Hava Durumu

#Akciğer Kanseri

giresunsonhaber - Akciğer Kanseri haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Akciğer Kanseri haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

GİRESUN’DA ASBESTLİ BORULARA NEŞTER: İKİNCİ ETAP BAŞLADI Haber

GİRESUN’DA ASBESTLİ BORULARA NEŞTER: İKİNCİ ETAP BAŞLADI

GİRESUN’DA ASBESTLİ BORULARA NEŞTER: İKİNCİ ETAP BAŞLADI Giresun Belediyesi, Teyyaredüzü’nde tamamlanan ilk etabın ardından Atatürk Lisesi ile G-City arasındaki yaklaşık 6 kilometrelik hatta asbestli içme suyu borularını yeni nesil polietilen borularla değiştirmeye başladı. 31 milyon 500 bin liralık yatırımla şebekenin kapasitesinin artırılması, su kayıplarının azaltılması ve daha güvenli bir altyapı oluşturulması hedefleniyor. Giresun Belediyesi, kentin yıllardır kullanılan eski içme suyu hatlarını yenilemek amacıyla yürüttüğü çalışmalarda ikinci etaba geçti. Su ve Kanalizasyon İşleri Müdürlüğü ekipleri tarafından sürdürülen çalışma kapsamında, ekonomik ömrünü tamamlayan asbestli çimento boruları sökülerek yerlerine uzun ömürlü, yüksek sızdırmazlık özelliğine sahip yeni nesil polietilen borular döşeniyor. Yatırımla birlikte eski hatlardan kaynaklanan arızaların ve su kayıplarının azaltılması, içme suyu şebekesinin güçlendirilmesi ve bölgeye daha kesintisiz hizmet verilmesi amaçlanıyor. 6 KİLOMETRELİK HAT BAŞTAN SONA YENİLENİYOR Teyyaredüzü Mahallesi’nde tamamlanan ilk etabın ardından başlayan ikinci etap, Atatürk Lisesi ile G-City arasındaki yaklaşık 6 kilometrelik güzergâhı kapsıyor. Toplam yatırım bedeli 31 milyon 500 bin TL olarak açıklanan çalışmanın tamamlanmasıyla birlikte bölgenin içme suyu altyapısının bütünüyle yenilenmesi planlanıyor. Yeni hatla birlikte şebeke kapasitesinin artırılması, su kayıplarının azaltılması ve uzun yıllar hizmet verecek daha dayanıklı bir sistem kurulması hedefleniyor. ALTYAPI ÇALIŞMALARI KENTİN FARKLI NOKTALARINDA SÜRÜYOR Giresun Belediyesi, asbestli boru değişiminin yanı sıra kanalizasyon, yağmur suyu ve şebeke yenileme çalışmalarını da farklı mahallelerde eş zamanlı olarak sürdürüyor. Nizamiye Mahallesi Yazar Sokak’ta kanalizasyon ve yağmur suyu hattı imalatı devam ederken, Aksu Mahallesi 37 No’lu Sokak’ta içme suyu şebekesinde tamirat yapılıyor. Aksu Mahallesi Mehmet İzmen Caddesi ile Uzuncakum mevkisinde ise ayrı ayrı 200 metrelik yeni kanalizasyon hattı inşa ediliyor. ASBEST NEDİR, NEDEN TEHLİKELİDİR? Asbest; ısıya, aşınmaya ve kimyasal maddelere dayanıklı, lifli yapıya sahip doğal silikat minerallerinin ortak adıdır. Uzun yıllar boyunca dayanıklılığı, yanmazlığı ve düşük maliyeti nedeniyle inşaat, sanayi, gemi, otomotiv ve altyapı sektörlerinde yaygın biçimde kullanıldı. Ancak asbestin mikroskobik lifleri havaya karıştığında ve solunduğunda insan sağlığı açısından ciddi risk oluşturuyor. Asbestin asıl tehlikesi, borunun sağlam halde bulunmasından çok; kesilmesi, kırılması, taşlanması, delinmesi veya kontrolsüz biçimde sökülmesi sırasında liflerin havaya yayılmasıyla ortaya çıkıyor. BİNALARDAN SU HATLARINA KADAR GENİŞ BİR ALANDA KULLANILDI Asbest, özellikle 20. yüzyıl boyunca çok sayıda üründe tercih edildi. Başlıca kullanım alanları arasında şunlar yer aldı: Asbestli çimento içme suyu ve kanalizasyon boruları Çatı ve cephe kaplama levhaları Isı, ses ve yangın yalıtım malzemeleri Kazan ve tesisat izolasyonları Fren ve debriyaj balataları Conta, fitil ve sanayi ürünleri Eski yapılardaki sıva, döşeme ve yalıtım malzemeleri Asbestli çimento boruları da geçmişte dayanıklı, ekonomik ve korozyona dirençli oldukları gerekçesiyle içme suyu şebekelerinde yaygın olarak kullanıldı. HASTALIKLAR YILLAR SONRA ORTAYA ÇIKABİLİYOR Asbest liflerinin solunması, liflerin akciğer dokusuna yerleşmesine ve vücuttan kolaylıkla atılamamasına neden olabiliyor. Uzun süreli veya yoğun maruziyet sonucunda; Asbestozis Akciğer kanseri Mezotelyoma Akciğer zarında kalınlaşma Gırtlak ve yumurtalık kanseri gibi ciddi sağlık sorunları ortaya çıkabiliyor. Bu hastalıkların önemli bir bölümü maruziyetten hemen sonra değil, 10 ila 40 yılı aşabilen uzun bir sürenin ardından belirti verebiliyor. İÇME SUYUNDAKİ RİSK İLE SÖKÜMDEKİ RİSK AYNI DEĞİL Asbest konusunda en güçlü ve en iyi bilinen sağlık riski, liflerin solunum yoluyla vücuda alınmasıdır. Asbestli çimento borular bakımından en büyük mesleki tehlike; boruların kesilmesi, kırılması, delinmesi ve sökülmesi sırasında ortaya çıkan tozdur. Bu nedenle boruların değiştirilmesi sırasında yalnızca yeni hattın döşenmesi değil, eski hattın hangi yöntemle söküldüğü de doğrudan sağlık ve çevre güvenliği konusu haline geliyor. ASBESTLİ BORULAR SIRADAN KAZI YÖNTEMİYLE SÖKÜLEMEZ Asbestli boru değişimi, klasik bir altyapı kazısı gibi yürütülmemeli. Çalışma başlamadan önce borunun türü, durumu, konumu ve asbest içeriği belirlenmeli; ayrıntılı bir risk değerlendirmesi ile söküm planı hazırlanmalıdır. Uygulama sırasında; Çalışma alanı çevrilmeli Yetkisiz kişilerin alana girişi engellenmeli Borular kontrollü biçimde nemlendirilmeli Kırma, taşlama ve yüksek devirli kesimden kaçınılmalı Borular mümkün olduğunca bütün halde çıkarılmalı Uygun solunum koruyucu ekipman kullanılmalı Çalışanlara tek kullanımlık koruyucu kıyafet verilmelidir Asbestli malzemenin kuru halde kırılması veya iş makineleriyle parçalanması, liflerin çevreye yayılmasına neden olabileceği için en riskli uygulamalar arasında yer alıyor. SÖKÜLEN BORULAR HAFRİYATA KARIŞTIRILAMAZ Sökülen asbestli borular, sıradan inşaat atığı veya hafriyat olarak değerlendirilemez. Boruların mümkün olduğunca parçalanmadan çıkarılması, yüzeylerinin nemli tutulması, dayanıklı ve sızdırmaz malzemelerle paketlenmesi gerekiyor. Kırılan boru parçaları, temizlik malzemeleri, filtreler ve kullanılan koruyucu kıyafetler de asbestli atık kabul ediliyor. Ambalajların üzerinde tehlike uyarısı bulunmalı ve atıklar açık kasalı araçlarla, üzeri kapatılmadan veya çevreye lif yayabilecek biçimde taşınmamalıdır. ASBESTLİ ATIKLAR YAKILAMAZ, GERİ DÖNÜŞÜME GÖNDERİLEMEZ Asbestli atıkların yakılması, yeniden kullanılması, geri dönüşüm malzemelerine karıştırılması veya yol dolgusuna verilmesi uygun değildir. Bertaraf sürecinde; Atık kaynağında ayrı toplanmalı Uygun atık koduyla kayıt altına alınmalı Sızdırmaz biçimde paketlenmeli Lisanslı araçlarla taşınmalı Yetkili bertaraf tesislerine gönderilmeli Teslim ve taşıma belgeleri saklanmalıdır Asbestli boruların başka bir altyapı çalışmasında dolgu veya yapı malzemesi olarak yeniden kullanılması, sağlık ve çevre güvenliği açısından kabul edilemez. YATIRIMIN BAŞARISI SÖKÜM VE BERTARAF SÜRECİYLE ÖLÇÜLECEK Giresun’daki asbestli çimento borularının yeni nesil polietilen borularla değiştirilmesi, kentin içme suyu altyapısının yenilenmesi açısından önemli bir yatırım niteliği taşıyor. Ancak çalışmanın başarısı yalnızca yeni boruların döşenmesiyle değil; eski boruların kırılmadan sökülmesi, çalışanların korunması, çevreye lif yayılmasının önlenmesi ve çıkarılan malzemenin lisanslı tesislerde mevzuata uygun biçimde bertaraf edilmesiyle birlikte değerlendirilecek.

KANSERDE 2050 ALARMI: DÜNYA AĞIR BİR SAĞLIK FELAKETİYLE KARŞI KARŞIYA Haber

KANSERDE 2050 ALARMI: DÜNYA AĞIR BİR SAĞLIK FELAKETİYLE KARŞI KARŞIYA

KANSERDE 2050 ALARMI: DÜNYA AĞIR BİR SAĞLIK FELAKETİYLE KARŞI KARŞIYA Dünya Sağlık Örgütü’nün 2026 Küresel Kanser Durum Raporu, kanser yükünün dünya genelinde hızla büyüdüğünü ortaya koydu. DSÖ, yeni kanser vakalarının 2050 yılına kadar neredeyse iki katına çıkabileceği uyarısıyla hükümetlere, sağlık sistemlerine ve uluslararası kuruluşlara acil eylem çağrısı yaptı. KANSER VAKALARI PATLAMA NOKTASINDA Cenevre, 8 Temmuz 2026 – Dünya Sağlık Örgütü’nün bugün yayımladığı rapor, kanserin artık yalnızca hastanelerin ve sağlık çalışanlarının değil; ülkelerin bütçelerinin, ailelerin yaşam düzeninin, sosyal güvenlik sistemlerinin ve kamu politikalarının en ağır sınavlarından biri haline geldiğini gösterdi. DSÖ’nün Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı ile birlikte hazırladığı rapora göre dünyada her yıl yaklaşık 20,6 milyon yeni kanser vakası görülüyor, yaklaşık 10 milyon insan kanser nedeniyle yaşamını yitiriyor. Mevcut gidişat değişmezse yıllık yeni kanser vakalarının 2050 yılına kadar 35 milyonun üzerine çıkması bekleniyor. Bu tablo, kanserin gelecek yıllarda daha fazla haneye, daha fazla sağlık sistemine, daha fazla ülke bütçesine ve daha fazla toplumsal maliyete ağır bir yük olarak döneceğini ortaya koyuyor. DSÖ’DEN SERT UYARI: BUGÜN ÖNLEM ALINMAZSA 2050’DE FATURA ÇOK DAHA AĞIR OLACAK DSÖ raporu, kanserle mücadelede zaman kaybının bedelinin ağır olacağını açık biçimde ortaya koydu. Rapora göre kanser yükünü azaltmanın yolu, hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavi kapasitesini artırmakla sınırlı değil. Asıl mücadele; önleme, erken tanı, düzenli tarama, aşılama, tütün kontrolü, sağlıklı yaşam politikaları, çevresel risklerin azaltılması, temel ilaçlara erişim ve tedavide eşitlik üzerinden yürütülmek zorunda. Kanser vakalarının önemli bir bölümü önlenebilir risk faktörleriyle bağlantılı. Tütün kullanımı, alkol tüketimi, obezite, sağlıksız beslenme, fiziksel hareketsizlik, hava kirliliği ve bazı enfeksiyonlar kanser riskini artıran başlıca unsurlar arasında yer alıyor. İnsan papillomavirüsü, hepatit B ve C, Helicobacter pylori gibi enfeksiyonlar da bazı kanser türlerinin gelişiminde belirleyici rol oynuyor. Bu nedenle DSÖ, aşı programlarının güçlendirilmesini, enfeksiyonların önlenmesini ve toplum temelli koruyucu sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılmasını kanserle mücadelenin vazgeçilmez başlıkları arasında gösteriyor. KANSERDE EŞİTSİZLİK ÖLDÜRÜYOR Raporda en çarpıcı başlıklardan biri, kanser tedavisinde ülkeler ve gelir grupları arasındaki derin uçurum oldu. Kanser tanısı alan bir kişinin hayatta kalma şansı, yalnızca hastalığın türüne ya da tıbbi gelişmelere bağlı değil; yaşadığı ülkeye, gelir düzeyine, sağlık hizmetlerine ulaşma imkanına, sigorta kapsamına, erken tanı kapasitesine ve tedaviye erişim süresine göre değişiyor. Yüksek gelirli ülkelerde erken tanı, güçlü tedavi altyapısı, ilaç erişimi ve sağlık sigortası kapsamı yaşam şansını artırırken; düşük ve orta gelirli ülkelerde hastalar çoğu zaman tanıya geç ulaşıyor, tedaviye gecikmeli başlıyor ya da temel ilaçlara erişemiyor. Bu tablo, kanserin yalnızca biyolojik bir hastalık olmadığını; aynı zamanda sosyal adalet, sağlık hakkı, kamu finansmanı, gelir eşitsizliği ve evrensel sağlık kapsamı meselesi olduğunu gösteriyor. YAŞAM ŞANSI GELİRE VE COĞRAFYAYA BAĞLI OLAMAZ DSÖ Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, raporda ortaya konulan eşitsizliklerin kaçınılmaz olmadığını, siyasi tercihler ve güçlü kamu politikalarıyla tersine çevrilebileceğini vurguladı. Kanserde en ağır tablo, tıbbi bilginin var olduğu ancak sağlık hizmetine erişimin eşit olmadığı ülkelerde ortaya çıkıyor. Erken teşhis edilebilen, tedavi edilebilen ya da kontrol altına alınabilen birçok kanser türü, yoksulluk, sağlık altyapısının zayıflığı, ilaç yokluğu ve geç tanı nedeniyle ölümcül hale geliyor. Bu nedenle kanserle mücadelede asıl soru yalnızca kaç hastane yapıldığı değil; hastanın zamanında tanıya, etkili tedaviye, temel ilaca, psikososyal desteğe ve sosyal güvenceye ulaşıp ulaşamadığıdır. İLAÇ VE TEDAVİYE ERİŞİMDE DERİN UÇURUM Raporda, kanser tedavisinde kullanılan temel ilaçlara erişimde ülkeler arasında büyük farklar bulunduğu belirtildi. Yüksek gelirli ülkelerde kanser ilaçlarına, radyoterapiye, cerrahi hizmetlere ve ileri tanı yöntemlerine erişim daha güçlü seyrederken, düşük gelirli ülkelerde bu imkanların sınırlı olması hastaların yaşam şansını doğrudan etkiliyor. DSÖ’ye göre bilimsel gelişmeler tek başına hayat kurtarmaya yetmiyor. Yeni ilaçların geliştirilmesi, erken tanı teknolojilerinin yaygınlaşması ve tedavi yöntemlerinin ilerlemesi ancak bu hizmetlere adil erişim sağlandığında gerçek anlamda sonuç veriyor. Bu nedenle rapor, kanser bakımının evrensel sağlık kapsamı içinde ele alınmasını, temel kanser ilaçlarının ulaşılabilir hale getirilmesini, sağlık insan gücüne yatırım yapılmasını ve sosyal koruma mekanizmalarının güçlendirilmesini öneriyor. AKCİĞER KANSERİ ÖLÜMLERDE İLK SIRADA DSÖ verilerine göre akciğer kanseri, dünya genelinde kanser kaynaklı ölümlerin başlıca nedeni olmayı sürdürüyor. Tütün kullanımı, hava kirliliği ve çevresel riskler akciğer kanseri yükünün en önemli nedenleri arasında yer alırken, erken tanıdaki gecikmeler ölüm oranlarını artırıyor. Erkeklerde akciğer, prostat ve kolon kanserleri öne çıkarken; kadınlarda meme, akciğer ve kolon kanserleri en sık görülen kanser türleri arasında bulunuyor. Meme kanseri kadınlarda en yaygın kanser türlerinden biri olmayı sürdürürken, rahim ağzı kanseri başta olmak üzere aşı ve tarama ile önlenebilir kanserler birçok ülkede hâlâ ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak öne çıkıyor. ASYA VE AVRUPA KANSER YÜKÜNÜN MERKEZİNDE Küresel kanser yükü bölgeler arasında eşit dağılmıyor. Asya, büyük nüfus yapısı nedeniyle dünyadaki kanser vakalarının ve kanser kaynaklı ölümlerin önemli bir bölümünü taşıyor. Avrupa ise dünya nüfusu içindeki payına göre daha yüksek kanser yüküyle dikkat çekiyor. Afrika ve bazı düşük gelirli bölgelerde vaka sayıları nüfus yapısı ve kayıt sistemlerinin sınırlılığı nedeniyle daha düşük görünse de ölüm oranlarının yüksekliği, erken tanı ve tedaviye erişimdeki yetersizlikleri yeniden gündeme getiriyor. Bu tablo, kanser istatistiklerinin yalnızca vaka sayısıyla değerlendirilemeyeceğini; tanı yaşı, ölüm oranı, tedaviye erişim, kayıt sistemi, sağlık altyapısı ve sosyal güvence düzeyiyle birlikte okunması gerektiğini gösteriyor. TÜTÜN AZALIYOR AMA TEHLİKE BİTMİYOR Raporda, bazı alanlarda ilerleme sağlandığı da belirtildi. Tütün kontrolü politikaları, aşılama programları, enfeksiyonların önlenmesi ve hijyen koşullarındaki iyileşmeler bazı kanser türlerinde olumlu sonuçlar doğurdu. Ancak DSÖ’ye göre bu ilerleme, artan küresel kanser yükünü durdurmak için yeterli değil. Tütün kullanımı birçok ülkede azalma eğilimi gösterse de elektronik sigara, yeni nikotin ürünleri, hava kirliliği, obezite, alkol tüketimi ve hareketsiz yaşam tarzı kanser riskini canlı tutuyor. Kanserle mücadelede kalıcı başarı için yalnızca bireysel yaşam tarzı önerileri değil; sağlıklı gıdaya erişim, temiz çevre, güçlü denetim, etkili tarama programları ve kamusal sağlık politikaları gerekiyor. KANSER AİLELERİ DE YIKIYOR Kanser, yalnızca hastanın bedenini değil, ailenin bütün yaşam düzenini etkiliyor. Tedavi süreci, gelir kaybı, yol ve bakım giderleri, iş gücü kaybı, psikolojik baskı ve sosyal izolasyon kanserin görünmeyen yükünü oluşturuyor. DSÖ raporu, kanserden etkilenen kişilerin ve ailelerin yalnızca tıbbi desteğe değil; psikososyal destek, ekonomik koruma, bakım hizmetleri ve sosyal güvenceye de ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyor. Bakım verenlerin yaşadığı yük de raporda dikkat çekilen başlıklar arasında yer alıyor. Aile bireyleri çoğu zaman ücretsiz bakım emeği üstlenirken, sosyal yaşamdan uzaklaşıyor, ekonomik baskı altında kalıyor ve ruh sağlığı açısından riskli bir sürece giriyor. KANSER BAKIMI LÜKS DEĞİL, EVRENSEL SAĞLIK HAKKI DSÖ’nün 2026 Küresel Kanser Durum Raporu, ülkelerin kanserle mücadelede daha kapsayıcı, daha adil ve daha sürdürülebilir politikalar geliştirmesi gerektiğini vurguluyor. Raporda, kanser kontrolünün evrensel sağlık kapsamına dahil edilmesi, erken tanı ve tarama hizmetlerinin yaygınlaştırılması, sağlık çalışanı kapasitesinin artırılması, temel ilaçlara erişimin güçlendirilmesi, paliyatif bakım hizmetlerinin genişletilmesi ve hastaların karar alma süreçlerine dahil edilmesi çağrısı yapılıyor. Kanser politikalarının yalnızca hastane merkezli değil; toplum temelli, önleyici, eşitlikçi ve insan odaklı biçimde planlanması gerektiği belirtiliyor. 2050 İÇİN SON UYARI: BUGÜN ATILMAYAN ADIM YARIN CAN KAYBI OLARAK DÖNECEK Veteriner Halk Sağlığı Derneği Başkanı Azmi Yüksel, DSÖ’nün 2026 Küresel Kanser Durum Raporu’nun yalnızca sağlık otoritelerine değil, tüm kamu yönetimlerine açık bir uyarı niteliği taşıdığını belirterek, kanserle mücadelede gecikmenin gelecek kuşaklar için çok daha ağır sonuçlar doğuracağını ifade etti. Yüksel, bugün alınacak kararların 2050’ye gelindiğinde sağlık sistemlerinin, ailelerin ve toplumların taşıyacağı kanser yükünü belirleyeceğine dikkat çekerek, kanser vakalarının 35 milyonun üzerine çıkabileceği öngörüsünün erken tanıdan ilaç erişimine, aşılama programlarından tütün kontrolüne, sağlıklı yaşam politikalarından sosyal güvenceye kadar geniş bir alanda daha güçlü adımlar atılmasını zorunlu hale getirdiğini vurguladı. Kanserle mücadelede başarının, hastalığı yalnızca tedavi edilecek bir klinik tablo olarak görmekle sağlanamayacağını belirten Yüksel, önlenebilir risklerin azaltılması, sağlık eşitsizliklerinin giderilmesi, ailelerin korunması ve herkes için erişilebilir sağlık hizmetinin güvence altına alınmasının bütüncül bir kamu politikasıyla mümkün olacağını kaydetti. Kaynak: Dünya Sağlık Örgütü’nün 8 Temmuz 2026’da yayımladığı 2026 Küresel Kanser Durum Raporu; DSÖ/IARC Global Cancer Observatory verileri ve DSÖ/IARC’nin 2026 yılı küresel kanser önleme analizleri.

TÜRK SİNEMASININ USTA İSMİ KADİR İNANIR HAYATINI KAYBETTİ Haber

TÜRK SİNEMASININ USTA İSMİ KADİR İNANIR HAYATINI KAYBETTİ

Türk sinemasının unutulmaz isimlerinden Kadir İnanır, tedavi gördüğü hastanede 76 yaşında hayatını kaybetti. Efsane aktör İnanır, 28 Haziran Pazar günü son yolculuğuna uğurlanacak. İSTANBUL (İGFA) - Acıbadem Fulya Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Hüsnü Görgen tarafından yapılan açıklamada, ileri evre akciğer kanseri nedeniyle bir süredir tedavi gören İnanır'ın, 26 Haziran 2026 günü saat 18.05'te çoklu organ yetmezliği sonucu yaşamını yitirdiği açıkladı. Hastaneden yapılan açıklamaya göre, ileri evre akciğer kanseriyle mücadele eden Kadir İnanır'ın kanserin neden olduğu solunum sıkıntısı ve pnömoni nedeniyle 13 Mayıs 2026 tarihinde hastaneye yatırıldığı, solunum yetmezliğinin derinleşmesi üzerine 14 Mayıs'ta yoğun bakım ünitesine alınan sanatçının sağlık durumunun akut böbrek yetmezliği ve ileri evre akciğer kanserine bağlı solunum yetmezliği nedeniyle ağır seyrettiğini açıkladı. Tedavi süreci boyunca yoğun bakımda takip edilen İnanır'ın 26 Haziran 2026 tarihinde saat 18.05'te çoklu organ yetmezliği nedeniyle yaşamını yitirdiği duyuruldu. Yıldız oyuncunun ölüm haberi sonrası anma mesajları paylaşılmaya başlandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan taziye mesajında, "Türk sinemasının usta aktörlerinden Kadir İnanır'ın vefat ettiğini büyük bir üzüntüyle öğrendim. Sayın Kadir İnanır'a Allah'tan rahmet niyaz ediyor; ailesine, yakınlarına, sevenlerine ve tüm sanat camiamıza başsağlığı dileklerimi iletiyorum" ifadelerini kullandı. Kadir İnanır'ın yeğeni Levent İnanır ise efsane aktörün pazar günü son yolculuğuna uğurlanacağını açıkladı. KADİR İNANIR KİMDİR? Yeşilçam'ın en önemli oyuncuları arasında yer alan Kadir İnanır, kariyeri boyunca rol aldığı çok sayıda filmle Türk sinemasına damga vurmuş, canlandırdığı karakterlerle milyonlarca sinemaseverin hafızasında unutulmaz bir yer edinmişti. 15 Nisan 1949'da Ordu'nun Fatsa ilçesinde doğan Kadir İnanır, 70'li yılların başında sinema oyunculuğuna başladı. Kariyeri boyunca 180'den fazla filmde rol aldı. "Selvi Boylum, Al Yazmalım", "Yılanların Öcü", "Bir Yudum Sevgi", "Ah Güzel İstanbul" ve "Tatar Ramazan" gibi filmlerdeki performanslarıyla yıldızlaştı. Adana Altın Koza Film Festivali'nde ayrı dönemlerde "Yaşam Boyu Onur Ödülü" ve "Cumhuriyetin 100. yılında ''Sinemamızın Yüzü'' Ödülü"ne layık görüldü. Altın Portakal Film Festivali, Altın Koza Film Festivali ve Ankara Film Festivali'nde "En İyi Erkek Oyuncu" ödüllerine layık görüldü.

Onkoloji Alanındaki Güncel Gelişmeler Ele Alındı Haber

Onkoloji Alanındaki Güncel Gelişmeler Ele Alındı

Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri tarafından bu yıl 9.’su düzenlenen ALIS26’nın, teması “Onkoloji Evreni” oldu. Kanser alanında yeni bilgilerin paylaşıldığı kongrede, MIT’den Doç. Dr. Canan Dağdeviren, Fox Chase Cancer Center’dan Prof. Dr. Lorenzo Galluzzi, MD Anderson Cancer Center’dan Prof. Dr. James W. Welsh ve King’s College London’dan Prof. Dr. John Maher gibi araştırmalarıyla bilim dünyasında dikkat çeken bilim insanları, güncel çalışmalarını ve bilimsel öngörülerini paylaştı. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri tarafından bu yıl dokuzuncusu düzenlenen ALIS26 – Oncoverse: Horizons in Cancer Kongresi, dünyanın önde gelen bilim insanlarını ve yüzlerce tıp öğrencisini İstanbul’da bir araya getirdi. Türkiye’nin en büyük öğrenci organizasyonlu tıp kongrelerinden biri olarak gösterilen etkinlikte, kanser araştırmalarındaki son gelişmeler, yeni nesil tedavi yöntemleri ve geleceğin onkoloji yaklaşımları ele alındı. Mayıs ayında Acıbadem Üniversitesi’nde gerçekleştirilen kongre, bu yıl “onkoloji evreni” temasıyla düzenlendi. İmmünoterapi, yapay zeka destekli tanı sistemleri, mikrobiyom araştırmaları, organoid teknolojileri, radyoterapi, CAR-T hücre tedavileri ve kişiselleştirilmiş kanser tedavileri gibi başlıkların öne çıktığı kongreye, Türkiye’nin yanı sıra farklı ülkelerden öğrenciler ve araştırmacılar da yoğun ilgi gösterdi. MIT’den Doç. Dr. Canan Dağdeviren, Fox Chase Cancer Center’dan Prof. Dr. Lorenzo Galluzzi, MD Anderson Cancer Center’dan Prof. Dr. James W. Welsh ve King’s College London’dan Prof. Dr. John Maher’in de aralarında bulunduğu çok sayıda uluslararası bilim insanı, kongrede güncel çalışmalarını ve bilimsel öngörülerini paylaştı. Bağışıklık hücrelerini “akıllı savaşçılara” dönüştüren çalışmalar Kongrenin dikkat çeken isimlerinden biri olan King’s College London öğretim üyesi Prof. Dr. John Maher, modern CAR-T hücre tedavilerinin gelişiminde öncü rol oynayan bilim insanları arasında yer alıyor. Yaklaşık 25 yıldır kanser immünoterapisi alanında çalışmalar yürüten Prof. Dr. John Maher, bağışıklık hücrelerinin genetik olarak yeniden programlanarak kanser hücrelerini hedef almasını sağlayan yenilikçi yaklaşımlarıyla tanınıyor. Özellikle CD28 temelli ikinci nesil CAR-T teknolojisinin geliştirilmesindeki çalışmalarıyla dikkat çeken Prof. Dr. John Maher’in araştırmaları, bugün lösemi ve bazı kan kanserlerinde umut verici sonuçları olan tedavilerin temelini oluşturuyor. Prof. Dr. John Maher ayrıca kurucu bilimsel direktörlüğünü yürüttüğü Leucid Bio aracılığıyla laboratuvar ortamında geliştirilen teknolojilerin gerçek hastalarda uygulanabilmesi için klinik çalışmalara da öncülük ediyor. Prof. Dr. John Maher, “Kanser tedavisinde artık yalnızca tümörü hedef alan yöntemlerden söz etmiyoruz. Hastanın kendi bağışıklık sistemini yeniden eğiterek çok daha güçlü ve hassas tedaviler geliştirebiliyoruz. Klasik kemoterapiden farklı olarak doğrudan bağışıklık sistemini kansere karşı harekete geçiriyoruz. Yeniden programlanan hücreler, kanser hücrelerini hedef alarak etkili sonuçlar sağlayabiliyor” diyor. Gelecekte akciğer, meme, beyin, pankreas, prostat kanseri gibi birçok kanserde kullanılacak Prof. Dr. John Maher, CAR-T tedavisinin özellikle bazı kan kanserlerinde son yılların en dikkat çekici başarı hikayelerinden biri olduğunu belirterek, “Geçmişte tedavi seçeneklerinin oldukça sınırlı olduğu bazı lösemi ve lenfoma hastalarında CAR-T uygulamalarıyla uzun süreli ve güçlü yanıtlar elde edilmeye başlandı” diyor. Prof. Dr. John Maher, bu yöntemin bağışıklık sistemini doğrudan tümöre yönlendirdiğini vurgulayarak, bu teknolojinin her yıl daha da geliştiğini belirtti. Prof. Dr. John Maher, “Bugün yalnızca kan kanserlerinde değil, gelecekte akciğer kanseri, meme kanseri, beyin tümörleri, pankreas kanseri, prostat kanseri, karaciğer kanseri ve kolon kanseri gibi en yaygın katı tümörlerde de etkili olabilecek yeni nesil CAR-T yaklaşımları üzerinde çalışıyoruz. Bu alan, kişiselleştirilmiş kanser tedavilerinin en umut verici başlıklarından biri haline geldi” diye konuşuyor. Radyoterapi artık yalnızca ‘ışın tedavisi’ değil Kongrede öne çıkan bir diğer isim ise MD Anderson Cancer Center’dan Prof. Dr. James Welsh oldu. Torasik onkoloji, yani akciğer kanseri, yemek borusu kanseri ve göğüs boşluğu tümörleri gibi göğüs bölgesi kanserleri alanındaki çalışmalarıyla uluslararası düzeyde tanınan Prof. Dr. James Welsh, radyoterapi ile immünoterapiyi bir araya getirerek, kanser tedavisinin etkisini artırdığı klinik yaklaşımların öncü araştırmacıları arasında gösteriliyor. Prof. Dr. James Welsh’in çalışmaları, radyoterapinin yalnızca tümörü küçültmekle kalmadığını, aynı zamanda bağışıklık sistemini aktive ederek vücudun kansere karşı daha güçlü bir yanıt oluşturmasına yardımcı olabileceğini ortaya koyuyor. Özellikle akciğer kanseri gibi tedavisi zor kanser türlerinde, radyoterapi ve immünoterapinin birlikte kullanımına yönelik yürüttüğü klinik çalışmalar bilim dünyasında geniş yankı uyandırdı. 16 binden fazla bilimsel atıfa sahip olan Prof. Dr. James Welsh, immüno-radyoterapi alanının klinik uygulamaya taşınmasında etkili isimlerden biri olarak kabul ediliyor. Araştırmaları sayesinde bugün doktorlar, her hastaya standart tedavi uygulamak yerine, tümörün yapısına ve bağışıklık sisteminin özelliklerine göre daha kişiselleştirilmiş tedavi planları oluşturabiliyor. Prof. Dr. James Welsh, “Radyoterapiyi artık yalnızca ışın tedavisi olarak değerlendirmiyoruz. Radyasyonun bağışıklık sistemine ‘kanser burada’ sinyali verebildiğini görüyoruz. Bu durum, immünoterapiyle birlikte kullanıldığında çok daha etkili ve uzun süreli sonuçlar sağlayabiliyor” diye konuşuyor. Gelecekte multidisipliner yaklaşımların daha da önem kazanacağını belirten Prof. Dr. James Welsh, “Kanser tedavisinin geleceği kişiselleştirilmiş tıpta yatıyor. Her hastanın tümör biyolojisi farklı ve tedavi stratejileri de buna göre şekillenmeli. Yapay zeka, immünoterapi ve radyoterapi kombinasyonları önümüzdeki dönemde onkolojinin yönünü belirleyecek” ifadelerini kullanıyor. Genç doktor adayları dünya bilim insanlarıyla buluştu Türkiye’nin farklı şehirlerinden ve yakın coğrafyadaki uluslararası tıp fakültelerinden öğrencilerin katıldığı kongrede düzenlenen bilimsel oturumlar, paneller ve interaktif sunumlar yoğun ilgi gördü. Katılımcılar, alanında öncü bilim insanlarıyla birebir iletişim kurma ve kanser araştırmalarındaki güncel gelişmeleri yakından takip etme fırsatı buldu. ALIS26 Kongresi, yalnızca bilimsel içerikleriyle değil, genç doktor adaylarını dünya çapındaki araştırmacılarla buluşturan yapısıyla da dikkat çekti. Organizasyon kapsamında öğrenciler, geleceğin onkoloji tedavilerine yön veren çalışmalar hakkında kapsamlı bilgi edinirken, bilimsel araştırmaların klinik uygulamalara nasıl dönüştüğünü de yakından gözlemleme imkanı elde etti. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kanserle mücadelede yeni umut... Bor elementi tıpta öne çıkıyor Haber

Kanserle mücadelede yeni umut... Bor elementi tıpta öne çıkıyor

Akciğer kanseri dünya genelinde milyonlarca can almaya devam ederken, bor elementi üzerine yapılan araştırmalar hedefe yönelik tedavi yöntemleri açısından umut verici sonuçlar ortaya koydu. Her yıl yaklaşık 1,75 milyon insanın hayatını kaybettiği bu hastalık, tıp dünyasını yeni ve daha etkili tedavi yöntemleri arayışına yönlendiriyor. Prof. Dr. Mükerrem Şahin, borun yalnızca sanayide değil, modern tıpta da önemli bir potansiyele sahip olduğunu vurguladı. İSTANBUL (İGFA) - Prof. Dr. Mükerrem Şahin, Doğayı Dinle Genel Yayın Yönetmeni Nizamettin Bilici’ye yaptığı değerlendirmede, borun yalnızca sanayide değil, modern tıpta da kritik bir potansiyele sahip olduğunu vurguladı. Şahin’in aktardığı bilgilere göre, borun en dikkat çekici kullanım alanlarından biri Bor Nötron Yakalama Terapisi (BNCT) olarak öne çıktı. Bu yöntemde bor bileşikleri, seçici olarak tümör hücrelerinde biriktiği, ardından uygulanan düşük enerjili nötronlar, yalnızca kanserli hücreleri hedef alarak içeriden yok ettiği ve bu yaklaşımın klasik radyoterapiden farklı olarak sağlıklı dokulara minimum zarar verme potansiyeli taşıdığı belirtilirken, preklinik çalışmalarda elde edilen veriler, yöntemin dikkat çekici sonuçlar ortaya koyduğunu gösterdi. KANSER HÜCRELERİNİ ÇÖKERTEN MEKANİZMA Bor bileşiklerinin etkisi yalnızca hedefleme ile sınırlı değil. Prof. Dr. Mükerrem Şahin, borun hücresel düzeyde de güçlü bir etki oluşturduğunu ifade ederek, "Bu etki; programlı hücre ölümü sürecini tetikleme, hücrenin enerji üretim merkezlerini devre dışı bırakma, kanser hücrelerinin çoğalmasını durdurma mekanizmalarla gerçekleşiyor. Özellikle küçük hücreli akciğer kanseri gibi tedavisi zor türlerde bu mekanizmaların büyük önem taşıdığı belirtiliyor" dedi. Borun etkisi yalnızca tümör hücreleri ile sınırlı olmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Şahin, "Aynı zamanda antibiyotik direnci geliştiren bakterilere karşı da dikkat çekici bir potansiyel taşıyor. Araştırmalarda bor bileşiklerinin, bakterilerin oluşturduğu koruyucu biyofilm tabakasını parçalayabildiği ifade ediliyor. Bu durum, akciğer enfeksiyonları başta olmak üzere birçok kronik hastalıkta borun destekleyici bir rol üstlenebileceğini ortaya koyuyor" diye konuştu. AKCİĞER DOKUSUNDA DOĞAL UYUM Şahin’in dikkat çektiği bir diğer önemli konu ise borun vücut içindeki dağılımı. Bilimsel verilere göre bor, yalnızca kemiklerde değil, akciğer dokusunda da doğal olarak bulunan bir element. Bu durum, bor temelli tedavi yaklaşımlarının hedef dokuya uyum açısından avantaj sağlayabileceğini gösteriyor. Bitkisel içeriklerle birlikte kullanılan bor bileşikleri, özellikle solunum sistemi sağlığını desteklemeye yönelik formülasyonlarda yer aldığını belirten Şahin, bu ürünlerin doğrudan tedavi yerine geçmese de, destekleyici bir yaklaşım olarak değerlendirildiğini söyledi. KRİTİK UYARI: DOZ HAYATİ ÖNEME SAHİP Bu arada Prof. Dr. Mükerrem Şahin, borun potansiyeline dikkat çekerken önemli bir uyarıda da bulundu. Borun etkisinin doz ile doğrudan ilişkili olduğunu belirten Şahin, yüksek dozlarda istenmeyen etkilerin ortaya çıkabileceğini vurgularken, bor temelli yaklaşımların mutlaka uzman kontrolünde uygulanması gerektiğinin altını çizdi. Bor elementi üzerine yapılan çalışmaların akciğer kanseri başta olmak üzere birçok hastalıkta yeni bir dönemin kapısını aralayabileceğine dikkati çekerek, "Henüz klinik uygulamaların tüm aşamaları tamamlanmamış olsa da, mevcut bilimsel veriler borun geleceğin tedavi yöntemleri arasında yer alabileceğine işaret ediyor. Doğanın sunduğu bu sade elementin, modern tıbbın en zorlu hastalıklarından biri olan kanserle mücadelede önemli bir rol üstlenip üstlenmeyeceği ise önümüzdeki yıllarda daha net ortaya çıkacak" diye konuştu.

GİRESUN’DA KANSER GÜNDEMİ 6 NİSAN’DA MASAYA YATIRILACAK Haber

GİRESUN’DA KANSER GÜNDEMİ 6 NİSAN’DA MASAYA YATIRILACAK

GİRESUN’DA KANSER GÜNDEMİ 6 NİSAN’DA MASAYA YATIRILACAK Giresun Eğitim ve Araştırma Hastanesi, 1. Giresun Kanser Farkındalık Sempozyumu’nu Giresun Üniversitesi Şehit Ömer Halisdemir Konferans Salonu’nda düzenleyecek. Toplantı, 1-7 Nisan Ulusal Kanser Haftası içinde yapılacak. Kentteki onkoloji altyapısı, ücretsiz tarama hizmetleri ve artan kanser yükü, sempozyumu yalnızca bir bilimsel buluşma olmaktan çıkarıp doğrudan bir halk sağlığı başlığına dönüştürüyor. Giresun Eğitim ve Araştırma Hastanesi, 1. Giresun Kanser Farkındalık Sempozyumu’nu 6 Nisan Pazartesi günü Giresun Üniversitesi Rektörlüğü Şehit Ömer Halisdemir Konferans Salonu’nda gerçekleştirecek. Kurumun duyurusunda sempozyum için halka açık davet çağrısı da yer aldı. Toplantı, doğrudan kanser başlığının en kritik alanlarına odaklanıyor. Kurumsal program afişinde ilk bölümde kanser epidemiyolojisi, Giresun’daki epidemiyolojik görünüm, akciğer kanseri, prostat kanseri, meme kanseri ve hematolojik kanserler sıralandı. İkinci bölümde kanser patolojisi, radyolojide tarama yöntemleri, PET/CT kullanımı ve radyoterapi başlıkları yer aldı. Son bölüm ise kanserde hemşirelik uygulamaları, psikiyatrik yaklaşım ve beslenme oturumlarıyla tamamlandı. Bu toplantı, yalnızca hekimleri değil, hemşirelik, psikoloji ve diyetetik alanlarını da aynı zeminde buluşturuyor. Sempozyumun takvimi, Ulusal Kanser Haftası’nın tam ortasına denk geldi. Giresun İl Sağlık Müdürlüğü, Türkiye’de yılda yaklaşık 240 bin kanser vakası teşhis edildiğini, 2045 yılında bu sayının 419 bine çıkmasının beklendiğini açıkladı. Açıklamada 75 yaşına kadar her 4 kişiden 1’inin kansere yakalanacağı, her 8 kişiden 1’inin ise kanser nedeniyle hayatını kaybedeceği tahmini yer aldı. Ayrıca, akciğer, meme ve kolorektal kanserlerin hem dünyada hem Türkiye’de ilk sıralarda bulunduğu da vurgulandı. Kanserin neden bu kadar ağır bir gündem maddesi olduğu resmi verilerde de açık biçimde görülüyor. Sağlık Bakanlığı ve bağlı birimlerin yayımladığı son açıklamalarda kanser, hem dünyada hem Türkiye’de ölüm nedenleri arasında ikinci sırada yer aldı. Bakanlık verilerinde en sık görülen kanser türleri akciğer, meme, kolorektal, prostat ve mide olarak sıralandı. Aynı açıklamada tütün kullanımı, obezite, alkol, sağlıksız beslenme, fiziksel hareketsizlik ve bazı enfeksiyonlar temel risk başlıkları arasında gösterildi. Giresun’daki sempozyumun önemini artıran bir başka başlık da kentte son yıllarda kurulan ve büyüyen onkoloji altyapısı oldu. Giresun Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin onkoloji kliniği Ekim 2017’den bu yana hizmet veriyor. Giresun Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin onkoloji kliniğinde ; 1 hematoloji hekimi, 1 tıbbi onkoloji hekimi, 6 hemşire, 1 tıbbi sekreter ve 2 temizlik personeli bulunduğu; servisin 11 yatak kapasitesiyle yatarak kemoterapi, komplikasyon yönetimi ve destek tedavisi verdiği bilgisi yer aldı. Aynı hastanedeki kemoterapi ünitesi ise 16 yatak kapasitesiyle ayaktan kemoterapi ve çeşitli destek tedavileri yürütüyor. Hastane, kanser tanı ve tedavisinde bölgesel kapasitesini artıran adımları son yıllarda peş peşe attı. Resmi kayıtlara göre Genel Cerrahi Kliniği, Ağustos 2021’den 2023 başına kadar 110 onkolojik ameliyat gerçekleştirdi; mide, kolorektal, pankreas, karaciğer, meme, tiroid ve paratiroid kanser cerrahileri bu kapsamda sayıldı. Üroloji alanında prostat MR-TRUS füzyon biyopsi işlemi devreye alındı. Hastane açıklamasında bu yöntemle özellikle agresif prostat kanserlerinin daha yüksek doğrulukla saptanabildiği belirtildi. Aynı metinde, LINAC cihazıyla çalışacak radyasyon onkolojisi kliniğinin planlandığı ve böylece prostat kanserinde tanıdan tedaviye kadar zincirin kentte tamamlanmasının hedeflendiği ifade edildi. Sempozyum, bu nedenle yalnızca bir akademik toplantı değil, Giresun’daki mevcut sağlık kapasitesinin kamuoyuna açıldığı bir vitrin niteliği de taşıyor. Programda prostat, meme, akciğer ve hematolojik kanserlerin ayrı başlıklar halinde işlenmesi, kentte hem sık görülen hem de tarama ve erken tanıyla doğrudan ilişkili alanlara özellikle ağırlık verildiğini gösteriyor. Daha önce 2020 yılında düzenlenen “Giresun ve Kanser” sempozyumunda da kanser kayıtçılığı, taramalar, meme ve serviks kanseri tarama yöntemleri ile kolorektal kanserde erken tanı başlıkları öne çıkmıştı. Kentin sağlık idaresi, birkaç yıldır aynı hattı ısrarla sürdürüyor. Erken tanı ayağı ise doğrudan birinci basamak sağlık hizmetlerine dayanıyor. Sağlık Bakanlığı, meme, serviks ve kolorektal kanser taramalarını ücretsiz yürütüyor. Bakanlık açıklamasına göre 40-69 yaş arası kadınlara klinik meme muayenesi ve iki yılda bir mamografi, 30-65 yaş arası kadınlara beş yılda bir HPV-DNA ve smear testi, 50-70 yaş arası kadın ve erkeklere ise iki yılda bir gaitada gizli kan testi uygulanıyor; kolonoskopi de öneriliyor. Taramalar KETEM, Toplum Sağlığı Merkezleri, Sağlıklı Hayat Merkezleri, Aile Sağlığı Merkezleri ve mobil tarama araçlarında yapılıyor. Giresun’da bu hizmetin temel adreslerinden biri KETEM. İl Sağlık Müdürlüğü, merkezin Nizamiye Mahallesi Orhan Yılmaz Caddesi No: 49 Merkez/Giresun adresinde hizmet verdiğini ve iletişim numarasının (0454) 260 20 23 olduğunu yayımladı. İl Sağlık Müdürlüğü ayrıca ücretsiz taramalar için ASM, KETEM, SHM ve mobil araçlara başvuru çağrısını bu yıl da yineledi

Kanserde Yeni Dönem: Yaşam Süresi Artıyor, Rehabilitasyonla Yaşam Kalitesi Yükseliyor Haber

Kanserde Yeni Dönem: Yaşam Süresi Artıyor, Rehabilitasyonla Yaşam Kalitesi Yükseliyor

Kanser tedavisinde son yıllarda önemli bir değişim yaşanıyor. Artık hedef yalnızca tümörü küçültmek ya da hastalığı kontrol altına almak değil; aynı zamanda hastanın fiziksel gücünü, bağımsızlığını, yaşam kalitesini korumak ve artırmak. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 20 milyon kişi kanser tanısı alırken, erken tanı ve gelişmiş tedaviler sayesinde sağ kalım oranları giderek artış gösteriyor. Ancak tedavi sürecinin bedende bıraktığı izler, çoğu zaman en az hastalığın kendisi kadar yıpratıcı olabiliyor. Onkolojik rehabilitasyonun yararlarından söz eden Doç. Dr. Özlem Feyzioğlu, “Onkolojik rehabilitasyon; meme kanseri cerrahisi sonrası her beş hastadan birinde görülen lenfödem riskinin azaltılmasında büyük fayda sağlıyor. Erken dönemde başlanan koruyucu egzersiz ve manuel terapi uygulamaları ile bu risk önemli ölçüde azaltılabiliyor. Onkolojik rehabilitasyon ayrıca akciğer kanseri sonrasında solunum kapasitesinin korunmasında, kolon ve rektum kanseri ameliyatlarından sonra karın kaslarının güçlendirilmesinde, prostat kanseri sonrası pelvik taban fonksiyonlarının desteklenmesinde ve beyin tümörü cerrahileri sonrasında denge ve koordinasyonun yeniden kazandırılmasında büyük önem taşıyor” diyor. Amaç Sadece Hayatta Kalmak Değil, Kaliteli Yaşamak Yapılan çalışmalar, düzenli rehabilitasyon programına katılan kanser hastalarında hastanede yatış süresinin kısaldığını, tedaviye uyumun arttığını ve günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlığın güçlendiğini gösteriyor. Ayrıca depresyon ve anksiyete oranlarında azalma, denge ve koordinasyon kaybında iyileşme ve kas gücünde artış gözlemleniyor. Örneğin Journal of Clinical Oncology’de yayımlanan geniş kapsamlı bir meta-analiz, kanser hastalarında uygulanan yapılandırılmış egzersiz programlarının kanser ile ilişkili yorgunluğu anlamlı düzeyde azalttığını ve fiziksel fonksiyonları belirgin şekilde iyileştirdiğini ortaya koyuyor. Benzer şekilde The Lancet Oncology’de yayımlanan bir başka çalışma, tedavi sürecinde uygulanan egzersiz ve rehabilitasyon programlarının yaşam kalitesini artırdığını ve psikolojik iyilik halini güçlendirdiğini bildiriyor. Uzmanlara göre bu veriler, onkolojik rehabilitasyonun destekleyici bir uygulama değil, kanser tedavisinin bilimsel temele dayanan tamamlayıcı bir bileşeni olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Doç. Dr. Özlem Feyzioğlu, “Onkolojik rehabilitasyon hastanın yalnızca fiziksel değil, psikolojik dayanıklılığını da artırır. Amaç yalnızca hayatta kalmak değil, kaliteli yaşamak olmalıdır” diyerek rehabilitasyonun yaşam kalitesine olan katkısını da vurguluyor. Evde Yapılabilecek Basit Ama Etkili Egzersizler Uzman kontrolünde planlanmak kaydıyla, hastaların evde sürdürebileceği bazı temel egzersizler tedavi sürecine önemli katkı sağlıyor. Günlük 20–30 dakikalık hafif tempolu yürüyüş, dayanıklılığı artırarak kas kaybını azaltmaya yardımcı olurken; derin nefes alıp kontrollü verme şeklinde uygulanan solunum egzersizleri ise özellikle akciğer kapasitesinin korunmasında etkili oluyor. Meme kanseri cerrahisi sonrası omuz eklem hareket açıklığını korumak ve artırmak amacıyla üst ekstremiteye, şiddeti ve süresi hastalığın evresine göre değişen kuvvetlendirme ve germe hareketleri öneriliyor. Bu şekilde hem eklem hareket açıklığının sağlanmasına hem de kas kuvveti kaybının önlenmesine katkı sağlanıyor. Sandalyeden kontrollü şekilde oturup kalkma egzersizi, alt ekstremite kas gücünü destekliyor. Doç. Dr. Özlem Feyzioğlu, “Egzersiz ilaç gibidir; doğru dozda ve kişiye özel uygulanmalıdır. Her hasta için program farklı planlanmalı ve mutlaka uzman kontrolünde ilerlenmelidir” diyor. Kanser Hastalarında Egzersiz Kronik Yorgunluğu Azaltıyor Kanser hastalarının yüzde 70 ila 80’i tedavi sürecinde, özellikle dinlenmekle geçmeyen bir yorgunluk yaşıyor. Bu tablo, hastaların günlük yaşam aktivitelerini ciddi şekilde kısıtlayabiliyor ve psikolojik olarak da yıpratıcı olabiliyor. Doç. Dr. Özlem Feyzioğlu, “Paradoks gibi görünse de kontrollü egzersiz yorgunluğu azaltıyor. Haftada birkaç gün yapılan hafif ve orta şiddette aerobik ve dirençli egzersizlerin, yorgunluğu belirgin biçimde azalttığını gösteren güçlü bilimsel veriler var” diyor. Doç. Dr. Özlem Feyzioğlu’na göre özellikle düşük yoğunluklu, sürdürülebilir egzersizler bu süreçte büyük önem taşıyor. Örneğin günde 15–20 dakikalık hafif tempolu yürüyüş, dolaşımı artırarak enerji düzeyini yükseltebiliyor. Aynı şekilde sandalyede oturur pozisyonda yapılan kalça ve diz eklemine yönelik basit egzersizler ve kontrollü otur-kalk egzersizleri, kas gücünü desteklerken aşırı efor gerektirmiyor. Derin nefes alıp kontrollü verme şeklinde uygulanan solunum egzersizleri ise hem akciğer kapasitesini korumaya yardımcı oluyor hem de gevşeme sağlayarak stres düzeyini azaltabiliyor. Doç. Dr. Özlem Feyzioğlu, “Burada önemli olan yoğunluk değil, egzersizlerin düzenli yapılmasıdır. Hastalar kendilerini tüketmeden, kontrollü ve planlı şekilde hareket etmeli. Egzersiz, doğru uygulandığında yorgunluğu artırmaz; tam tersine azaltır” ifadelerini kullanıyor. Onkolojik rehabilitasyon, kanser tedavisini yalnızca hastalığı kontrol altına alan bir süreç olmaktan çıkarıp, hastayı yeniden hayatın içine kazandırmayı hedefliyor. Doç. Dr. Özlem Feyzioğlu’na göre doğru zamanda başlanan ve düzenli sürdürülen rehabilitasyon programları, kanserle mücadelede hem fiziksel hem de ruhsal gücü artırarak hastalara daha kaliteli bir yaşam sunuyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sigarada OECD ortalamasını ikiye katladık Haber

Sigarada OECD ortalamasını ikiye katladık

Türkiye’de 15 yaş ve üzeri nüfusta her gün tütün kullananların oranı yüzde 28,3’e ulaşarak OECD ortalamasını yaklaşık ikiye katladı. ANKARA (İGFA) - İLKE Vakfı Sosyal Veri Projesi kapsamında Türkiye Sağlık Araştırması, Sağlık İstatistikleri Yıllığı ve Dünya Sağlık Örgütü raporlarından derlenen veriler, tütünle mücadelenin bireysel farkındalık çabası olmanın ötesine geçerek önleyici kamu sağlığı stratejilerinin odağına yerleştirilmesinin kritik önemini ortaya koyuyor. Üretimden Çok Tüketim Karnesiyle Öne Çıkan Tablo 2022 yılı verileri, Türkiye’nin günlük tütün kullanımında OECD ülkeleri arasında ilk sıraya yerleştiğini gösteriyor. Dünya genelinde birçok ülke tütünden ekonomik katma değer üretmeye devam ederken, Türkiye’de 15 yaş ve üzeri nüfusta her gün tütün kullananların oranı yüzde 28,3’e ulaşarak OECD ortalamasını yaklaşık ikiye katlıyor. Bir zamanlar Şark tipi tütün üretiminde güçlü bir konuma sahip olan Türkiye, bugün üretimden çok yüksek tüketim oranlarıyla gündeme geliyor. Tütün Endüstrisi Devleri İçmiyor, Türkiye İçiyor Dünya tütün piyasasına yön veren ülkeler, üretimin ve finansın merkezi olsalar da tüketim karnesinde Türkiye’nin gerisinde kalıyor. Sigara üretiminin büyük ölçüde çok uluslu şirketler tarafından yapıldığı Türkiye’de, tütün tüketimi yaygın bir alışkanlık haline geliyor. Teknolojik dönüşümün öncüsü Japonya veya Avrupa’nın üretim üssü konumundaki Polonya gibi ülkelerde dahi toplumlar, "Türk gibi" içmiyor. Türkiye’de kişi başına düşen günlük ortalama 17,8 adetlik tüketim miktarı, ülkemizi en yoğun içici kitlesine sahip ülke konumuna taşıyor. Politika Başarısı ile Tüketim Oranı Çelişiyor Türkiye; dumansız hava sahası ve sağlık uyarıları konusunda olumlu politika çıktıları üretmesine rağmen, vergilendirme politikaları ve tütün mamullerinin erişilebilir fiyatları tüketim oranlarının yüksek seyretmesine zemin hazırlıyor. Küresel standart kabul edilen bir paket sigaranın Türkiye’de 2,18 dolara satılması, Türkiye'yi sigaranın en ucuz olduğu 93. ülke yaparken bu durum bağımlılığı ekonomik olarak sürdürülebilir kılıyor. Türkiye, tütün tüketim düzeyi bakımından denetleyici kapasitenin zayıf kaldığı ülkelerle benzer bir görünüm sergiliyor. Kanser İstatistiklerinde Tütünün Yeri Tütün kullanımının halk sağlığı üzerindeki etkisi, özellikle akciğer kanseri ve ölüm istatistiklerinde kendini gösteriyor. Türkiye’de tütünle ilişkili kanserlerin görülme sıklığı dünya ortalamasının üzerinde seyrederken; 2024 yılı projeksiyonları her 7 ölümden birinin solunum sistemi hastalıklarıyla ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu tablo, tütünle mücadelede daha kararlı ve denetim gücü yüksek kamusal stratejilerin hayata geçirilmesini zorunlu kılıyor.

KOAH Hızla Yaygınlaşıyor! Haber

KOAH Hızla Yaygınlaşıyor!

Dünya genelinde ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer alan KOAH’nın (Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı) en önemli nedenini sigara, puro, pipo, nargile ve elektronik sigara kullanımı ile pasif içicilik yani bu maddelerin dumanına maruz kalmak oluşturuyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Tülin Sevim “Son yıllarda hızla yaygınlaşan KOAH, solunum yollarında kalıcı tıkanıklık ve nefes darlığına yol açan, ilerleyici bir hastalıktır. Belirtileri arasında sürekli ve şiddetli öksürük, balgam ve nefes darlığı bulunan KOAH, günümüzde dünya genelinde 40 yaş üstü insanların yaklaşık yüzde 10’unda görülmektedir” diyor. Prof. Dr. Tülin Sevim, 19 Kasım Dünya KOAH Günü kapsamında yaptığı açıklamada, gençler arasında da özellikle sigara ve e-sigara kullanımının artması sonucu, tehlikenin hızla yaygınlaştığı KOAH hastalığını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. Tek bir sigaranın dumanında 7 binden fazla kimyasal madde bulunuyor ve 70 tanesi de kanser yapıcı madde sınıfında yer alıyor. Üstelik, yapılan çalışmalar; sigara kullanmayıp, pasif içiciliğe maruz kalmanın da zarara yol açabildiğini ortaya koyuyor. O zararlardan birinin de, dünyada ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer alan KOAH yani Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı olduğunu vurgulayan Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Tülin Sevim şöyle konuşuyor: “Yapılan birçok çalışmada; aktif sigara içiminin KOAH gelişimi için en önemli risk faktörü olduğu kanıtlanmıştır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda; pasif içiciliğin de KOAH gelişimine neden olduğu gösterilmiştir. 25 bin 592 hastayı kapsayan bir meta-analizde pasif içicilerde KOAH gelişme riskinin, pasif içici olmayan kişilere göre 2,25 kat arttığı saptanmıştır. Pasif içicilik yılda 1,2 milyon insanın ölümüne yol açmaktadır.” Pasif içicilik çocukları da, gençleri de vuruyor! Pasif içicilik, başkalarının içtiği tütün ürününden (sigara, puro, pipo, nargile vb) kaynaklanan dumanın solunması anlamına geliyor. Pasif içiciliğin özellikle çocukların akciğerlerine ve bağışıklık sistemine büyük zarar verdiğini belirten Prof. Dr. Sevim sözlerine şöyle devam ediyor: “Sigara dumanına maruz kalındığında; gözlerde tahriş, sulanma, yanma, baş ağrısı, burunda rahatsızlık, öksürük, boğaz ağrısı, nefes darlığı ve astım hastalığının alevlenmesi gibi şikayetler hemen ortaya çıkabilmektedir. Ebeveynleri sigara içen veya sigara içilen ortamlarda bulunan bebek ve çocuklar en riskli gruptur. Pasif içicilik çocukların akciğerlerine ve bağışıklık sistemine büyük zarar vermektedir, ani bebek ölümleri daha sık görülmektedir. Bu çocuklarda akut solunum yolu enfeksiyonları, bronşit, zatürre, orta kulak iltihabı ve astım atağı yaşıtlarına göre daha sıktır. İleri yaşlarda da akciğer hastalığına yakalanma riskleri daha fazladır. Pasif içicilik erişkinlerde de; kalp hastalığı, felç (inme), akciğer kanseri ve KOAH gibi hastalıklar için risk oluşturmaktadır. Sigara içmediği halde sigara dumanına maruz kalan kişilerde koroner arter hastalığı riski yüzde 25–30 artmıştır. Bu kişilerde felç riskinin de yüzde 20-30 arttığı bildirilmektedir.” Elektronik sigaranın yıkıcı tahribatı çok yüksek! Elektronik sigara ve ısıtılmış tütün ürünlerinin, son 10 yıl içinde tütün endüstrisi tarafından dünya genelinde ‘daha az zararlı’ olarak pazarlandığını ancak yapılan çalışmaların bunun tam tersine işaret ettiğini vurgulayan Prof. Dr. Sevim şöyle konuşuyor: “Yapılan araştırmalarda; elektronik sigaralarda 16 binden fazla çeşit tatlandırıcı saptanmıştır. Araştırmalarda, elektronik sigarayı denemiş gençlerin ve çocukların, daha sonra sigara içmeye başladığı; daha önce sigara içip bırakan yetişkinlerin ise elektronik sigara kullandıklarında yeniden sigaraya başlama risklerinin 4-6 kat arttığı gösterilmiştir. Elektronik sigara kullanan gençlerin sigara, esrar gibi diğer bağımlılıklara geçiş yaptığı da bildirilmektedir. Bu veriler, elektronik sigaraların, nikotin bağımlılığının sürmesine yol açtığının kanıtıdır. Nikotin, eroin, kokain gibi maddelerle eşdeğer bağımlılık gücüne sahip bir maddedir. Bu ürünlerin, en az geleneksel tütün ürünleri kadar ciddi boyutlarda sağlık zararları vardır.” Akciğerden kalbe, kanserden inmeye! Elektronik sigaralarda bulunan toksik kimyasal maddelerin solunum yollarında inflamasyon, bronşit, astım ve EVALI hastalığına neden olduğunu belirten Prof. Dr. Tülin Sevim “EVALI, elektronik sigara/vaping kullanımına bağlı gelişen akut akciğer hasarıdır ve ölüme neden olabilmektedir. Elektronik sigaranın zararları solunum yolları ile sınırlı kalmamaktadır” diyor. Elektronik sigara kullanımının pıhtılaşma bozuklukları, hipertansiyon, kalp hızının artması, ateroskleroz, mide bulantısı, ağız kuruluğu, kas titremesi, baş dönmesi, baş ağrısı, uyku bozuklukları gibi daha birçok soruna yol açabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Sevim sözlerine şöyle devam ediyor: “Deneysel veriler, uzun süreli elektronik sigara kullanımının karaciğer, kalp ve böbreklerde hasara neden olduğunu göstermektedir. Elektronik sigaralarda yer alan aromatikler, sadece kendi başlarına bile, hücre ölümüne yol açabilmektedir. Ayrıca çalışmalarda elektronik sigara kullananlarda akciğer kanserinin kullanmayanlara göre daha sık görüldüğü gözlenmiştir. Dünya genelinde elektronik sigara ve ısıtılmış tütün ürünlerinin kullanımı, daha önce sigara içmemiş gençler arasında hızla artmaktadır.”

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.