi semptomlar asla hafife alınmamalıdır.” dedi. Özellikle çocuklar, yaşlılar, hamileler ve bağışıklık sistemi zayıf kişilerde sıvı kaybının çok daha hızlı gerçekleşebildiğini hatırlatan Dr. Mamçu, “Bazı vakalarda hastaneye yatış ve yoğun tedavi ihtiyacı doğabilir. Mayonezli ürünler, tavuk yemekleri, deniz ürünleri, kremalı tatlılar ve soğuk zinciri bozulmuş gıdalara yaz aylarında ekstra dikkat edilmelidir. Tüketicilerin özellikle açıkta satılan gıdalara karşı tedbirli olmaları önerilir.” ifadelerini kullandı. SERİNLEMEK İÇİN GİRİLEN SULAR HASTALIK KAYNAĞINA DÖNÜŞEBİLİYOR! Yaz sıcaklarından kurtulmak amacıyla tercih edilen bazı göl, dere ve denetimsiz su kaynaklarının çeşitli enfeksiyonlara sebebiyet verebileceğini kaydeden Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Kirli sularda çok sayıda virüs, bakteri ve parazit barınabilir. Norovirüs, Rotavirüs, Adenovirüs, Giardia ve Cryptosporidium gibi etkenler özellikle sindirim sistemi enfeksiyonlarına yol açabilir; bu mikroorganizmalar ishal, kusma, karın ağrısı ve ateş gibi belirtilerle ortaya çıkar. Sadece bağırsak enfeksiyonları değil, göz ve cilt enfeksiyonları da yaz döneminde artış gösterir. Güvenilir olmayan sularda yüzmek bazı kişilerde ağır sağlık sorunlarına yol açabilir.” dedi. HAVUZLAR HER ZAMAN MASUM DEĞİL! Toplumda havuzların denize kıyasla daha güvenli olduğu yönünde yanlış bir algının bulunduğunu ifade eden Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Düzenli olarak dezenfekte edilmeyen havuzlar, enfeksiyon açısından ciddi riskler barındırır.” dedi. Yetersiz klorlama yapılan havuzlarda kulak ve göz enfeksiyonları, mantar hastalıkları ve çeşitli bağırsak enfeksiyonlarının daha yaygın görüldüğünü belirten Dr. Mamçu, “Özellikle çocukların havuz suyunu yutmaması gerekir. Aileler havuz seçiminde işletmenin hijyen standartlarını sorgulamalıdır. Ortak kullanım alanlarında kişisel havlu kullanımı da etkili bir koruyucu önlemdir.” diye konuştu.

Sünnet Derisi Kök Hücreleri Neden Bilimsel Bir Risk? Haber

Sünnet Derisi Kök Hücreleri Neden Bilimsel Bir Risk?

Kök hücreler, vücudun doğal onarım mekanizmasını güçlendirerek tıbbi ve estetik uygulamalarda devrim yaratmaya devam ediyor. Ancak son dönemde popülerlik kazanan "sünnet derisinden elde edilen" hücre tedavileri, bilimsel dünyasında etkinlik tartışmalarını ve güvenlik endişelerini de beraberinde getirdi. Estetik dünyasında rutin bir cilt bakımı gibi sunulsa da, sünnet derisinden elde edilen hücre tedavileri aslında yasal ve biyolojik açıdan karmaşık bir prosedürdür. Prof. Dr. Ahmet Karacalar, bu tür tedavilerin standart bir uygulama olarak sunulamayacağının altını önemle çiziyor. Allojenik (başkasından alınan) nitelikteki bu hücresel işlemler, yasal olarak yalnızca "klinik araştırma" kapsamında değerlendirilebilir; bu da Etik Kurul onayı ve Sağlık Bakanlığı'nın özel iznini zorunl u kılar. Bağışıklık Sistemi İçin "Yabancı" Alarmı Yenidoğan bir bebekten alınmış olsa dahi, bu hücreler genetik olarak alıcı kişiye ait değildir. Bu durum, bağışıklık sisteminin dokuyu "yabancı" olarak algılama riskini doğurur. Bilimsel veriler, bu tür allojenik uygulamalarda bağışıklık reaksiyonları ve enflamasyon (yangı) riskinin teorik olarak her zaman mevcut olduğunu gösteriyor. Sünnet derisi fibroblastları veya hücre kokteylleri doku özütlerine benzese de, yöntemin etkinliği ve uzun vadeli güvenliği konusundaki literatür henüz sınırlı. Bilimsel kanıtların netleşmemiş olması, tedavinin risk-fayda dengesini kurmayı ve ileriye dönük sonuçları öngörmeyi zorlaştırıyor. En Güvenli Liman: Kişinin Kendi Yağ Do kusu (SVF) Risklerin aksine bilim dünyası, en sağlıklı ve doğal kaynağın kişinin kendi bedeni olduğu konusunda hemfikir. Kişinin kendi yağ dokusundan elde edilen ve Stromal Vasküler Fraksiyon (SVF) (Bkz: olarak adlandırılan yöntem, biyolojik uyumluluk açısından altın standart kabul ediliyor. SVF, yalnızca kök hücreleri değil, doku yenilenmesini destekleyen diğer değerli onarıcı hücreleri de bünyesinde barındırıyor. Verici Alanda Ezber Bozan Keşif Kök hücre tedavisinde kaynak arayışı da güncelleniyor. Uzun yıllar karın bölgesi en zengin kök hücre kaynağı olarak kabul edilirken, güncel araştırmalar rotayı değiştirdi. Yeni b ulgular, özellikle basen bölgesinin kök hücre yoğunluğu açısından çok daha zengin ve verimli bir rezerv olduğunu ortaya koyuyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Her Hastaya Aynı İlaç Devri Bitti Haber

Her Hastaya Aynı İlaç Devri Bitti

Kanser tedavisinde devrim niteliğinde yeni bir çağın ortasındayız. Artık bilim insanları, kanserle savaşta yalnızca dışarıdan alınan ilaçlarla yetinmeyip, bağışıklık sisteminin doğal savunma mekanizmalarını da harekete geçiriyor. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 20 milyon yeni kanser vakası tespit edilirken, 10 milyon civarında insan kanser nedeniyle yaşamını yitiriyor. Türkiye'de ise senelik 240 binden fazla yeni vaka görülmekte. Ancak bu olumsuz tablo yanında umut verici gelişmeler de yaşanıyor. Özellikle bağışıklık sisteminin en etkili hücrelerinden olan NK (Doğal Öldürücü) hücrelerine dayalı hücresel immünoterapiler, yerleşik kanser tedavi yöntemlerini değiştirmekte. Acıbadem Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nden Dr. Tolga Sütlü, yaptığı çalışmalarla "kanseri kendi hücrelerimizle yok etme" fikrini bilimsel zemine oturtmayı amaçlıyor. NK hücreleri, bağışıklık sisteminin doğuştan gelen ve hızlı yanıt veren bileşenleri olarak biliniyor. Bu hücrelerin kanserle savaşta kritik rol üstlendiklerini belirten Dr. Tolga Sütlü, "NK hücreleri, vücutta anormal ya da kanserli hücreleri eğitime gerek kalmadan tanıyabilen ‘katil hücrelerdir’. Bu yetenekleri sayesinde, kanserin erken aşamada yayılmasını ve nüks etmesini engelleme konusunda ciddi bir potansiyele sahipler" diyor. KANSER TEDAVİSİNDE “TEK TİP İLAÇ” DÖNEMİ SONA ERDİ Geleneksel kemoterapi ve radyoterapi yöntemlerinin yerine immünoterapiler daha fazla geçiyor. İmmünoterapi, bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini tanıma ve yok etme kapasitesini artırmayı amaçlayan tedavileri tanımlıyor. Direkt kanser hücrelerini hedefleyen ilaçlar yerine, vücudun savunma mekanizmaları tekrar etkin hale getiriliyor. Bağışıklık sisteminin özel hedefleme yeteneği sayesinde, sağlıklı hücreler zarar görmeden kanser hücreleri etkisiz hale getirilebiliyor. Günümüzde, immünoterapiler genellikle bağışıklık sistemini aktive eden antikor veya sitokinlerin kullanımına dayansa da, en etkileyici ilerlemeler bağışıklık hücrelerinin tedavinin merkezine oturduğu hücresel immünoterapide görülüyor. Bu yaklaşım kanser tedavisini kişiye özel hale getirirken, Dr. Tolga Sütlü, “Artık sadece bağışıklık sistemini uyarmıyoruz, onu doğrudan hedefe yönlendiriyoruz. Hastanın kendi NK veya T hücrelerini alarak, genetik olarak kanseri hedefleyecek biçimde yeniden programlayıp geri veriyoruz. Bu hücreler, doğrudan kanser hücrelerini hedefleyip yok ediyor. Bu yöntem, her hasta için özel olarak tasarlanabiliyor.” diyor. NK hücre temelli tedaviler, hastanın kendi bağışıklık hücreleriyle başlıyor. Bu hücreler, GMP laboratuvarlarında çoğaltılıp kanser hücrelerini daha etkin tanıyacak şekilde yeniden programlanıyor. Bu yönüyle hücresel immünoterapiler, ‘herkese aynı ilaç’ döneminin sona erdiğinin açık bir göstergesi olarak kabul ediliyor. NK HÜCRELERİ KANSERE KARŞI YILLAR BOYUNCA MÜCADELE VERİYOR Antikor bazlı tedaviler zaman içerisinde vücutta etkisini yitirirken, hücresel tedaviler uzun vadeli etkiler sunabiliyor. “Antikorlar birkaç haftada etkilerini kaybeder ve tekrar uygulanmaları gerekir. Ancak bağışıklık sistemi hücreleri, vücutta uzun süre kalabilir ve kanserli hücreleri aktif olarak aramaya devam eder. Bu hücreler, kansere karşı yaşam boyu savaşmak üzere programlanıyor. Bugün, 10-20 yıl önce hücresel immünoterapi almış ve hastalıkları kontrol altında olan hastalar bulunmakta” diyen Dr. Tolga Sütlü, bu tedavilerin uzun süreli koruma potansiyeline dikkat çekiyor. Peki, NK hücre temelli immünoterapiler özellikle hangi kanser türlerinde etkili? Dr. Tolga Sütlü, bu tedavinin özellikle lösemi, lenfoma ve multiple miyelom gibi kan türü kanserlerde yüksek başarı gösterdiğini belirtiyor; “Ancak sadece bunlarla sınırlı kalmıyor. Meme, akciğer ve kolon kanseri gibi solid tümörlerde de NK hücreleriyle yüzlerce klinik çalışma yürütülüyor. Önümüzdeki yıllarda bu alanda da onaylı tedavilere şahit olacağız.” diyerek solid tümörler için de umut veriyor. YAPAY ZEKA İLE NK HÜCRELERİ DAHA ETKİN CAR-T hücreleri ve NK hücreleriyle immünoterapi yapan sınırlı sayıda merkez arasında Türkiye'de Acıbadem Üniversitesi'nin başı çektiğini vurgulayan Dr. Tolga Sütlü, melonom, lösemi ve lenfoma dahil birçok kanser türünde NK hücreleri üzerine yenilikçi çalışmalarda yer aldığını belirtiyor. Gelişmiş DNA analizleri ve yapay zeka destekli veri işleme teknikleri ile NK hücrelerini hangi hastada daha etkili olacaklarını daha iyi kestirebildiklerini söyleyen Dr. Tolga Sütlü, “Yapay zeka, bireysel hücresel tedavi geliştirme sürecini hızlandırıyor. Artık her kanser hastasına aynı şekilde yaklaşmıyoruz” diyerek, onkolojinin kişiselleştirilmiş hücresel tedaviler üzerine evrileceğini belirtiyor. Dr. Tolga Sütlü'ye göre NK hücreleriyle sürdürülen çalışmalar, kanseri vücudun kendi doğal gücüyle durdurmanın mümkün olabileceğini gösteriyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.